ANAFİLAKTİK ŞOK: Arının, Sanrının, Tanrının Ruhuna… / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

ANAFİLAKTİK ŞOK: Arının, Sanrının, Tanrının Ruhuna… 

Yazlık evini üst katındaydım. Tuhaf, sıcak ve boğucu bir akşamdı. Köy kahvesinde arkadaşlarla buluşacaktım. Üstümü giyindim. Çocukken başıma gelen beş boğumlu akrep sokması yüzünden, her daim, giyeceğim ayakkabıyı silkeleme alışkanlığı edinmiştim. Gene öyle yaptım. Ayakkabının içinden bir şey düşmeyince rahatladım ve sol ayağımı ayakkabının sol tekine geçirdim. Birden, gitgide büyüyen dayanılmaz bir acı hissettim. Ayakkabıyı tekrar silkelediğimde içinden serçe parmağım boyunda tüylü, hafif kızıl-kahverengi, sarı tek şeritli bir arı düştü. Ölmüştü. Onu ayağımla ezmiştim ve o da bana var gücüyle iğnesini geçirmişti. Acıyordu, zonklamaya başlamıştı. Aşağıya indim. Yanımızda, arı sokmasına karşı etkili olan bir merhem vardı. Ondan sürdüm. Fakat ayağım yavaş yavaş şişiyordu. Önemsemedim. Köy kahvesine doğru yola çıktım. Yolun yarısında beynimden aşağıya doğru süzülen garip bir fenalık hissettim. Öyle bir fenalıktı ki bu, durdum. Bir anlık da olsa geçmişti. Köy kahvesine vardığımda arkadaşım beni bekliyordu. Bir masaya oturduk. Oturur oturmaz başımdan aşağı kızgın yağ dökülmüştü sanki. Kollarım uyuşmaya başladı. Arkadaşa, beni eve götür, dedim. Bilincim bulanıklaşmaya başlamıştı. Önce arıya bağlamamıştım olayı çünkü çocukluktan beri beni defalarca arı sokmuştu; hiçbir şey de olmamıştı. Arı alerjisinin doğuştan geliştiğini düşünüyordum ama yanılmıştım. Eve doğru yürümeye başladık ki yolun yine yarısında yere kapaklandım. Bir kum birikintisinin üstüne. Öylece yığıldım. Ölüyordum. Bunu anladım. Vücudum artık komut kabul etmiyordu. Defalarca ölümden dönmüş ve rahatsızlığımdan dolayı tuhaf kafalar yaşamış biri olarak zar zor gözümü açtım, alışıktım bu kafalara ve direnmeye karar verdim. Silkeledim kendimi ama sadece emekleme pozisyonu alabildim ve öylece kalmaya karar verdim. Bu arada arkadaşım telefon görüşmeleri yapmaya başlamıştı bile. Onun yüzündeki korkudan durumumu anlıyordum. Berbat bir belanın içinde olduğumu, ölmek üzere olduğumu, zamanımın daraldığını anlıyordum. Birkaç dakika kadar sonra eşimin ablasının, kızıyla birlikte köy yolundan bana doğru geldiklerini gördüm. Beni görür görmez çığlık atmaya başladılar. Ben emekleme pozisyonunda ısrarla kalmaya ve devrilmemeye çalışırken onlar sağa sola telefonlar ediyorlardı. Köylük yerdeydik. Hastane ve sağlık uzaktaydı. Hayal meyal hatırlıyorum: Bağırıyorlardı, ağlıyorlardı, yardım bulmaya çalışıyorlardı. Onların bu telaşlı hareketlerinden başımın gitgide boka sardığını anlayabiliyordum ki tam o anda eşim köyden bir ağbimizin arabasıyla yanımda bitiverdi. Apar topar arabaya bindirdiler beni. İki kez, yolda iki kez bilincimi kaybettiğimi hatırlıyorum. Işık mışık, diyorlar ya, ha işte öyle değil, sizi temin ederim bir bok yok, sadece huzurlu bir siyah hatırlıyorum. Yolda iki defa arabayı durdurdum ve tuvaletimi yaptım. Şok olayı bütün mekanizmayı salıyormuş, sonradan öğrendim. Bu arada eşimin ablası ambulansı aramıştı. Sadece şunu demiş: Arı soktu. Ambulansı dakikasında ilçeden çıkardılar. Artık yolda, nerede denk gelirsek buluşacaktık. Vakit yoktu. Ölüm olayına defalarca maruz kalmış biri olarak direnmeyi tercih ettim. Kendimi bırakabilirdim ama o anda iki şey düşündüm. İlki; eşim, oğlan ve ailem. Yoksa ölümden zerre korkmayan birisiyim. Belki de bir sürü olaylar silsilesi sonunda ölüme karşı hissizleşmiştim. İkinci düşündüğüm şey ise; “Oğlum Onur, arıdan da ölme bari”ydi.

Ambulansla buluştuk. Apar topar ambulansa attılar beni. Bir doktor hanımefendi ve bir de hemşire vardı. Daracık ambulansta oradan oraya koşturuyorlardı. Bir şeyler yapıyorlardı. İğneler, serumlar, kalp grafileri çekiyorlardı. Daracık ambulansın içi hayat savaşına dönüşmüştü. Hastaneye çoktan haber gitmişti, ölümü ya da dirimi bekliyorlardı. Morg da hazırdı, servis de. Her şey hazırdı. Ambulansta geçirdiğim o arada kafamdan garip şeyler geçiyordu. Ölümle alakalı değil ama. Boyutlarla alakalı. Çünkü beynimdeki oksijen miktarının azlığı bilincimi saçmalatmaya başlamıştı. Çok uzun geldi o 15 dakikalık yol. Sonra kapı açıldı. Beni aldılar ve direkt acil müdahale odasına çektiler. Hiç vakit kaybetmeden bacağıma adrenalin iğnesini çaktılar. Serum taktılar. Bir şey yaptılar. Herkes heyecanlıydı, herkes tutuşmuştu. Etrafımda dönen savaşa benzer bir şeyi izliyordum. Nabız 20’ye, beyindeki oksijen miktarı %20’ye, nefes alabildiğim yer de milimetreye inmişti. Kendimi görmüyordum ama bana dehşetle bakan gözleri görebiliyordum. Şişmişim. Davul gibi gerilmişim.

Tuhaf, sıcak ve boğucu bir geceydi. Bir kez daha ölümün nefesine teğet geçmiştim. Atlattığım bütün o vartalar, 42 yaşıma kadar yaşadığım inanılması güç olaylar, yorgunluklar, ataklar, kazalar… Bilmiyorum. Ölümle yüz yüze gelince, hele bir de defalarca atlatınca, yaşama da ölümü de hiç saygın kalmıyor. Şımarık bir ölümlü olarak ortalıkta dolaşıp etrafa lanet gülücükler atıyorsun. Biliyor musunuz, aslında ölü olarak yaşayan ve gerçekten ölenler korkaklardır. Korkaklar suçludur. Sadece korkaklar suçludur.

Hastaneden dönerkenki sanrıları hatırlıyorum. Karanlık, virajlı, uçurumlu, puslu köy yollarından geçen el arabalı generaller, ön cama kozalak fırlatan yeşil gözlü ceylanlar, korkutucu gölgeler, anlamsız sesler, upuzun, belki beş metrelik cinler…

Ertesi gün arıyı öldüğü yerden aldım ve ona yazlığın bahçesinde sade bir tören düzenledim. Küçük bir çukura gömüp üstünü toprakla örttükten sonra incecik bir doğum günü mumu yaktım ve ona dua ettim. Arının ruhuna, evrenin ruhuna, Tanrının ruhuna, her şeyin, herkesin ruhuna dua ettim. Dedim ki; uzun gecelerde huzur bulalım ve sarılalım ruha, bedene, gökyüzüne. Arı öldü, kâinat yeniden başladı, ben yaşadım…

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın