SON TRAMVAYDAN ATILIŞIMIN HİKÂYESİ / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

SON TRAMVAYDAN ATILIŞIMIN HİKÂYESİ

Bir Fenerbahçe maçıydı. Avrupa Kupası. Arkadaşlarım beni de çağırmışlardı. Dükkândan bozma tek odalı bir evde maçı izleyecektik ve tabii ki birkaç şişe de bira içecektik. Mekâna geldim. Şehirdeki arkadaşlarımın neredeyse hepsi oradaydı. Tek odalı dükkâna sıkış tepiş oturmuştuk. Nevaleler hazırdı. Biranın yanında cips yiyecektik. Maçın ilk düdüğüyle birlikte takım, ataklarını sıklaştırmıştı. Bir yandan pozisyonları değerlendirirken, bir yandan da hava-su-tabiattan filan bahsediyorduk. Sağ kanattan gelen muz ortaya, defanstan ileri çıkan Fenerbahçe stoperi düzgün bir kafa vurdu ve ilk gol böyle geldi. Daha sonra da takım, ataklarına hız kesmeden devam etti ve de maçı 3-0 gibi net bir skorla aldı. Herkes sevindi. Sonuçta bir Avrupa Kupası maçıydı. Milli duygularımız kabardı. Birkaç cinsiyetçi ve küfür içeren tezahürattan sonra evlere dağılmak üzere kentin karanlık sokaklarına sızdık.

Tramvaya binmem gerekiyordu. Sadece tramvay evimin önünden geçiyordu. Belediye otobüslerinin güzergâhı biraz terste kalıyordu. Saat 24.00’a yaklaşıyordu. Son tramvayı yakalamam gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırdım çünkü durağa biraz daha yol vardı. Sarhoşların, karton toplayıcıların, etrafa hava basmaya çalışan son ses müzikli arabaların, kaldırıma kusan bir kadının, mor neonlu bir taksi durağının, bağırarak küfreden birkaç gencin, otobüs bekleyen birkaç işçinin, gece vardiyasındaki çöp kamyonunun, gözlerin, yani içmekten ya da yorgunluktan kanlanmış gözlerin, iki tinercinin, gece gece selpak satmayı sürdüren kolsuz bir amcanın, amaçsızca sallanan ellerin, kolların, tuhaf bir şekilde nereye gittiklerini bilmediklerini düşündüğüm yürüyüşçülerin, sokak lambalarından yansıyan kentin izinin, müşteri arayan transların, kavga eden iki erkeğin, yüzlerin ve yaşanmışlıkların arasından geçip tramvay durağına vardım. Ulaşım kartımı hazırladım ve bekledim. Toplu taşıma araçlarına binmeden önce para ya da ulaşım kartımı hep hazır ederim. Yıllar evvel, psikolojim yerle bir olduğu zamanlarda bir süre, sırf bozuk paraları yere düşürürüm ve onları yerden alırken domalmak zorunda kalırım diye dolmuşlara binmiyordum. Şehir merkezine gideceğim zaman bir ağbimiz gelip beni evden alıyor ve telkin ederek dolmuşa bindiriyordu. Bu feci hal altı ay kadar sürmüştü. Darmadağın olduğum zamanlardı. Yavaş yavaş toparlamıştım. Günden güne, acının kalelerini tek tek zapt ederek, kederin hükümdarlığını iktidardan düşürmeye çalışıyordum.

Tramvay geldi. Korkak bir frenle önümüzde durdu. Durakta fazla kalabalık değildik. Tramvay da kalabalık değildi. Bindim ve kartımı okuttum. Dıt! Sonra tuhaf bir hareketle bir daha okutma gafletinde bulundum. İçinde yeterli miktarda para olmadığı için kart okuma makinesi yüksek bir sesle kartımı reddetti. Zort!!!  Niye bunu yaptığımı bilmiyorum ama yapmıştım işte. Gittim, boş koltuklardan birine kuruldum. Hemen karşımda oturan adam bağırarak bana, sahtekâr seni, dedi. Anlamamıştım. Bana mı diyorsunuz, diye sordum. Evet, sahtekârsın, kartında para yok ve devletin malına biniyorsun utanmadan, bizden ne farkın var, beleşçi seni, dedi. Ayağa kalktı ve üzerime doğru yürümeye başladı. Beyefendi, ne alakası var, ben bir kez bastım, onu kabul etti zaten, yanlışlıkla bir daha basınca öttü, dedim. Sktir lan, şerefsiz, vatan haini, diye bağırmaya devam etti. Fena kızmıştım. İçimden, az sonra çıkacak canavara engel olamayacaktım. Öfke problemim vardı, kabul ediyorum ama adam da üzerime üzerime geliyor ve beni aşağılayan bir sürü laf ediyordu ki, en son “vatan haini” lafı kimyamı bozmuştu. Direk küfrettim. Kancıklık yapma, ağzına sıçarım senin, diye bağırdım. Ne olduysa ondan sonra oldu ve tramvayın içi birden karıştı. Adamla birbirimize girdik. Hiç acımadan, vicdan bile yapmadan birbirimize öldüresiye vuruyorduk. Vurdukça daha da şevkleniyorduk. Bir Dövüş Kulübü başlamıştı. Etraftaki az sayıda yolcu bizi ayırmaya çalışsa da başaramıyordu. Üstelik güvenlik görevlisi de halihazırda bekliyordu tramvayda. En son elindeki poşetle kafama hızlıca vurdu ve kafam patladı. Kan boşalmaya başladı. Bunun altında kalmadım ve adamın suratını tutamak demirlerine geçirdim ve onun da burnu kırıldı. Vatman çoktan polis çağırmıştı ve önündeki ilk durakta durdu, kabininden çıktı. İkinizi de polise vereceğim, diyordu, biz kavga etmeye devam ederken. Adam tekrar konuştu; bu burada kalmayacak, seni bulup öldüreceğim, dedi. Altta kalmadım; gel bakalım, kim kimi öldürüyor! Polis gelmişti, vatman kapıları açtı ve ellerinde cop olan dört polis tramvayın içine aniden girdi. Yolcular bizi gösterdiler. Bunlar, bu manyaklar, diyorlardı. Polis copla vura vura bizi tramvayın dışına attı. Adam hâlâ küfrediyordu. Olay ne? Kart bastın, basmadın? Bu kadar salak bir şey bir faciaya dönüşmüştü. İnsanlar patlamaya hazırdı. İnsanlar kızgındı. İnsanlar nefret ediyorlardı. Ama kimden, kime ve neden? Bütün bu intikam duygusunu bir şekilde birbirleriyle tatmin ediyorlardı. İnsanlar nerede olduklarını bilmiyorlardı. Çark dönüyordu. Çark işliyordu. Ölen ölüyor, kalan kalıyordu. Bütün bu öfkenin sebebini bilmiyorlardı. Sistem her birimizi ölüm makinesi yapmıştı. Bir çeşit çöp öğütücüsüydük. Hepimiz çöptük, başka bir şey değil. Gözden çıkarılmış zavallı ruhlardık. Sancılı ruhlar hurdalığındaydık. Ne yapacağımızı ve kime öfke duyacağımızı bilmiyorduk. Ortada ne bir yol vardı, ne de bir harita. Tramvaydan atılmıştım, kafam patlamıştı. Polis bizi bıraktı. Sktirin gidin, gece gece iş çıkarmayın, dediler. Oradaki bir benzinciye girdim ve bir selpak aldım, yarım litre de su içtim. Adam çoktan gözden kaybolmuştu. Küfrede ede evinin yolunu tutmuştu. Evden çok uzaktaydım. Yürümek zorundaydım. Son tramvaydan atılmıştım. Hava soğuktu. Yakalarımı kulaklarıma kadar çektim. Yürüdüm. Yürüdüm ve yürüdüm. Hava soğuktu. Ağzımdan buğu değil, sanki kan buharı çıkıyordu. Herkes bir diğerinin potansiyel katiliydi.

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın