Candan Selman
KAR YOLA DÜŞTÜ
"Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner."
Ahmet Hamdi Tanpınar
Üzerimden kalktığında hafiflemedim. Bir ağırlığı yoktu bana. Kokusu ve uykusu olmasa geceleri yalnızım sanki. Öyle bir hafiflik yani. Keşke hep gece olsa. Ama o hiç hıçkırmasa. Gözyaşları damlamasa üzerime. Hayaller kursa. Bazı geceler yaptığı gibi. Hayallerin pembe hafifliği düşse üzerime. Ve o şarkıyı mırıldansa. Sözlerini hiç duymadığım ama bana dünü, bugünü ve yarını aynı anda hissettiren, içinde ıhlamur kokusu barından o hüzünlü şarkıyı.
Hikmet Safi Efendi çalışırken de transistörlü el radyosunda ıhlamur kokulu şarkılar dinlerdi. Bu kokunun şarkılardan mı, yoksa yanımda vücut değiştirmeyi bekleyen olgun ıhlamur ağaçlarından mı geldiğini anlayamazdım. Nasırlı elleri vardı Hikmet Safi Efendi’nin. Ağaçlar kadar sert ve katmanlı. Kimi zaman hiddetle dilimler, parçalar, yontar önündekileri, kimi zaman da bir çocuğun başını okşar gibi narin, cilalar sevdiklerini.
Yıldız’ın elleri marangoz Hikmet Safi Efendi’nin ellerine hiç benzemiyor. Küçük, beyaz ve titrek elleri var Yıldız’ın. Belki de gökteki yıldızlarla tek benzerliği elleri. İşini yaparken ellerini kullanıyor mu göremiyorum. Beyaz elleri titriyor mu bedeni gibi, bilemiyorum.
O bu odaya geldiğinden beri sanki bana yer açıldı. Oda genişledi, ferahladı. Buraya gelmeden önce ilk evim de böyle ferahtı. Neriman Hanım ve Şemsi Bey’in ikinci yataklarıydım. Aslında Neriman Hanım’ım ilk yatağı. Şemsi Bey karısı ölünce yalnızlığa yedi ay dayanabilmiş. Konu komşunun da ısrarıyla Neriman Hanım, Çengelköy’deki ahşap evin giriş katına gelin olmuş. Şemsi Bey’in karısının öldüğü yatakta gerdeğe girecek değil ya, Hikmet Safi Efendi’ye sipariş verilmiş. Sağlam, ahşap bir karyola istenmiş. Hikmet Safi Efendi transistörlü radyosunda ıhlamur kokulu şarkılar dinleyerek beni ben yapmış. Meşe, maun, abanoz, ceviz, kayın ve ıhlamur. Hikmet Safi Efendi’nin tercihi el radyosundan yayılan şarkıların kokusuyla aynı olmuş.
Ben olgun odunlu ağaçlardan, gözenekleri dağınık, Kafkasya ıhlamurundan yapılmış çok şey görmüş, her şeyi içine atmış eski bir karyolayım. Hikmet Safi Efendi’nin yirmi yedinci çocuğu, Şemsi Bey’in ikinci, Neriman Hanım’ın birinci yatağı ve Yıldız’ın mezarıyım.
Neriman Hanım çok tutmadı beni evde. Komşular pirinç karyolalarda yatarken genç ve güzel Neriman eski bir ağaca neden sarılsın? Evdeki bulgurdan olmamak için Şemsi Bey, beni dimyattaki pirince değişti. Ve böylece geldim Hayat Sokak’taki Gül Hanım’ın Evin’in ikinci kattaki beşinci odasına. Gündüz dokuz kadın da kullanır beni. Bilmem kaç adamla birlikte. Arada Yıldız da gelir uzanır üzerime. Ezilir iktidarın kendilerinde olduğuna emin, gidip gelen kirli adamların ağırlığı altında. Ama gece olunca diğer sekiz kadın ve bilmem kaç adam evlerine çekilir. Yıldız’ın bir evi yok. Bir ailesi yok. Bir adı bile yok. Yıldız dediler, başını öne eğdi. Herkes gider geceleri, Yıldız bana söner.
Ne gündüz, ne de gece parıldamaz Yıldız. Başı; kenarları oyalı bir yemeniyle bağlı, elbisesi çiçekliydi ilk geldiğinde. “Adın ne?” diye sordu Gül Hanım, cevap vermedi. Oyalı yemenisine sakladı adının harflerini. “Yıldız” dedi Gül Hanım, “Adın Yıldız bundan böyle. Bu odada kalırsın. Şu dolaba koy çantanı. Ama senin değil bu oda unutma. Sadece geceleri uyumak için kullan bu yatağı. Sana bir yer bulana kadar.”
Yıldız bana baktı. İlk kez gözlerini o gün gördüm. İri, kahve, kirpikleri nemli ve siyah. Başını sallar Yıldız, evet ve hayır der. Pek konuşmaz. “Kız, kimin kimsen yok mu senin? Nasıl düştün buraya?” diye sordu diğer kızlar, bir şey demedi Yıldız. Onun hikâyesinde farklı ne olabilirdi ki diğerlerinden. Yaşı yirmi üç, Hayat Sokak, Yıldız için hayat artık bu sokak.
Bazı geceler haykırmak isterim Yıldız’a. Bana bak demek isterim. Yalnız değilsin. Kirli değilsin. Bana bak. En kirli kim? Bir bak. Çiçekli entarini çıkardılar. Ne olmuş benim de çiçeklerim gitti, beyazım sarardı, lavanta kokulu, işlemeli nevresimlerim pirinç bir karyolayla düş oldu. Yalnız değilsin, bir bak. Seni taşıyana, sarıp, sarmalayana, uyutana bir bak.
Yıldız bana sarıldı. Gün boyu hiç kimseye sarılmadığı gibi. Beni görmeden, fark etmeden bana sarıldı. Ihlamur kokulu şarkıları döküldü üzerime. Kar yağıyordu bir gece. Öyle ince ince yağan bir kar değil. Pis, kirli, nefes kesen bir kar. Pencere açıktı. Kapat diyemedim. Yola düştü kar. Yıldız düştü yola. Kar yola düştü.
Yaylarım gıcırdadı, ağlayamadım.
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın