İNSANIN “İNSAN”A/KENDİNE YABANCILAŞMASI VE YABANCILAŞMA VİRÜSÜNÜN ANTİKORU ŞİİR
Furkan Çirkin
Profesyonellik! Evet, çağımızın en büyük hastalığı. Bir bilmem neyin bilmem ne özelliğinin bilmem ne köşesinin bilmem ne kısmı konusunda bilmem kaç yıldır çalışmalar yapan profesör X, kapitalizmin istediği muhteşem bir prototiptir. Yine apolitik, asosyal, ben işime bakarımcı, hiçbir meseleyle ilgilenmemci, haftanın altı günü -uyku hariç- aynı klinikte çalışıp haftasonları da nöbete kalan bir doktor da öyle… Hepsi, birbirinden alakasız bir profesyonel alanda ömürlerini çürüten ama yine hepsi dubleks, tripleks evler alıp lüks araba alma hayaliyle yaşayan ve bunları yapan insanlar sürüsü… “İnsan” mı dedim, kusura bakmayın. Sadece dış görünüş olarak öyle tabii. Çünkü kapitalizm, insanı “insan”a yabancılaştırır, yabancılaştırdı da.
SON ÜTÜCÜ! Evet, son ütücü diye bir meslek var bu kapitalist cehennemde. Düşünsenize son otuz yıldır, her sabah tan yeri ağarmadan tekstil fabrikasına giren ve akşam güneş battıktan sonra evine uyumak için giden, gitmek zorunda bırakılan bir son ütücü var. Bu son ütücü, otuz yıldır çalıştığı o tekstil fabrikasından çıkan elbiseden, gömlekten, pantolondan bihaber! Onun profesyonellik alanı önüne gelen ürünü son olarak ütülemek çünkü sadece.
Veysel Çolak, Metin Cengiz, Seyyit Nezir, Tuğrul Keskin ve Hüseyin Haydar’ın “Yenibütüncü Şiirin Manifestosu” diye bir manifestoları var. Bu manifesto, bu şairlerin 80’li yılların sonuna doğru yayımladığı bir manifesto. “Marksizmin ufkundaki bireyi hedef alan bir Türk şiir akımı” manifestosu. Bu manifestoda, Marksist düşüncenin “yabancılaşma” kavramı, şiirsel bir biçimde çok güzel dille söylenmiş, önemsenmeli. Şöyle deniliyor manifestoda:
“Günümüz, mal fetişizminin insani olan her şeyi tarihin en yıkıcı köletanrısı olan parayla an be an değişime zorlayışına tanıktır. […] Milyonlar, ekmekte billurlaşan ter ve hünerini, ona tek tek baktıkça kokusu ve tadıyla kendileri oluşunu tanıma yeteneğinden yoksundur.”
Bir de korona salgını sonrası, küresel kapitalizmin en vahşi yükselişini yaşadığı günümüz dünyasına bakalım. O fırında ekmeği üreten emekçiden alan biz, daha sonra fırından alınıp bir taşıtla markete getirilen ekmeği marketten alan biz, şimdi de marketteki “ekmeğe yabancı” emekçi çalışandan bile değil o ekmeği evimize motosikletle getiren bir kuryeden alıyoruz. 2000’de pasta payı şöyleydi, 20 yılda zengin sermayedarlar pastadaki paylarını kat be kat katladı, eşitlik hiç olmadığı kadar bozuldu, her yer zincir marketlerle doldu, esnaf-bakkal-fırıncı vb. bitti falan filan… Bunlardan bahsetmiyorum bile… Bunların bir sonucu olarak “yabancılaşma”nın ne kadar had safhaya ulaştığından bahsediyorum.
Diogenes’in gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp “insan araması” gibi “insan” aramaya çıkacağız yakında. Çünkü bitti. İnsan, kendi emeğine, her şeye, “kendi”ne yabancılaştı. Hani acı duyabilen varlığa hayvan, başkasının acısını duyabilene de insan denir ya, bırakın başkasının acısını duymayı kendi acısını bile duyamayacak kadar körlemesine kapitalistleşmiş insanlıktan ve hatta belki hayvanlıktan bile çıkmış bir sürü haline dönüştürülüyoruz. Herkesin aklına geliyordur şu soru: “bir insan bunu nasıl çeker ya, bir insan bu patronu niye çeker ya, bir insan bu acıya nasıl dayanır ya?”. İşte böyle, bırakın başkasının acısını duymayı, kendi acısına bile yabancılaşmış, üç kuruş kapital için “insanlığını” satılığa çıkarmış-çıkarmak zorunda bırakılmış bir sürü haline dönüştürülüyoruz.
“Aşk nedir, sevgi nedir?” falan filan… Ya bırakın bunları, “intikam nedir, üzülme nedir, kızma nedir?” bunları bile bilmeyen, hissetmeyen, kendine yabancı bir sürü haline getiriliyoruz, getirildik. Ancak kendi profesyonellik alanında, zart makinesinin zırt çarkının şu bölümü hakkında yirmi yılı aşkın tecrübesiyle gece gündüz çalışıp tek derdi para olan boş materyalist kapitalist mühendisler haline geldik. Bir oyunu epsıtordan çokça sattı diye kazandığı milyonlara sevinerek gülen profesyonel yazılımcının “gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”den haberinin olmasına gerek yok zaten. Patronlarına milyarlar kazandırdığı için ağzına birkaç milyon bal çalınsın kâfi. Zaten bu profesyonel robot sürülerine, o milyonlarla da ne yapacakları aynı şekilde yüklenmiştir. Herkesin amacı “etrafındaki güzellikleri israf ederek bir ok gibi” giden teneke yığınına binmek vb. şeyler zaten. Ortak.
Peki şiir, bir profesyonellik alanı değil midir? Değildir efendim. Şiirdeki asıl profesyonellik, hep amatör kalabilmektedir. Ne gece gündüz çalışıp sözlük karıştırıp ağdalı kelimeler kullanmaktadır şiir, ne de uzun uzadıya söz sanatlarındadır. Şiir, hissiyattadır. Hissetmek de her şeyden önce “insan” olabilenin, “insan” kalabilenin bir özelliğidir. Örneğin Turgut Uyar’ın “Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum” mısrası bir çıkarcı, materyalist, kapitalist insan için hiçbir anlam ifade etmez. Etmesin de zaten. Ama ettireceğiz.
Şiirle…
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın