Enver Topaloğlu
HEP ŞİİR
AHMET OKTAY VE 'BİR GÜNÜN ŞİİRİ'
Bir şair: Ahmet Oktay... 21 Ocak 1933’te başlamış, 3 Mart 2016’da sona eren yaşama yolculuğu…
Bir şair, ama aynı zamanda gazeteci. Eleştiri, edebiyat tarihi, inceleme, kültür araştırması gibi birçok alanda önemli ve ufuk açıcı çalışmaları, kitapları yayımlanmış bir entelektüel.
Onun hatıraya taşındığı günü vesile ederek selamımızı gönderelim ve bir çiçek de onun için açsın yazın toprağımızda istedik… Kısaca, 3 Mart’ı bahane ederek dilimiz döndüğü kadarıyla şairin unutulmadığına işaret edelim, ince de olsa zamanın, şiirinin üstüne düşürmüş olabileceği tozu alalım dedik.
Ahmet Oktay’la ilgili yapılabilecek belirlemelerin başında, modern Türkçe şiirde, bilhassa düşünsel yönden yelpazesi son derece geniş az sayıda şairden biri olmasıdır. Kalem oynattığı bütün alanlarda yetkin ve etkili oluşuyla da dikkat çeker.
Oktay’ın toplamda on dört şiir kitabı yayımlanır. Düzyazılarının toplandığı kitapların sayısıysa elliyi aşmaktadır.
İnsanın, yaşamını yitirdikten sonra nerede olacağını genellikle yaşarken yaptıkları belirler. On dört şiir kitabı bir şairin nerede olacağını göstermesi için ziyadesiyle yeterlidir. Elbette Ahmet Oktay’ın modern Türkçe şiirdeki önemi kitaplarının sayısından çok poetikasıyla ilgilidir.
Şiirle ilgisi çocukken başlayan Ahmet Oktay ilk dönemlerinde, kırklı yıllarda adı ön planda olan Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi toplumcu gerçekçi şairler olarak bilinen isimlerin etkisinde kalır. Ancak ellili yıllarda yükselen İkinciyeni dalgası onu da kuşatacaktır. Ama yükselen İkinciyeni dalgasının akımına kapılan birçoklarının aksine o, farklı bir tavır almanın arayışına yönelir. Sonuç olarak da o dönemde İkinciyeniyi tartışan isimlerden biri olur. Eleştirilerinde ve tartışmalarında yükselen yeni şiir dalgasını anlamaya, çözümlemeye, giderek benimsemeye yönelik bir tavır sergiler.
Şiirlerinde, İkinciyeninin “kapsama alanının” tamamen dışında kalamadığının izleri ilk kitabından itibaren sürülebilir. Ama gerek İkinciyeninin etki alanında kaldığı dönemde, gerekse İkinciyeni dalgasının düşüşe geçtiği süreçte, arayıştan vazgeçmediği, bu yöndeki enerjisini ve arzusunu sürdürdüğünü söylemek gerekir. Şiirleri açısından, ilk dönem aldığı etkileri dönüştürme çabasının da ayrıca altını çizmek gerekir.
Anlatımcı dilin nesre özgü imkânlarını şiir için araştırarak yeni bir sentez oluşturmayı hedeflemiştir. Bu yöndeki çabasının sonucu olarak elde ettiği teknik ve biçimsel verilerle oluşturduğu biçem de dikkat çekicidir. Yeri gelmişken kaydedelim. Ahmet Oktay döneminin birçok şairinden daha çok biçemcidir (üslupçudur). Tuhaf gelebilir. Şiir kaynakları ve etkileri düşünüldüğünde yadırganacak bir iddia olduğunun farkındayız.
Oktay’ın aslında biçemciliği her şeyden önce, şairler için “şiirin bir de atölyesinin ya da işliğinin olması gerektiğini” ima etmesi bakımından ders niteliğindedir, öğreticidir. Onun biçemci olduğunu dile getirince bunun yadırganacağını düşünmemizin nedenine de kısaca değinelim. Oktay’ın şiirlerinde daha çok konu, izlek, tema olarak toplumsal sorunlar ön planda olmuştur. Bu tutumunu İkinciyeni etkisinden geçtikten sonra da değiştirmemiş ve son yapıtına kadar sürdürmüştür.
Nâzım Hikmet’in şiir anlayışını, çizgisini benimseyen ve sürdürmek isteyen kuşaklardan şairlerin genellikle toplumsal sorunları ön plana çıkardıkları yapıtlarında biçemi ve biçimi ihmal ettikleri gözlemlenmiştir. Şairin ne söylediği, nasıl söylediğinden daha önemli sayılmış ve savunulmuştur.
Bu arada, şairlerin ne söylediklerinin nasıl söyleyeceklerinden daha makbul sayılmasının arka planındaki dinamikleri de göz ardı etmemek gerekir. Şiiri araçsallaştıran, şairi buna zorlayan koşulların, dönemlerin gerçeği de kale alınmalıdır.
Ahmet Oktay şiirlerinde hem toplumsal sorunlarla sıcak temasını sürdürmüş hem de nasıl söyleyeceğini, ne söylediği kadar önemsemiştir. Onun da şiiri amaçsallaştırmış şairlerden olduğu söylenebilir.
Biçemle içerik arasındaki sarmal dengeye dayalı ilişkiyi bozduysa da çoğunlukla biçem lehine bozmuştur diyebiliriz.
Nâzım Hikmet ve kırklı yılların toplumcu gerçekçi kuşağının deneyiminden sonra hem toplumsal sorunlara eğilen bir şair olmak hem de biçemi ön plana çıkarmak; aslında dönemi itibarıyla cesaret gerektiren bir tutumdur. Oktay’ın bu noktada yalnız olmadığını, Gülten Akın’ın da benzer bir çizgiyi izlediğini söyleyebiliriz.
Gülten Akın da Ahmet Oktay gibi şiirinde hem toplumsal sorunları temel almış hem de biçemi ön planda tutmuştur.
Ahmet Oktay’ın şiirinde şairin bakış açısı eleştirel ve izlenimcidir. Daha çok günlük yaşantıya yansıyan toplumsal sorunlarla, etik normlar, kurallar, yasalar, yasaklarla yüzleşmeyi, çatışmayı seçmiştir diyebiliriz. Eleştirel bakış açısıyla iç içe geçen anlatımcı dili ve biçeminin yanı sıra dikkat çeken bir yönü daha vardır. Oktay, genellikle çerçevesi baştan belirlenmiş ve seçilmiş konularını, temalarını, izleklerini uzun ve detaylı bir anlatıcı dille şiir olarak kurar ve işler. İşler; işlemek fiilinin onun şiiri için ayrıca önemli olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Şiirin ilk dizesi rastlantı sonrası kuyumcu işçiliği sözü onun şiiri için birebirdir diyebiliriz.
Biçem önemli olmakla birlikte söylevsellikten, retorik kalıplarından özenle kaçındığını belirtmek isteriz. Bununla birlikte dili kanatlandırıp şiirleştiren unsurların bünyeyi zorlamayacak ölçüde ve yerli yerinde olduğuna okurda şüphe bırakmayacak bir yöntem izlediğini de eklemeliyiz.
Günlük yaşantı, şiirin başlıca hammaddesi olunca şair anlatının ses, söz, dille ilgili kadrosunu da haliyle oradan, yani günlük yaşantıdan ediniyor. Yoksa çıkarıyor mu demek gerekir. Şiirde biçim olarak konuşma sesi, tonu, ritmi ön plandadır. Anlatımcı bir şiir demiştik onun şiiri için. Burada şiirin anlatı öğelerinin seçilen ve işlenen konuyla, izlekle, temayla uyumlu olmasının da altını çizmeden geçmeyelim.
Araya hiç şiir almadan söz uzayınca biz de huzursuzlanıyoruz yazı da. Şairin “Hayalete Övgü” kitabında yer alan “Borçlu Öleceğim Herkese” başlıklı şiirinden bir bölüm okuyalım:
Sevgi’yi iki kez ziyaret edebildim
Mamak Askerî Cezaevi’nde.
Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;
(…)
Nasıl borçlanmamış olurum
O’nun erken açan kanserine?
Ahmet Oktay’ın 1966’da yayımlanan üçüncü kitabı “Dr. Kaligari’nin Dönüşü”nde bir doktor muayenehanesi ve kürtaj anlatılır. Şiirin kahramanı Hacer’dir. (Havva da olabilirdi.) Kürtajın yasal ve meşru bir hak olarak tanınmamış olması önemli bir sorundur. Ancak bunun şiirin yazıldığı, kitabın yayımlandığı tarih ve koşullar dikkate alındığında önemi daha da artar. Ayrıca Oktay’ın üçüncü kitabında yer alan şiirlerin, Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistanı” adlı kitabındaki “Akçaburgazlı Yekta” anlatısıyla da bakışımlı olduğunu düşündüren bulgular dikkati çeker. “Dünyanın En Güzel Arabistanı”nda Yekta ile Gülbeyaz’ın yasak aşkına Ahmet Oktay, kürtaj sorunsalını konu aldığı şiiriyle yeni bir boyut kazandırır. Her iki kitap da, aşk temasına bilinen kalıpların dışında ve yerleşik değerlere aykırı, bambaşka bir açıdan yaklaşılması başlı başına bir inceleme konusu olabilir. Bu yönden bakıldığında, her iki şairin de modern Türkçe şiirdeki öncü rolleri daha iyi anlaşılır. Dönemi itibarıyla modern Türkçe şiirde peş peşe “yasak aşk” ve “kürtaj” sorununun konu edilerek tartışmaya açılması son derece önemli girişimlerdir.
Ahmet Oktay yaşanmış anların, o anlara ait hikâyelerin şiirini yazar çoğunlukla. Kayıt tutar. Tarihin yazmayacaklarını, hatıralarda, hafızalarda belki de uzun süre saklanamayacakları, ama saklansın istediklerini şiirin diline aktarır. Tanıklık önemli bir tavır olarak yansır şiirlerine. Şiir yolculuğunun son dönemecine rastlayan “Hayalete Övgü” kitabı, şairin zamanın girdabında kaybolup gitmesini istemediği anların, anıların, olayların, durumların, jestlerin şiir olarak kayıt altına alınmasıdır diyebiliriz. Ama geçmiş zaman şimdiki zamanda hatırlandığı halleriyle kaydedilmiştir. Hatırada, hafızada kalanlar şiire aktarılırken şiir için yeniden yaşanır. Sanatta yansıtma ve yaratı (kurmaca) meselesine de dolaylı bir gönderme söz konusudur sanki. Ahmet Oktay şiirinin, arka planda kuramsal bir mesele olduğu hissini oluşturması tesadüf değildir.
Öte yandan yazılanlar, şiire aktarılanlar anlatıcının kendi deneyimlerinden oluşur. Şiirlerin anlatıcısı da, kişisi de şairdir. Ahmet Oktay’ın şiirleri genellikle birinci tekil şahsın şiirleridir.
Oktay’ın gündelik yaşantıyı, anıyı, deneyimi, kent ortamını ve kentli yaşam pratiğinden kesitleri konu aldığı birçok şiiri vardır. “Birhane Longa” şiirini unutmak ne mümkün? Şairin güncelden hafızaya, ordan şiire aktararak denediği tarihselleştirme çabasına, “Hayalete Övgü” kitabında yer alan ve ilk kez Kitap-lık dergisinin Temmuz-Ağustos 2001 sayısında yayımlanan “Ada Gezisi” başlıklı şiiri de onlardan biridir. Şiir, “bir günün şiiri” olması açısından da örnek oluşturur:
Atlıyorum Karaköy’de dolmuştan,
çoktan gelmiş Oğuz’la Metin;
iskelede yeni afişler, duyurular.
Bakışıyoruz arananların fotoğraflarıyla:
sanki ben de yeni çıkmışım güne
aylardır saklandığım izbeden;
içimde ölümcül bir kazanın vehmi.
“Muhbir vatandaşlar” deniyor
duyurularda. Sözcükler
alçaltıcı. Ve zaman
nasıl da kirletti herkesi.
Duyarak çürüyen kökün
ve sürgünün çıtırtısını,
Ada’ya Balıkçı Baki’ye gidiyoruz
günübirlik; üç firari.
Rakıyla suyu ayarlıyor Metin
zabıtaların yıkacağı büfede,
elma alıyoruz hayali cihan değer
topal manavdan.
Stenli erler dört bir yanda ve herkes
birbirinden kuşkulu. Açığa oturuyoruz,
çok şükür yazdan ödünç bir sabah.
Az ötemizde 40’larında iki hatun,
fır dönen martılar, kondu konacak
omuzlarına. “Kovalamayın n’olur” diyor Metin,
“Orhan Peker yollamıştır onları
‘günümüz aşklı olsun’ demeye
taa hep kasvetli Ankara’dan”.
“Yaşamın ve Ölümün iblisleri
bizi kışkırtan” diye atılıyorum:
“hem anımsıyor, hem unutuyoruz
içerken”. Öyle kalbimden gülümseyerek.
Arkadaşını dürtüklüyor sarışın:
“ayol hem Bekrî bunlar, hem şair”,
sesinde bir parkın cıvıltıları.
Metin alıyor daveti elbet,
yılların sokak zamparası. Savlet ediyor
elinde şişeyle: “Bayanlar
ücretsizdir yaşam servisimiz. Birer fırt
çekin ve tutuşun biraz
nasıl alev alırsa bir koruluk”.
Siyahlar içindeki Oğuz sanki yeni uyanmış,
doğrulup ceketinin cebine koyuyor
Beat kuşağından Corso’nun
kimsenin bilmediği kitabını: The Happy Birthday
Of Death. “Özür dilerim” diyor
soytarıca sırıtarak: “Tanışmadık. Çünkü tuhaf
bir doğum günündeydim. Arkadaşlar
Hayalet der bana. Zaten belli oluyordur
Giysilerimden. Herkese bir rol düşüyor
‘bu çığrından çıkmış zamanda’ ”.
Kahkahalar içinde iniyoruz Ada’ya
geçerken stenli erlerin arasından.
Baki’nin evinde olanlarsa
belleğimde cümbüşlü bir resmi geçit.
Şair, şiirde ada gezisinin gerçekleştiği güne ve anılarına geri döner. Muhtemelen yetmişli yıllar. 12 Mart günleri olabilir; “geçerken stenli erlerin arasından” dizesi buna işaret ediyor.
Ahmet Oktay, şiirde anlatmak için iki arkadaşıyla birlikte yaşadıkları o günün, o deneyimin, o hikâyenin, o kaçamak serüvenin tam ortasına dönüyor. Hatırlıyor ve anlatıyor. Nedensiz şiir olmaz. Öyleyse şunu sorabiliriz: Şair bunu, son derece kişisel gibi görünen “o kesiti” bize niye anlatıyor. Hatırlansın ve unutulmasın istiyor. Ama kişisel bir anının unutulmamasında nasıl bir müşterek amaç olabilir.
Şiirin tamamı okunduğunda kişisel deneyimin toplumsal boyutu ve arka planı netleşiyor.
Ahmet Oktay, şiirde aslında bir flanörlük deneyimini kayda geçiriyor ve bunu bakış açısını genişleterek ama odağını yitirmeden yapıyor. “Ada Gezisi”nde iç içe geçmiş anlamlar, anlatılar şiire hem derinlik, hem genişlik katıyor.
Şair bir öneride bir teklifte bulunuyor sanki: Metropol koşullarının ablukasından kaçış için neden “flanörce kaçakamaklar” denenmesin…
Şiirin aynı zamanda bir dış mekân şiiri olduğunu özellikle vurgulamak istiyoruz. Belki şiirin yakın plana alınarak incelendiği bir başka yazıda bu konuya da değinme imkânımız olur…
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın