GENÇLER ŞİİRE DÜŞMAN MI? / Enver Topaloğlu

  • Paylaş:
post-title

Enver Topaloğlu

HEP ŞİİR

envertopaloglu@gmail.com

 

GENÇLER ŞİİRE DÜŞMAN MI?

Tuhaf, yadırgatıcı ve kışkırtıcı bir soru: Gençler şiire düşman mı? Çağrışımları katıldığında, düşüncede ürpertiden daha fazlasına yol açıyor. İçerdiği anlamın dalga boyu hareketli, genişleme eğiliminde. Yine de etkisini tam olarak kestirmek zor. Çünkü yanıtı, karşılık verene göre değişebilir. Öte yandan merak şiddetinin dozu yüksek. Muğlâklığın oluştuğu gri alana, o aralığa bakarak arıyor karşılığını. Aslında yazı diline aktarılan her im için geçerli olan, bu soru için de geçerli.

Söz sözü açıyor. Söz, göz göz açılıyor. Yayılıyor, dağılıyor. Dahası uzuyor. Söz niçin uzuyor? Başlıkta açılan şemsiyenin altındaki geniş boşluk nedeniyle. Biraz da o boşluk üzerinden, o boşluğa yaslanarak konuşma niyetinden.

Başlıkta yöneltilen soruya, tek sözcükle yanıt vermek mümkün. Evet denilebilir örneğin. Ya da hayır. Ama yöneltilen ya da ortaya atılan soru, yanıt değil, karşılık arıyor. O nedenle de tartışmak istiyor. Bir tartışma beyanı yahut tartışmaya çağrı…

“Peki, gençlerin şiire düşman olup olmadığı merakı nereden geliyor?” diye sorulamaz mı? Niçin sorulmasın? Hemen hemen her zaman aynı şey geçerlidir. Başka sorular oluşturmaya açık bir soruya karşılık bulmak için tartışmak gerek. O zaman başlamak için burası uygun olabilir. Başlanacak başka uçlar da bulunabilir elbet. Belki daha önce gençlerden kimin kastedildiğine açıklık getirmek gerekir. Şöyle: Şiir yazan gençler şiire düşman mı?

Yazıya başlık olan sorunun düşünmek, konuşmak, tartışmak için sunduğu birçok imkân var. Modern Türkçe şiirin yirmi yıllık “ikibinli yıllar” serüveninin irdelenmesi,  son bir yılın şiir birikiminin değerlendirilmesi de başlıktaki sorunun sunduğu imkânlardan.

Öyleyse yazıya buradan başlanarak hem modern Türkçe şiirin yirmi yıllık serüvenine göz atılabilir hem de şiirin geçen bir yılının kısa bir dökümü yapılabilir. Öyle yapalım.

Modern Türkçe şiirde doksanlı yıllarda çıkılan hayli dik rampadan sonra gelen milenyum çağına keskin olmasa da bir virajla dönüldü. Bu dönüş, ana yolu tamamen değiştirmese de ayağı değiştirme niyetine bağlı bir gayretin sonucuydu. Doksanlı yıllarda, zamanın genç şairlerinin şiir yolunda çıktığı rampayı anlamak içinse daha gerilere seksenlere gitmek gerek. Seksenli yılların şairleriyle gelen vesayetçi tavrın doksanlı yılların genç şair ve şiirinde yarattığı travmayı anlamadan, bu dönemin şiirinin bireyselliğini, bireyselciliğini açıklamak zor.

Şiirin serüveni farklı kültürel ortamlardaki ve farklı çağlardaki oluşumu, gelişimi, yönelimleri değişik araçlar, yöntemler kullanılarak irdelenebilir.

Modern Türkçe şiirin tarihsel serüvenini, örneğin gruplara, akımlara, anlayışlara göre sınıflandırarak araştırmanın, incelemenin yanı sıra on yıllık dönemlere ayırarak da irdeleme olanağı var. 

Seksenli yılların şiiriyle doksanların şiirinin aynı olmadığı gerçeği, bu sürecin onar yıllık iki ayrı dönemden oluştuğunu gösteren verilerle açıklanabilir. Keza altmışların şiiriyle yetmişlerin şiirinin neden başka tellerden çaldığı da… Çünkü modern Türkçe şiirin yol aldığı coğrafyada on yıl, asla sadece on yıl değildir. On yılda bir yalnızca darbe olmaz; on yılda bir örneğin kuşaklar değişir. Hayat değişir, coğrafya değişir, dünya değişir. Çünkü akışkan bir toplum. Hareket hâlindeki bir geminin güvertesinde sağa sola koşan bir toplumsal ve kültürel yapı söz konusu. İster modernleşme krizi olarak, ister “Batılılaşamama” sorunsalına sıkışmışlık olarak değerlendirilsin. Belki o nedenle dilin akışkanlığı. Belki o nedenle hâlâ şiir mümkün. Belki de dilin bu sıvı haline, akışkanlığına borçluyuz şiirin hâlâ yazılıyor olmasını.

Doksanlı yılların parçalamaya, parçalanmaya dayanan çıkışı ikibinli yılların ilk evresinde şiirde bir eğilim, yönelim çokluğuna dönüşmüştü. Doksanlı yılların en büyük parçalanışı “ben”de ortaya çıkmıştı. “Ben”i merkez alan dil (benmerkezci değil) “ben”i didik didik eden şiirlere dönüşüyordu.

İkibinli yıllarda, doksanlı yıllarda başlayan deneysel arayış bireysel olmaktan çıkmış, genç şair kuşağını etkileyen bir tavra dönüşmüştü. Milenyum çağının şiirinde zaman içinde iki kanadın ön plana çıktığı söylenebilir. Biri “antilirik” şiir, diğeri “antişiir”. Her iki ana kanadın altında yer alan farklı arayışlar, günümüzde de sürdürülüyor.

Modern Türkçe şiirde ikibinli yılların özellikle ilk on yılında genç kuşak şairlerin girdiği değişik arayışları genel bir başlıkla ya da kavramla ifade etmek için “antilirik” tanımı uygun görünüyor.

Çok açık ve belirgin biçimde lirik şiirden bir kaçış söz konusudur ikibinli yılların ilk dönemini kapsayan on yılda. Geçmişte yaşanmış böylesi bir toplu kaçıştan, lirik şiirden köklü bir kopuş arzusundan, girişiminden söz etmek pek mümkün değil. Örneğin Nâzım Hikmet’in yöneliminde de, Garip şiirinde de, İkinci Yeni ve sonrasındaki altmışların ikinci toplumcu yeni şiirinde de zeminde ya da arka planda yer alan lirik şiire has özellikler genelde korunur. Değişik deneyimler, arayışlar lirik şiirin sınırlarından taşsa da geçici bir macera olarak kalır. Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları deneysel bir yapıttır, ama lirik şiirin imkânlarını da sonuna kadar kullanmış bir başyapıttır.

Örneğin mizahı, yergisi, ironisi, taşlaması, haşlamasıyla Metin Eloğlu şiiri, Garip’ten sonra, ama özellikle şiir dili yönünden İkinci Yeni’den önce lirik şiiri zorlamasıyla dikkati çeker. Öyle ki onun arayışındaki İkinci Yeni’ye, deyim yerindeyse kapı aralayan atılım dikkat çekicidir. 1951’de yayımlanan ilk kitabı “Düdüklü Tencere”deki şiirleriyle Cumhuriyet’in “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kütle” olduğu iddiasını buruşturup çöp sepetine fırlatır. Toplumsal yapının sınıflardan oluştuğunu, adeta rejimin ve her kesimden muhafızlarının yüzüne vurur.

Metin Eloğlu, şiirlerinde dilsel deneyimi doruğa çıkartır. Bu özelliğiyle onun modern Türkçe şiirin öncü şairlerinden biri olduğu da söylenebilir. Öte yandan tüm ihlallerine, sınır aşındırmalarına rağmen yapıtlarının ana gövdesi bakımından lirik şiirin içinde kalmıştır.

Eloğlu’nun şiirleri Asaf Halet Çelebi’yi deyim yerindeyse çıldırtmıştır. Çelebi’ye göre Metin Eloğlu’nun yazdıklarının hiçbir şiirsel değeri yoktur. Hatta Çelebi, çelebiliğini bırakarak Eloğlu’nun ilk kitabının adını başlığına taşıdığı yazısında hakaret derecesinde ifadeler kullanır.  Nurullah Ataç’a da sitem eder. Edebiyat etkinliklerinde Metin Eloğlu’nun şiirlerini sesli okuyan Ataç’a tepki gösterir.

Asaf Halet Çelebi’nin karşı çıktığı Metin Eloğlu’nun şiir girişimi birçok açıdan yenilikler içerir. Çelebi bu yeniliğe tepkilidir. Ama yenilik karşıtlığı şiirle sınırlı kalmaz. Asaf Halet Çelebi’nin Metin Eloğlu özelinde hedef aldığı aslında gençler arasında benimsenen yeni bir toplumsal, siyasal, kültürel bakış açısı ve tavırdır. Özgürlük düşüncesidir örneğin. Barış yanlısı olmaktır. Hatta mizahtır. Asaf Halet Çelebi’nin 1954’te yayımlanan yazısındaki tepkisi son derece sağcı, tutucu, muhafazakâr, bağnazcadır. Çelebi, “ifade özgürlüğünden hapse giren bir kahraman olamayacağını” savunur. Nedeni de Metin Eloğlu’nun “Aşk Mektubu” şiirinde geçen dizelerdir. Asaf Halet Çelebi’nin yazısı aynı zamanda sağcı, muhafazakâr düşüncenin ve dilin hiç değişmeden nasıl bir tekrara dayandığını ibaretle sergiler. Çelebi’nin iddiasına konu olan dizeler şöyle:

 

 Şiirimde barış gibi, hürriyet gibi sözler geçiyor;
Buna içerleyenler olacak belki,
Bu güzelim işe bir kulp takıverecekler;
Cezaevlerine düşeceğim, sen yapayalnız dışarda…

 

Mevlevi tekkesinde yetişen ve gençlik yıllarında aruzla şiirler deneyen, daha sonra zamanının modern şiirinin, bilhassa dönemin Fransızca şiirinin etkisi altında, o şiirin teknik özelliklerini kullanarak şiirler yazan kırk yedi yaşındaki Asaf Halet Çelebi, yirmi yedi yaşındaki genç şaire hakaret etmektedir. Eloğlu’nun nezdinde hakarete uğrayan, tekrarlayalım, aslında şiirdeki yenilik arayışıdır. Dahası mizahtır. Hepsinden önemlisi özgürlük istemi, barış yanlısı olmak ve “gençlik ateşi”dir.

Metin Eloğlu’nun bahse konu “Aşk Mektubu” adlı şiiri birçok açıdan yenilikler içerir. Ancak Asaf Halet Çelebi, yeniliği kabul edemediği için şiiri de göremez. Gözünü adeta öfke bürümüştür. Elbette ufukta henüz İkinci Yeni dalgası da yoktur. Ancak çok kısa bir süre sonra Çelebi ve onun gibi düşünen şiirin tutucuları, muhafazakârları İkinci Yeni dalgasının önünde, deyim yerindeyse, süpürülecektir.

“Aşk Mektubu”nda hem Garip şiirinin izleri vardır hem de yeni bir şiir arayışının izleri. En iyisi şiiri hatırlamak:

 

 Dün akşam senden ayrıldıktan sonra,
İlyas’lara gittim.
Oturup şu evlenme meselesini uzun uzun konuştuk;
Karısı da akla yakın şeyler söyledi:
Ben gerçi onu severim, dedi;
Beraberce yaşayıp gitmenizi kim istemez?
Ama yoksulluğa alışkın değildir o;
Açlığa, yalınkat döşeklere pek katlanamaz.
Dinledikçe, kızcağıza hak verdim;
Bu iş olmayacak gibime geliyor, ne dersin?
Sen öyle görmüşsün büyüklerinden;
Dört kap yemekli sofralar görmüşsün,
Karpuz kollu yaz entarileri görmüşsün;
Yattığın yataklar herhalde somyalıdır;
Haftada bir-iki, sinemaya gidersiniz evcek…
Hayat pahalı, sana pabuç alamam;
Pabucu bırak, şöyle karın doyurucu bir şeyler de alamam;
Kitap alamam mesela,
Radyo alamam, tiyatro bileti alamam;
Gençsin birçok şeylerde gönlün kalacak.
Peşin söylemeli ki sonra bana gücenmeyesin;
Benim cigaram var, rakım var;
Alıştığım insanlar var bunca yıldır,
Sevdiğim, inandığım;
Onlarla görüşmeden edemem.
Hepsini kabullensen bile, günü nasıl kurtaracağız;
Memurluk bana gelmez,
Ticaret filan da yapamam, yaradılışım böyle;
Çelimsizim, taş kıramam.
Ben yazarak, çizerek geçinmek zorundayım;
Diyeceksin ki; ölme eşeğim ölme!
Sen bir aralık demiştin ki:
Gerekirse, ben de çalışırım demiştin;
İngilizceden tercümeler yaparım, dikiş dikerim;
El işine koşmak gücüme gitmez;
Annem bana bunların hepsini öğretti.
Benim anam da iyi kadındır, biliyorsun;
Sana kaynanalık etmez tabii.
Ama hastalıklı, eli işe varmıyor;
Bulaşık mı yıkayacaksın, tercüme mi yapacaksın;
Ortalığı mı süpüreceksin, dikiş mi dikeceksin?
Bir gün, beş gün değil ki bu;
Gençliğini yitirince hayattan soğuyacaksın.
Ben şiir de yazıyorum, biliyorsun
Şiirimde barış gibi, hürriyet gibi sözler geçiyor;
Buna içerleyenler olacak belki,
Bu güzelim işe bir kulp takıverecekler;
Cezaevlerine düşeceğim, sen yapayalnız dışarıda…

Bu mektubu postaya vermeden önce,
Şöyle bir gözden geçirdim;
Başka kusurlarım olsaydı,
Emin ol, onları da yazacaktım.

Bak, düşün taşın.

 

Metin Eloğlu’nun şairliğinin de, şiirinin de zamanla girdiği sınavdan son derece başarılı biçimde çıktığını, ancak bu şiire tepki gösteren, şairine hakaretler yağdıran çelebi ve onunla aynı anlayıştakilerin benzer başarıyı gösterdiğini söylemek zor.

 Yazının bu bölümünü noktalayacağız. Ancak buradayız; bir yere gitmiyoruz…

Gençlerin şiire düşman olup olmadığı sorusunu tartışmamız, 2000 sonrasının şiirini irdelememiz ve son bir yılın şiir birikimini değerlendirmemiz sürecek.

 

Bu daha başlangıç...

 

 

 

 

 

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın