Bedros Dağlıyan
THE CUT(KESİK) YA DA ERMENİLERİN YÜZ YILLIK SESSİZLİĞİ
Dün Fatih Akın'ın The Cut filmini tekrar izledim. İlk izlediğimde salonda sadece on kişiydik. Filmin ikici yarısı olduğunda ışıklar yandı. Kimsede çıt yok. Çoğunun gözleri kapalı ya da gözleri yaşlı... Elleri böğürlerinde o ânın şaşkınlığını, daha doğrusu darbesini sindirmeye çalışıyorlar. O an o kesik, başrol oyuncusunda değildi sadece... İzleyenlerin hepsinin filmde olduğu gibi sesleri kesilmişti. Onlar gibi yollardaydılar, onlar gibi ölüme gidiyorlardı.
Film oldukça naif bir duyguyla yapılmış. Ne kötünün bir şekli var, ne de katliamın... İyi insanlar var, yardımseverler ve kötüler var, ama hep umut var. Oradaki Demirci Nazaret'in ikiz kızlarını bulma umudu var. Onların peşinde yıllarca Küba'dan, Amerika'ya dek süren yolculuğunun dayanılmaz zorluğu var... Bir tür yolculuk ve bu yolculukta bu insanlar tüm ezilen halklar gibi demiryollarında boğaz tokluğuna çalışıyorlar. Bu yolculuğun istikametini bir ezgi belirliyor.
Burada şunu özellikle belirtmek gerekiyor. Film öyle Türkiye'deki eleştirmenlerin dediği gibi kötü bir film değil; sadece gerçek olanı kendini Türk sayanlara anlatmak amacıyla kurgulanmış. Ne öyle fazladan bir katliam görüntüsü, ne de vahşet var. Lâkin izleyene bu vahşeti, bu dramı sersemletircesine, tıpkı yüksek bir yerden âniden düşmüş gibi hissettiriyor. Filmde Demirci Nazaret'i öldürmek istemeyen "Ben sadece bir hırsızım, katil değilim." diyen Mehmet, kamayı batırarak öldürmüş gibi yapıyor. Nazaret'in sesi gidiyor. Bugün bizim de sesimiz kesik. Her Ermeni yıllarca sessizce görünmez bir edada yaşadı. Bu sessizlikten Hrant Dink'le birlikte kurtuldu. Ses olup çağladı. Zaten filmdeki ‘sesin gitmesi’ hikâyesi bugün Şengal'de direnen, Türkiye'de sessizce yaşamaya çalışan Yezidiler'de, Süryaniler'de, Dersimli, Maraşlı, Tokatlı, Sivaslı, Çorumlu Aleviler'de de var.
Facebook’ta birçok dostum, yoldaşım var. Kaçınız bu filmi izledi bilmiyorum ama izleyen çok az bir kesim olma ihtimali yüksek. Zaten vizyondaki diğer filmlerin daha fazla gişe yapmış olması, insanların gerçeklerden kaçtığını gösteriyor. Kimse gerçeklerle yüzleşmek istemiyor. Çünkü bu gerçeği kabullenmek de bir tür travma... İnternete girin ve izleyin; yüzleşme ve farkındalık bunu gerektirir. Oysa bu travmayı biz her dem, her an yaşıyoruz kendi içimizde...Filmi, elimde Anjel Dikme'nin "Kimlik İstemem" Kitabı eşliğinde izlemiştim. Girmeden önce onu okuyordum, arada da devam ettim. Kitabın çoğu sayfasına gözyaşım düşmüşse, Sevgili Anjel bunu kitabına katkı saysın... Yani canlar dün bir filmi aynı duygularla bir kez daha izledim. Biz Ermenilerin umuda yürüyüşünün henüz sonlanmadığını hissettim.
Biz Ermeniler bir yerde yurtlandığımızda, Anjel'in kitabında bahsettiği gibi önce meyve ağaçları; cevizler, narlar, dut ve iğde ağaçları dikeriz. Sonra evimizi yapıp her bir taşını kutsarız. Sonra okulumuzu ve kilisemizi yaparız. Bugün toprağımız yok. Sığıntı beton evlerde umudu tüketerek bekliyoruz. Her birimiz sanal olarak içimizde bir nar ağacını ya da ceviz, dut ve çınar ağacını büyütüyoruz. Geceleri o ağaca sarılıp, kulağımızda yayamızın ninnisi güzel bir ülke düşlüyoruz. En çok da Anadolu'yu... Bir gün suyun çatlağını bulacağı güne dek o umudu taşıyacağız.
Ölmek hele bu topraklarda ölmek en güzel ödüldür her Ermeniye...

E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın