GALLER ZAMANLARI 3 / Efsane Alper

  • Paylaş:
post-title

Efsane Alper 

GALLER ZAMANLARI 3

Avaz avaz bağıran rüzgâr

Bedeninde yankılanıyor… 

Kimsenin duyamayacağı çığlıklarına karışarak…

Rüzgâr, acı, geçmiş…

Hepsini nefretin sularına bırakablise

Herşey suyun köpükleriye temizlense

 

Nehir hızlandıkça

Ve sular kabardıkça

İçindeki o karanlığı da alıp götürebilse..

Karanlık kimi zaman tüm aydınlığı ele geçirebilen

Ona rağmen bugün bile…

 

Rüzgâr diniyor

Nehir sakinleşiyor

Geceler günlere evriliyor

Herşey birbirinin içinde 

 

Bu bütünlükten öğreniyor

Bırakmayı,

Susmayı, 

Anlamayı

Yaşları her seferinde ona rağmen 

Gözlerinden boşalsa da

Bırakmayı öğreniyor.

 

Yılları, anıları, acılar

Umutları, bağları, yargıları

Acımasızlıkları, yalanları

Geleceği bile bırakıyor

 

Düşüncelerini arındıran yağmura şükrediyor,

Her şeyi akışında giderken

sessizlik derinliği

derinliklerin huzuru

Barışın bütünlüğü

Ve Sessizliğin gücü.

                                                                      

Kimi zaman yazmak düşüncesi bile beni zorluyor. Geçmişe dönüp bakmak yine yeniden aynı korku filmini seyretmek gibi kimi zaman… Unutmak istediğim, içimi acıtan ama bir yandan da bana korkularımla yüzleşmeyi öğretene… Yaşanan onca şeyden sonra... Yaşanan... Yaşatılan... Yaşamak zorunda kalınan… 

Nedenlerin doğurduğu sonuçlar, sonuçların yarattığı nedenler, sorulara eklenen sorular ve her seferinde yeniden yaratılan geçmiş… Bunca yaşadıklarımdan sonra sık sık soruyorum kendime sadece, ülkeleri yönetler, siyasetçiler, onları destekleyenler ve medya mı sorumsuz ve insafsız? Ya ötekiler ya bilinmeyenler ya insafsızlıklarını sinsi sinsi yürütenler… Vicdan nerede?  Sahi Vicdan diye bir şey vardı değil mi? Vicdan?.. Herkesin kendisinde var olduğunu iddia ettiği ama pek fazla hayata geçmeyen…       

Kaç yıl önceydi? Kaç yıl geçerse geçsin hiç unutamadığım o ilk yolculuğum… 

Londra havaalanına indiğimde ne kadar heyecanlıydım. Pasaport kontrol kuyruğunda beklerken ne kalabalığın farkındaydım ne de içerideki havaya hâkim olan köri kokusunun. Köriyi çok sevmem ama az kullanıldığı zaman yemeklere güzel bir tat kattığını da inkâr edemem. Ama köri çok kullanıldığı zaman, kokusu her şeye hâkim oluyor, tıpkı havaalanındaki havaya hâkim olduğu gibi...

Pasaport kontrol kuyruğunda beklerken ne kadar tedirgin olmuştum. Gerçi hâlâ çok tedirgin oluyorum. Pasaport kontrollerinden geçerken neden insanlara ters ters bakıldığını, neden insanlara sorular sorarken sanki sorgudaymış gibi davranıldığını, neden ısrarla üzerimizde bir baskı yaratıldığını hiç anlayamıyorum ama bu baskıyı gittiğim her ülkede, en acısı da kendi ülkemde bile her defasında hissediyor olmam. Baskı kimi zaman fark ettirmeden zarifçe, kimi zaman karşısındakini ezerek hoyratça yapılsa da, ne yazık ki yaşamın her yerinde ve her şekilde sanki beni izliyor. Kaçanlar, yapışanlar ve tabii bir de izleyenler...

Neden Galler sorusu yine gündemde bu aralar… Bu ülkeye sürgün olduğum ilk yıllarda da en çok sorulan soruydu: “Neden Galler?”                                         

Aslında buraya gelişimin hikayesi 2003 yıllarına dayanıyor. O sene Galler’de İngilizce öğrenmek için “Trebinshun House” diye bir kursa gelmiştim. Brecon’da yüzlerce yıllık bir malikânede üst düzey yöneticilere yönelik, yatılı özel bir ingilizce kursuna dönüştürümüştü. Burada bir ay kalacaktım. Hava kararmak üzere olduğu için ilk gün etrafı fazla gezememiş olsam da odamın camından görünen iki yüz yıllık ağaçtan gözlerimi alamamıştım. Kursta tanıştığım kadınlar, erkekler ve öğretmenlerle gümüş şamdanlar eşliğinde yediğimiz akşam yemekleri bana neden bildik gelmişti… İçinde bulunduğum ruh hâlini bu satırları yazarken bile kendime açıklamakta zorlanıyorum. Her şey çok yabancı ama her şey bir o kadar da bildik... Galler’e geldiğim andan itibaren beni içine alan hüzün ve ait olma duygusu burada yaşamaya başladıktan sonra daha da güçlendi. 

Odamın camından tekrar tekrar yüzyıllık ağaca, ağacın ilerisinde uzanan yeşil arazilere bakmıştım. Sanki o ağaç bana bilmek istediğim her şeyin yanıtını verebilecekti ya da sanki uzayıp giden o yeşil arazilerde delicesine koşarsam rüzgâr bana anlatacaktı her şeyin hikâyesini... Camın önünde duran masif masa, iki kapılı eski gardırop, odanın kokusu nasıl oluyor da bende yabancılık değil tam tersine bildik bir his uyandırabiliyordu? Eskimiş eşyaları sevmeyen ben, eski kokusunun rahatsız ettiği ben... Hiç bilmediğim bir yeri bilebilmek... 

Sabah gözyaşlarıyla uyanmıştım ben buraya aitim diye…  Sabah evin etrafını dolaşırken keşfettiğim atların yanına gittiğimde yine aynı duygu tüm benliğimi ele geçirmişti. Buraya aittim? Nereye… 

O sene Türkiye’ye döndükten sonra at binmeye başladım. Daha sonra harika bir atım oldu ve onunla inanılmaz zamanlar geçirdim. Taa ki sevdiklerimi ve tabii atıma da arkada bırakıp ülkeyi terk ettiğim o geceye kadar. Aradan neredeyse dokuz yıl geçti ama ben hala at binemiyorum, atları gördüğüm zaman ağlamama engel olamıyorum… Pek çok insanı geride bırakmak bana zor gelmedi ama atımı geride bırakmış olmak bugün bile içimde büyük bir yaradır. Bana inanılmaz mutluluk veren atım ve burada ki bugünlerimin içimde ilk tohumlarını atan Trebinshun House…

               

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın