Onur Sakarya
DÜDÜKÇÜ ELLEZ
Küçük bir köydü. Belki 15 hane. Torosların eteğine kurulmuş, şirin sayılabilecek bir köy. Bağcılıkla geçimini sağlayan bir köy. Üzüm bağlarının etrafı kuşattığı, yeşiller içerisinde sayıklayan bir köy. Uzun masalların anlatıldığı, uzun sofraların kurulduğu, uzun uzun uluyan kurtların dolaştığı, uzun sayılmayacak insanların yaşadığı, uzun yeminlerin edilmediği, uzun gözlerin bakmadığı, uzun uzun susan bir köy…
İlyas’a “Ellez” derlerdi. “Düdükçü Ellez.” Kendi yaptığı duduğu çalardı. Sabah gün ışıyınca başlar, akşam ezanına kadar duduğunu üflerdi. Bir virtüözdü. Alet çalma kısmını geçmiş onunla bütünleşmişti. Onu ruhuna iliştirmişti. Ona evlenme teklifi etmişti. Onu kaçırmıştı. Onunla sevişmişti. O, oydu artık. Duduğu onun bir uzvuydu, kolu bacağı gibi.
Düdükçü Ellez yürürdü. Yeşile kesmiş dağlara, çamların kapladığı tepelere yürürdü. Köy halkı, onun aklından şüphe ediyordu. Yarım akıllı olarak görüyorlardı Ellez’i. Öyle miydi değil miydi bilmiyoruz ama tek bir gerçek vardı; bu adam bir müzisyendi. İşi gücü yoktu. Evli değildi. 45’ine gelmişti ama evli değildi. Bu, bir köylü için genç sayılabilecek bir yaş değildi. Onun çoktan torun torbaya karışması gerekiyordu. 45 yaş, köy aklıyla dedelik yaşıydı. Yarım akıllı mıydı bilinmez ama tuhaf bir adamdı. Hayvanlarla konuşur, onlara duduk üflerdi. Çalışmaktan nefret ederdi. Sadece duduk, sadece duduk üflemek istiyordu. Babasını erken yaşında veremden kaybetmişti. Anasının biraz bağı bahçesi vardı. Oradaki yemişleri satıyorlardı. Öylece geçinip gidiyorlardı.
Düdükçü Ellez, bir yürüyüşü esnasında kara bir kurtla karşı karşıya geldi. Dişi, kapkara bir kurt. Kurt hırlıyordu. Belli ki o yörede bir yerde yavruları vardı. Kurt niyeti bozmuştu ve saldırmaya hazırlanıyordu. Ellez, duduğunu çıkarıp o saldırmadan önce üflemeye başladı. En güzel nağmelerini yaptı. Kurt önce hırlamasını kesti, sonra birden yere devrildi, öldü. Ellez kurdun ölüsüne doğru yürüdü. Kurdun gözleri açıktı ve mutlu gibiydi. Sanki hazla, sevinçle devrilmişti. Müziğin o muhteşem cinnetiyle. Müzik onu katletmişti. Ellez çok üzüldü. Duduğunu parçalamak istedi, yapamadı. Cepkenine koydu, geri çıkardı. Ne yapacağını bilmez bir halde yere çömeldi. Bir işaret bekliyor gibiydi. Sadece ufacık bir işaret. Dağlara baktı, ırmaklara, yemyeşil bağlara, bahçelere, gökyüzünün tuhaf ışıltısına, güneşin sarısına… Etrafındaki her şeyden yardım diliyordu. Sonra onlar çıkageldi. İki sevimli kurt yavrusu. Annelerinin ölüsüne yaklaştılar ve onu görür görmez inlemeye başladılar. Ellez bayılacak gibi oldu. Terliyordu. Üstünü çıkardı. Şalvarını çıkardı. Donunu çıkardı. Artık çıplaktı. Dişi kurt yerde yatıyor, yavruları onun etrafında hüzünlü daireler çiziyordu. Ellez kurdun karnına başını dayayarak yere uzandı. Duduğunu tekrar ağzına götürdü. Düdükçü Ellez çalmaya başladı. Çıplak, yorgun, terli ve pişmandı. En saf nağmelerini yapmaya başladı. Daha önce yapmadığı cennet nağmeleriydi bunlar. Yavrular inliyordu. Ellez, öyle şeyler çalıyordu ki, o ve dişi kurt yakmayan bir ateşte yanmaya başladılar. Hiç nefes vermeden duduğunu üflüyordu. Dişi kurt ve o birleşmeye başladılar. Ellez’in ruhu dişi kurda geçiyordu. Ellez kendinden geçmiş bir halde çalmaya devam ederken ellerindeki duduk birden yok oldu ama müzik kesilmedi. Ellez’in ruhu kurda geçmişti. Ellez artık dişi, kara bir kurttu. Ellez yani dişi kurt birden canlandı. Yavrularını aldı ve gözden kayboldu.
Köy halkı işkillenmeye başlamıştı. Bir gün, iki gün, üç gün… Ellez bir türlü gelmiyordu. Oysa Düdükçü Ellez, her gün kahvehaneye uğrar ve mutlaka duduğunu üflerdi. Köylü, bir arama ekibi kurdu ve onu aramaya başladı. Jandarmaya da haber salındı. Üçüncü günün sonunda Ellez’i bir incir ağacında urganla, çırılçıplak asılmış halde buldular. Tuhaf olan şuydu; Ellez’in ayakları ters dönmüştü, o çok sevdiği duduğu ortada yoktu ve kara ormanın içerisinden bir müzik geliyordu. Müziği duyan herkes, içinde Ellez’in nağmelerle süslenmiş kederini hissediyordu. Ellez uludu. Artık duduğa gerek yoktu. Ellez uluyordu. Uluyarak koca dağlardan haber veriyordu. Uluyarak karlı rüyalardan haber veriyordu. Uluyarak müzik yapıyordu. Ellez, aslında ölmedi. Ellez uluyarak gökleri sevindiriyordu.
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın