YELDA KARATAŞ İLE SÖYLEŞİ / Levent Karataş

  • Paylaş:
post-title

Levent Karataş

YELDA KARATAŞ İLE SÖYLEŞİ

Şair Yelda Karataş’ın beş yıl üzerine çalıştığı “Duygularımı Oraya Sakladım” adlı yeni kitabı geçtiğimiz ay Scala Yayıncılık tarafından yayımlandı. Şair Yelda Karataş’la “Duygularımı Oraya Sakladım” adlı 14. şiir kitabını, şiiri, şairleri, 80 dönemini, gençliğini, dostlarını ve sözlerini yazdığı şarkılarını konuştuk…Levent Karataş: Yeldacım kitabının adı “Duygularımı Oraya Sakladım”. Ben hikâyesini biliyorum fakat “Duygularımı Oraya Sakladım”ın hikâyesini okura da anlatır mısın?

Yelda Karataş: Bu şiir kitabı beş yıl üstünde çalıştığım bir kitap. Nereye bastıracağımı düşünürken güzel dost, sevgili Yılmaz Odabaşı ile MESAM kongresinde karşılaştık, uzun süredir görüşememiştik. Sarıldık öpüştük "Ne yapıyorsun, ne ediyorsun" derken şiir üzerine konuştuk. Şiirin artık neredeyse hiç okunmadığı üstüne bir tespit yaptık… Ben hâlâ inatla yazdığımı söyledim. O da “Valla helâl olsun sana.” dedi. Çok da derin ve güzel bir dostluğumuz var uzun zamana dayanan. “Nerede bastırmayı düşünüyorsun?” diye sordu. Çalıştığım yayınevleri vardı. Ancak nerede bastıracağım çok netleşmemişti kafamda. Aldı beni, elimden tutup Scala Yayıncılık’a götürdü. Yayınevi ile tanıştırdı beni. Bu kitapta emeği çok büyüktür, bunun altını çizmek istiyorum. Yani bu kitabın babalığını yaptı Yılmaz Odabaşı. Ben de beş yıl içinde bütün yazdıklarımı toparladım ve Scala‘ya gönderdim. İnanılmaz güzel bir çalışma yaptılar. Sahiplerine, emek verenlere, editöre, tasarımcıya, kapağa tablosunu veren kitabın da isim annesi olan sevgili dostum Ressam Nesteren Silivrili’ye   teşekkür etmek istiyorum.

Levent Karataş: Kitabın adının hikâyesinden de söz etmeni istiyorum.

Yelda Karataş: Scala ile görüştüğümüzde kitabın adı yoktu. “Kitabın adını hemen koyun lütfen ve kapak fotoğrafını da siz seçin.” dediler. O an aklıma Nesteren Silivrili geldi. Çünkü benim çok sevdiğim bir şiirimin tablosu ona aitti. Tablosuna baktığımda anlamıştım ne anlatmaya çalıştığını “Belli Belirsizdi Ama Oradaydı” isimli bir tabloydu. Nesteren benim çok eski dostum. 70’lerden bu yana dostum. Bana onun hikayesini anlattı: Denizde kaybolan göçmenlerin hikayesiydi bir tutam sarı saç. Kaçmaya çalışırken bot batıyor ve göçmen ölüyor. Göçmenin sarı saçları kalıyor belli belirsiz mavinin içinde.

Levent Karataş: Bot ya da gemi.

Yelda Karataş: Evet, o batan botta olanlardan birinin saçları denizin içinde kalıyor. Nesteren, uzun yıllardır dalış yapmakta olan biri. Denizle ilişkisi en az benim kadar derin. Denizi ve gökyüzünü ayırmıyorum ben birbirinden. Onun bir sergisi daha vardı. “Düşlerimi Oraya Sakladım” diye. O sergi de müthiş bir sergi, inanılmaz tablolar vardı. O tablolar benim de duygularımın yoldaşıydı.

Levent Karataş: Kolektif bir iş oldu bir anlamda…

Yelda Karataş: Bu anlamda evet dediğin gibi. Nesteren’e “Kitabımın kapağı için bir tablonu rica ediyorum. Kitabımın ismini de senden esinlenerek koymak istiyorum.” dedim. Sevinerek verdi. Birçok tablosunun fotoğrafını yolladı ve kitabımın isim annesi oldu. Kitabın ismi de “Duygularımı Oraya Sakladım” oldu. Çünkü duygular bizim toplumumuzda saklanan şeyler. Düşler de öyle. Korkarız biz düşlerimiz ve duygularımızdan söz etmekten, sanki bizi ele verecek diye…

Levent Karataş: Sevgiler de öyle…

Yelda Karataş: Evet. Yaşa! Rahat değiliz. Nesteren dört tane tablo gönderdi. Bunu seçti art direktör. Benim de gönlüm bundaydı. Yani bizimki de “Denize Bakma Durağı” gibi oldu.

Levent Karataş: Kitabın ilk şiiri “Ateşten Karanfil”. Şiir çok güzel bir biçimde bir mavi gözlü militanın “lirik ölümünü” betimliyor. Tarihe tanıklık etmekten söz etsek neler söylersin Yelda? O tarihe tanıklık eden bir insansın sen. Neler söylersin o tarihe tanıklık etmiş bir şair olarak…

Yelda Karataş: Ben 70 yaşındayım, 1954 doğumluyum. Bizim kuşak Türkiye’nin romanesk kuşağı yani romana en uygun kuşak.

Levent Karataş: Anti kahraman kuşak…

"Biz insanın mutluluğunu hedefleyen başka bir dünyaya inandık. Var olan kapitalist dünyanın yetersizliğini görerek, yeterli olabilecek bir dünyaya inandık."

Yelda Karataş: Evet, hem tip olarak çok değişik insanların olduğu hem de kahramanların bol bulunduğu bir kuşak. Ben, “İkinci Don Quixotelar Çağı” diyorum. Hem Türkiye’nin rönesansı hem de dünyanın rönesansı çünkü. Don Quixote kapitalizmin bittiğini görmeyen son romantik şövalye. Biz, görerek Don Quixote olduk. Kapitalizmin artık tükendiğinin, burjuvazinin ilerici dönemini bitirdiğinin ve sosyalizmin çağının başladığını ilk gören kuşağız biz. Marks’ın ne dediğini anlayabilen kuşağız. Bilebildiğimiz kadar anlayan. Çünkü öyle bir eğitimle yetiştirilmedik. Bütün dünyada da böyle oldu. Biz insanın mutluluğunu hedefleyen başka bir dünyaya inandık. Var olan kapitalist dünyanın yetersizliğini görerek, yeterli olabilecek bir dünyaya inandık. Ben TİP’te çalıştım Behice Boran’ın bulunduğu Beyoğlu İlçesi’nde. Eşim Sabahattin Tuncer de öyle. Sonra oradan bir gençlik örgütüne geçtik. Ardından benim bir partili hayatım olmadı ama gençlik ve kadın örgütlerinde çalıştım yıllarca. Nesteren 1977 Mayıs’ını anlatmış bir öyküsünde. Biz alandaydık, aynı zamanda TİP’in kuruluş yıldönümüydü. Oradan ayrılırken benim gördüğüm bir düşüştü.

Bir felaketin gelmek üzere olduğunu çok net hissettiğim bir andı. Çünkü Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfı vardı. Hem ekonomik hem siyasi anlamda. Gençlik ve kadın örgütleri vardı. Memurlar örgütlenmişlerdi. Banka memurları örgütlenmişti. Polisler bile örgütlenmişti… POLDER vardı. Askerin içinde çok ciddi bir örgütlenme vardı. Tabii ki bunun çok iyi farkındaydılar. Burjuvaziyi küçümsememek lazım. O dönem bizi kışkırttıkları ağır günlerdir. Kenan Evren, ölmeden önce bu ülkede şiddeti kendilerinin körüklediğini resmi olarak söylemesine rağmen herkes kulak ardı etti bunu.

Levent Karataş: Yargılanmadı.

Yelda Karataş: Evet yargılanmadan öldü. 78’liler Vakfı ve 68 Kuşağı çok üstüne gittiği halde. Biz ikisi arasında kalan kuşağız. Yani biz hem 68’lileri tanıdık hem 78’lileri tanıdık. Hatta ben 78’lilere bizden sonraki kuşak diye bakıyorum. 60’dan sonraki doğumluları daha çok 78 kuşağı sayıyorum. Füruzan’ın altını çizdiği; biz 50- 60 yılları arasında doğanlar, 47’liler ve 50’lerle aynı kuşağın içindeydik. Onlar bizim abilerimizdi ve biz onların gençliğinde çocuk değildik. Gençtik. Yani Deniz Gezmişler asıldığında ben üniversitede birinci sınıftaydım ve liseye gidip öğrencileri toplayıp bahçede benden küçük sınıflara konuşma yaptım. Ben parasız yatılı okudum. Bizde bağlar çok farklıdır. Bahçeye bir öğretmen gelip konuşmamı kesti ve liseden beni apar topar attılar. Okuluma girmemi yıllarca yasakladılar. Bu kadar korkuyorlardı bizden.

Levent Karataş: İstanbul’da mı Zonguldak’ta mı?

"Biz gençliğimizi ağır yaşadık. Devletten çok kaldırımlara ve birbirimize güvendik."

Yelda Karataş: İstanbul’da tabii ki. Ben İstanbul Kız Lisesi mezunuyum. Daha sonra Galatasaray İktisat ve İşletmecilik Yüksekokulu’nda okudum. Üniversite yıllarım da öyle boykot ve kavgalarla geçti. Üniversiteyi bitirdiğimde hamileydim. Karnım burnumda, işgallere, yürüyüşlere katıldım. “Yollar yürümekle aşınmaz.” demişti o zamanlar Demirel. Son Sardunyalar şarkısında ben de dedim ki “Kaldırımlar biliyor bi devir muhteşemdik.” Biz gençliğimizi ağır yaşadık. Devletten çok kaldırımlara ve birbirimize güvendik.

Onlarca genç insanı, hocalarımızı katlettiler ve sorumlusu “anarşik” solcular oldu. Ben birini incitmeyi hayal dahi edebilecek bir insan olmadım hayatımın hiçbir döneminde. Dostlarım da öyle… Korumasızdık ve ortadaydık. Çoğumuzun yaşaması bir mucize. Şimdi öldürmüyorlar, hapse atıyorlar. Yeni bir çözüm bulduklarında hapse atmaktan da vazgeçecekler. O yıllar katliam yıllarıdır. Biz masum suçlulardık. O kadar. Çok yoğun duygular vardı. Adı acı olan öyle duygular ki insan hissettiklerini nereye koyacağını bilemiyor. Denize gömesi geliyor işte. Durup göğe bakmak istiyor, nefes alabilmek için. Gerçekten nefes almanın, genç olarak yaşamanın çok farklı biçiminde var olduk biz bu ülkede.

Levent Karataş: Tanık oldunuz, sanık oldunuz…

Yelda Karataş: Her gün bir cenazede yürüdük. Ağır çok ağırdı, en yakın arkadaşınız ertesi gün yanınızda olmayabilirdi.12 Eylül'den sonraki dönemde de otobüslere bile korkuyla biniyorduk. Tanıdığınız insanlara selam veremiyordunuz. Ben o yıllarda şiir yazmaya başladım. Bir evde kaçak göçek bir avuç insanla yaşarken. Bunu Turgay Fişekçi Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdı. Mehmed Fuat’a gönderdiğim şiir albümümde de vardı bu duygular. Mehmed Abi onun için görüşmek istedi benimle. Adam Yayınları’nın başındaydı. Bana “Sen şairsin.” diyen ilk insandır. Özlemle anıyorum hep. Bu ülkenin edebiyat kültürüne katkıları çok büyüktür.

Benim evimde kaçak üç tane adam kalıyordu o dönemde. Bir tanesi şu an bu düzenin en büyük şakşakçılarından biri oldu. Hayat ne tuhaf. Ateşin ve ihanetin çok ağır yaşandığı bir dünya burası. Duygularımızı nereye saklayacağını bilemeyen yürekler acı içinde hâlâ. Düşünsenize en kıymetli şeyinizi, hayatınızı koyuyorsunuz bir insan için ortaya. Sonra görüyorsunuz ki o adamın umurunda bile değil, aldattığı, hayatıyla oynadığı insanlar. Bir de bütün bunlara tanık olan ve 80’li yıllarda ilkokula giden yedi yaşında bir oğlunuz var. Şimdi elli yaşında. Evdeki konukları kimseye söyleyemiyordu, eve arkadaş getiremiyordu. Düşünsene bir çocuğa yaptığımızı… Her an bir minibüs kapıya gelip sizi alıp götürebilirdi. 12 Eylül sonrasında yıllarca her gece otobüs ve minibüs seslerine, sirenlere sıçrayarak uyandım. Anksiyetem, sanıyorum o günlerde başladı.

Levent Karataş: Bir çeşit refleks oluyor değil mi?

Yelda Karataş: Panik atak olarak…  Dedim ki “Sen olmayacaksın da kim olacak?” Şu an bir armağan olarak anksiyete var tabii, endişe…

Levent Karataş: Duygu durum bozukluğu var.

Yelda Karataş: Tabii. Bunlar çok ağır emanetler.

Levent Karataş: Çok ağır tanıklıklar evet.

Yelda Karataş: Kadın erkek gözetilmeden çok ağır işkenceden geçti 12 Eylül tutukluları. Hem 12 Mart’ta hem 12 Eylül’de. Hele 12 Eylül’de hiç acımadılar. Çünkü 12 Mart’ta sindirdiklerini sandıkları bir gençlik ve işçi sınıfı vardı. Evdeki hesap, Türkiye’ye uymadı.  On yıl sonra, 12 Eylül, bu halkın üstüne balyoz gibi indi. Orada da çok ağır kayıplar oldu.

Levent Karataş: Daha sertti.

Yelda Karataş: Hem de nasıl! Oradan da öyküler yazdım biliyorsun. Safran Çiçeği’ni yazdım.

Levent Karataş: Geleceğim oraya.

Yelda Karataş: Kaybettiğim arkadaşlarım oldu. Onun üzerine oyun yazdım. Biliyorsun birkaç oyunum var biri “Vahşi Komedi”. Anti militaristtir, savaşa karşıdır. O dönem için şunu söyleyeyim: Biz yüreği kadar kafası da çalışan çocuklardık. Ben Camus’nun, Sartre’nin kim olduğunu bilerek Marksist oldum. Varoluşçu geleneğim var benim. Oradan geliyorum. Çok sağlam okuduk.

Levent Karataş: Yani entelektüel backgroundumuz çok sağlamdı diyorsun.

Yelda Karataş: Evet. Ben, bunun yanında iktisat ve ekonomi okudum. Marks, Engels okudum. Tabi ki Che’ye hayranım ve her zaman hayran olacağım. Çünkü o sözüyle eylemi bir olan insandı. Hatta söze bile gerek yok Che için. Eylemine bakmak yeterlidir.

Levent Karataş: Toparlarsak…

"Biz Che’nin, Marks’ın inandığı bir dünyaya inanan aslan yürekli çocuklardık. Hiç pişman değilim."

Yelda Karataş: Biz Che’nin, Marks’ın inandığı bir dünyaya inanan aslan yürekli çocuklardık. Hiç pişman değilim. İyi ki yaşandı bunlar. Çünkü biliyorum ki bizim yaşadıklarımız tarihe ışık tutacak. Bu bir teselli değil. Asla değil. Bu farkında olmak. Kim olduğunun, ne yaşadığının. Sızlanma hiç değil. İnsanın insan olmasının değerini bilen çocuklardık biz.

Levent Karataş: Tarihsel tutanaklarınız da var. Tanıklık ettiğin tutanaklar da var.

Yelda Karataş: Var tabii ki. Onun için başlangıçta anlaşılmayan İkinci Yeni’nin diliyle söylersek biz padişaha “Yortsavul” dememiş çocuklarız.

Levent Karataş: Yine senin aynı şiirinde bir dize var. Diyorsun ki: “İnsan tarihten önce de ağlıyordu yağmur alfabesiyle.”

Bize sıfır öncesi o şeffaf, saydam alfabeden söz edersen, neler söylemek istersin. Yani tarih öncesi, sıfır öncesi o şeffaf, saydam alfabeden, o ağlayışlardan söz etmek istersen, varoluş olarak neler söylersin Yelda.

Yelda Karataş: Ne güzel bir şeye dokundun. Bir kitap okuyorum yeniden şu sıralar; “İnsanın Özü” George Thomson’un. Beşinci baskı elimde. İlk baskıyı da okumuştum. “İnsanın Özü”nde sanat var tabii ki. İlk gözyaşları o, insanın özünde doğayı yeniden üretme serüveninde onun varoluşunu geliştiren, onu insan olmaya ilerleten şey, işbirliği ve birlikte üretim.

Levent Karataş: Üretim ilişkileri ve üleşim…

Yelda Karataş: İnsan iş bölümü yapan bir canlı. İnsan iş bölümü yaparken de tasarlayabilen bir canlı. Bir alet tasarlıyor örneğin: Tekerlek! Büyük bir icat. İnsan soyu kendisiyle bir bütün saydığı rüzgârın, yağmurun, denizin sesinden, duyumsamalarından oluşan bütün bu gerçekliğin güzelleşmesi adına büyü yapıyor, taklit ediyor, öykünüyor. Yani sanat yapıyor. Şiir de yapılan bir şeydir. İlk sesler; denizde kürek çeken balıkçıların küreğe asılma ritmidir. Şarkılar; üretim yapan insanın toplumsallaşmış eylemlerinin sesidir. “Şiir, dibe çökmüş toplumsal tarihtir.” derken bunu söylemek istiyor Caudwell.

"Sanatçı; toplum bireyi olmanın çok bilinçli izlerini bize sunan bir canlı."

Levent Karataş: Biz ona da sanat diyoruz bir anlamda değil mi? Biz o “taklit”e, sanat diyoruz, “eser” diyoruz. 

Yelda Karataş: Tabii. Ama bildiğimiz basit bir “taklit” değil bu. İnsan gerçekliği yeniden yaratır, yani bire bir “taklit” etmez. Daha sonraki yüzyıllarda, gerçekle sanat yapıtı arasında, toplumsal coşku ve bireysel coşkuyu yapıtının içine katan, onu özelleştirebilen, onu yansıtabilen bir ‘sanatçı’ var. Sanatçı; toplum bireyi olmanın çok bilinçli izlerini bize sunan bir canlı. Bu nedenle sanat öngörüsü, sanatçının bakışı, sevgisi toplumun çok çok önünde, felsefe ve bilimin de önünde. Onun yalnızlığı çok derin.

Levent Karataş: Çok çok güzel. Doğayı çok iyi gözlemlediğini düşünürüm ben hep senin. Şiirinin çiçek koktuğunu düşündüm ben hep. Ağzının süt koktuğunu düşündüm. Doğa ile hemhal olmanın sana kazandırdığı bir şey mi bu yoksa bir duygu bütünlüğü mü? Yoksa metropolde de şiirin çiçek kokar mıydı? Ağzın süt kokar mıydı? Bunu merak ediyorum.

Yelda Karataş: Ne güzel sorular soruyorsun Levent’ciğim. Şimdi Ablam bana -rahmetli ablamın ölümü bir yaradır içimde. On bir yaş büyüktü benden, annem gibiydi çok severdim. Kollarımda öldü, kanserden, can çekişerek. O zaman ben yirmi iki yaşındaydım, o otuz üç. Bendeki yoksunluğu da çok büyüktür onun- “Süt kokuyorsun.” derdi bana. Şimdi nasıl “Coğrafya kaderdir.” diyorlarsa, ablam da kaderimdi benim. Tabii ben “kader” kavramını ondan kaçınılmaz olan, sonuna kadar bizi takip edecek olan bir kaba yazgı olarak görmüyorum.

Ben Zonguldak’ta büyüdüm, ilkokulu Zonguldak’ta okudum. Zonguldak biliyorsun, kömür madenlerinin olduğu yer. Benim babam da biz çocukken kömür madenlerinde çalışıyordu. Sonra yukarı çıktı.

Levent Karataş: Yani Zonguldak’ta doğa ile çok hemhal olduğunuz söylenebilir mi? Orada çiçek isimlerini öğrendin mi?

Yelda Karataş: Fransızlar Zonguldak’tan hemen gitmiyorlar. Örneğin; bizim karşıdaki evin adı “Papaz’ın Evi” idi. Onlardan kalan bir misafirhane var. Fransız mimarisidir o misafirhane. Onların bir bahçesi vardı. 60'lardan söz ediyorum. Evimiz, yani   Kadırga Apartmanı’ndan çıkıp ilkokuluma giden kestirme yol o bahçeden geçerdi. O Fransız evinin inanılmaz bir bahçesi vardı. Ben o bahçede büyüdüm aslında. Koca yemişlerden kiraz ağaçlarına kadar onlarca ağaç vardı. Tepelerine çıkar gizlice yerdik. İnanılmaz çiçekler vardı. Ben o çiçeklerin kokularıyla büyüdüm ve bütün ağaçları öğrendim. Otları da. Bütün çiçekleri çok iyi tanırım. O bahçede hafta sonları, futbol maçları yapardık mahallenin bütün çocukları. Kızlı erkekli sokakta oynardık o yıllarda, ben de kaleciydim.

Levent Karataş: Eyvah, düşünemiyorum! Kaleci miydin?

Yelda Karataş: Kaleciydim. Sürekli döverlerdi beni. Çünkü hep top kaçırırdım. Çok cılız bir çocuktum. Erkeklerden sopa yiye yiye büyüdüm ben.

Levent Karataş: O bahçenin sana kazandırdığı çok şey var. Doğayı orada tanıdım diyebilirsin yani değil mi?

Yelda Karataş: Evet. Sonra babam bir ev aldı. O evde ekim yaptı. Mesela her evin bahçesine dut ekilmesi gerektiğini babamdan öğrendim. Aşı yapmayı öğretti babam bana. Babamın çok büyük katkısı vardır benim toprak ve çiçek sevgimde. Babam on bir yaşına kadar Arnavutluk’ta öyle bir ortamda büyüyor ve ondan sonra buraya göçüp geliyor. Çok şey borçluyum ona. Eve çiçekle gelen bir adamdı.

Levent Karataş: Çok güzel. Senin şiirinde hem bireysel hem bütüncül bir toplumculuktan söz edebiliriz. Hem bireyci bir tarafın var hem de bütüncül bir toplumculuk. Bu senin için yeni bir girişim mi? Yoksa bu kitap mı yeni bir ivme kazandırdı şiirine.

Yelda Karataş: Benim babam bir işçiydi. Ben oradan geliyorum zaten, yani işçi sınıfının örgütlenmesini çok iyi biliyorum. Maden-İş Zonguldak’ta çok etkindi. Babam Akşam gazetesi alırdı. Çetin Altan’ı okuyarak öğrendim okuma yazmayı. Çok ciddi bir şey söylüyorum. Çünkü bizim eve gazete gelirdi. Bir tek radyo vardı dinlediğimiz.

Levent Karataş: Sen Çetin Altan’ı okuyarak mı okuma yazma öğrendin?

Yelda Karataş: Evet. Onun için emek, sermaye, kavramlarını ve işçi sınıfını bilirim. Ablamın çok şahane bir kütüphanesi vardı.

Levent Karataş: Depolamışsın yani o günlerden.

Yelda Karataş: Evet. Bir şiir defteri vardı ablamın.  Ben Nâzım’la altı yedi yaşımda karşılaştım. Ablamın el yazısıyla deftere gizlenmiş, 21-22 şiirleri ile… Ahmet Haşim’in Merdiven şiiri “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diye başlayan şiiri vardı yine o defterde. Metaforla ilk karşılaşmam. Soyutlama yeteneğimin gücünü şiire borçluyum. Ablamın o defteri kayboldu. Nasıl üzülürüm. Hem resimler çizmişti hem de el yazısıyla özenle yazmıştı. Annabel Lee vardı, Edgar Allan Poe’nun. Kütüphanesinde şiir kitapları, şiir antolojileri vardı. Steinbeckler, Croninler, Dostoyevskiler vardı. Ben yirmi beş yaşıma geldiğimde hemen hemen bütün klasikleri okumuştum. Annem ut çalardı. Babam sıkı bir radyocuydu. Bizim evde hem klasik müzik hem türkü hem de sanat müziği dinlenirdi. İlk okulun ardından parasız yatılı okuduğum İstanbul Kız Lisesi’nde benim hocalarım TÖB’lü ve TÖS’lüydü. 70-71 dönemi İstanbul Kız Lisesi mezunuyum. 12 Mart’ın yaşandığı yıllardı. Dolayısıyla orada da çok iyi beslendim. Hocalarım çok farklıydı, İstanbul Kız Lisesi büyük şanstı benim için. 12 Eylül sonrasıdır benim asıl şiir serüvenim.

Levent Karataş: Hep toplumcu muydun? Yani bunu gözeterek mi şiir yazdın?

Yelda Karataş: Evet, toplumcuydum.

Levent Karataş: Şimdi bireysel dünyanın şiirlerini de yazıyorsun.  Bireyci bir şiir de yazıyorsun? Ne diyorsun?

Yelda Karataş: Bireyci bir şiir değil. Birey olmuş birinin şiiri.

Levent Karataş: Birey olmuş bir şiir diyebiliriz evet.

Yelda Karataş: Bireycilik bambaşka…

Levent Karataş: O kadar sübjektif bir şey söylemedim.

Yelda Karataş: Birey olmazsa toplum olmaz. Toplum olmazsa birey de olmaz. Bireysel farklılıkla bireyciliği karıştırmamaktan yanayım. Birey topluma aittir. “İnsan çağının ürünüdür.” diyen Marks gibi düşünüyorum. Ama bunun ne kadar yanlış anlaşıldığının da altını çiziyor Marks. Birey, toplumu geliştiren, değiştiren büyük bir güç. Bunu söylemek bireycilik değildir. Toplum bilincine sahip insanın, toplum bireyinin değerini bilmektir. O birey, devrimcidir.

Levent Karataş: Aslında şöyle diyebilirim: Birey olma evrimini tamamlamış bir şairin şiirleri bunlar demek istiyorum.

Yelda Karataş: Teşekkür ederim. İltifat olarak kabul ediyorum bunu. Toplum bireyi toplumcu gerçekçidir. Başka türlü olamaz. Aşkını anlatırken de öyledir.

Levent Karataş: Politiktir yani şiiri doğru mu?

Yelda Karataş: Aşk da politiktir. İdeoloji, bizde yıllarca korkutucu bir kelime olarak kullanıldı. Sanki romantizmin karşısında. Ama öyle değil. Duyarlılık ile duygusallık bambaşkadır.

Levent Karataş: Yelda çok merak ettiğim bir soru soracağım şimdi sana. Oradan oraya gitme, daldan dala konma gibi olmasın ama şöyle ki: Aşkın içine giren iki faşist bir anda anarşist olabilir mi bunun cevabını verir misin?

Yelda Karataş: Faşist faşisttir zaten.

Levent Karataş: Aşkın içine giren iki faşist anarşist olabilir mi bunu merak ediyorum.

Yelda Karataş: Çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü faşizm aşkın içinde iktidar arar.

Levent Karataş: Optimist faşistler bunlar ama örgütlü faşistler değiller.

"Faşizm kalpte örgütlenmişse çok tehlikelidir."

Yelda Karataş: Hiç fark etmez. Faşizm kalpte örgütlenmişse çok tehlikelidir. Anarşizm felsefi anlamda, faşizmin hiç işine gelmez. Yollar tıkalı yani.

Levent Karataş: Kitaba adını veren “Duygularımı Oraya Sakladım” şiirini de okudum. Şiiri çok sofistike bitirmişsin. Nokta da kullanmamışsın şiir nihayetlenince. Şiir sanki nihayetlenmemiş, başka bir yerde devam ediyormuş hissine kapılıyor insan okudukça.

Yelda Karataş: Bence birçok şiir hayatta devam ediyor. Onu söylemeye çalıştım. Onu görmüş olman ne güzel! Çok sevindim, tabii ki öyle. Orada, “Birileri onu görmeli!” diye bıraktım.

Levent Karataş: “Sahiyet” ne demek?

Yelda Karataş: Onu ben uydurdum, benim Shakespeare özentim. “Alacaydınlık” da benim uydurduğum bir kelime idi. Günün sabaha dönen hali. Rengi başkadır. Aydınlığa doğrudur. Akşam alacası, alacakaranlıktır. Sabah alacası, alacaydınlık. “Sahiyet” sahici olmayı seçme hali, o halde olmayı seçen insan. Diğer canlılar öyle zaten, sahiyetliler. Umut ediyorum ki; bir gün insan da öğrenecek bunu.

Levent Karataş: Biraz cemiyeti de andıran bir yanı var çok hoşuma gitti.

Yelda Karataş: Evet inşallah kullanır insanlar, çok sevinirim.

Levent Karataş: Ben de “Patlıcan Baharı”nı uydurdum, iyi mi?

Yelda Karataş: Harikasın…

Levent Karataş: Şimdi “Bir Dostun Ölümüne Yetişme”yi okudum. Ferit Özen için yazılmış bir şiir. Yani fonda çok acı tarihsel bir durum var.  Fakat bu tarihi sen yaşıyorsun. Zaten insanlar tarihi yaşar. Sen yaşıyorsun. Dolasıyla bu tarihten biraz söz açsak ne dersin?

Yelda Karataş: Sevinerek tabi ki. Sabahattin ile tanıştığımızda, o Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyordu. Ben üniversiteye yeni girmiştim. 18 yaşımda evlendik. Ferit de Sabahattin’in güzel sanatlardan arkadaşı. Ben, sabahleyin kendi okuluma gidiyordum, öğleden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’ne geliyordum. Dolayısıyla arkadaşlarımın birçoğu da Güzel Sanatlar’dandır. Sabahattin ile Ferit, çok yakın dostlardı. Aynı kavganın içindeydiler ve aradan yıllar geçti. Biz Sabahattin ile ayrıldık. Sabahattin, Ferit’le bir eve çıktı. Sonra 12 Eylül dönemi sabaha karşı polis basıyor evlerini. Ferit polislere “Lütfen bekleyin, ben arkadaşımı uyandırayım. Sizi birdenbire karşısında görüp şoke olmasın.” Bu büyük bir zarafettir. Bu dostu esirgemektir. Bu, birbirimizi nasıl koruduğumuza dair küçücük bir örnek.

Sonra aradan yıllar geçti maalesef Sabahattin bizi bu dünyada bırakıp gitti. Biz Ferit ile birbirimizi aradık, sorduk. Hatta Nesteren’le onlar yazışıyorlardı, dostluklarını sürdürüyorlardı. Ferit’in iki çocuğu vardı. Eşi ölmüştü. Bir araya gelelim dedik. Üç sene önce.  İstanbul’a gittim. Uzun yıllar sonra, birbirimize sarıldık öpüştük ve oturduk. Bir oturduk beş altı saat konuştuk. Tekrar görüşmek üzere ayrıldık.

Levent Karataş: Ne güzel. Kaldığınız yerden devam ettiniz yani.

Yelda Karataş: Evet. İnanılmaz güzel bir gün yaşadık. O kadar derin dostluklar ki bunlar. Mümkün değil terk edilmeleri. Sonra Ferit’le “Mutlaka görüşelim. Ne yapıp edelim, daha kalabalık görüşelim.” Ben İstanbul’dan Mazı’ya döndüm. Birkaç gün sonra, Berin geldi Almanya’dan. Berin Akademi’den, ortak arkadaşımız. Onun hikayesi hepimizden ağırdır!  “Hadi telefonla Ferit’i arayalım!” dedik. Görüntülü Ferit’i aradık. Ferit’i kanser tekrar ziyaret etmiş. “Ölmeyeceğim merak etmeyin, sizin gibi dostlarım var. Bana hiçbir şey olmaz.” dedi. “Tabii ki Ferit ya, daha birlikte neler yapacağız.” dedik biz de. Gülüştük, dertleştik. İki gün sonra Ferit’in öldüğü haberini okuduk sosyal medyada. Ferit’in aniden başı dönüyor, merdivenden düşüyor ve ölüyor.

Levent Karataş: Çok üzücü gerçekten. Başın sağ olsun tekrar.

Yelda Karataş: Sağ ol. Şaka gibi bir ölüm. Berin ile kendimize gelemedik. Zaten sürekli kayıplar içinde yaşıyorsunuz. Yeniden bir ışık elinizi tutuyor. Birden yitiyor. Sonra oturdum ağlaya ağlaya o şiiri yazdım.

Levent Karataş: Eline sağlık.

Yelda Karataş: Sağ ol. Keşke yazmam için bu sebep olmasaydı.

Levent Karataş: Turgut Uyar ile senin akıl almaz bir gönül bağın var Yelda. Öyle ki “Büyük Saati” satır satır ezbere biliyorsun sen. Turgut Uyar, Metin Altıok’un şiirini tanımlarken “Yaşantılı dizeler yazıyor.” diyor.  Senin de aynı metodu kullandığın kanaatine vardım. Yaşantılı dizeler yazıyorsun. Ya da somut, hayatın içinden, olay yerinden bildiriyorsun gibi geliyor bana.

Yelda Karataş: Ne güzel tanımladın. Turgut Uyar da öyle. Divan’da diyor ya “Mahir’i sorarsanız, dışardadır, Türkiye’dedir.” Çok somut şeyler söylüyor. Bazıları kör oldukları için -yürek körü diyorum ben onlara- Turgut’un ne sesini ne tavrını göremiyorlar. Turgut’la tanışmamız çok ilginçtir. 12 Eylül’ün en fena zamanları o kaçak göçek arkadaşlardan biri  idamla aranıyor, yani durum vahim. Bizim evdeyiz. Paramız nerdeyse hiç yok. Evin sık sık elektriği ve suyu kesiliyor. Çok zor günlerdi.

Levent Karataş: Evine arka kapısından girerdin yani.

Yelda Karataş: Ev zaten arka kapılı gibiydi. Üçüncü katta oturuyorduk. Küçükçekmece’de Cennet Mahallesi’ndeydi. Akşamları evden çıkabiliyordu kaçak göçek arkadaş. Basın Sitesi’ne yürürdük. O köprüden geçip Yaşar Kemal’le karşılaşırdık yolda. Oğlum Mehmet de gelirdi. O zaman ilkokul bire gidiyor. Uzun sohbetler ederdik. Aşağıda denize, Menekşe Plajı’na inerdik. O zaman Menekşe Plajı’nda denize girilebiliyordu. 81-82’den söz ediyorum. Sonra bu arkadaşlar yurt dışına kaçtılar biliyorsun.

Levent Karataş: Evet.

Yelda Karataş: On, on beş yıl yurt dışında kaldılar. Sonra, affedilip döndüler. Neyse, benim o gün yaş günüm. Mehmet diye bir arkadaşımız var. O arıyor Turgut’u. Turgut evden pek çıkan biri değil. Zannediyorum Taksim’de oturuyorlar o dönem. Akşam üzeri, Tomris ile Turgut’u ve oğul Turgut’u evlerinden alıyorlar. Arabayı kullananın da ismi Mehmet. Onlarınki de büyük cesaret. Nereye geldiklerini bile bilmiyorlar. Nasıl razı ediyorlarsa. Bana yaş günü sürprizi olarak eve geldiler.

Levent Karataş: Doğum günü sürprizi olarak? Çok güzel.

Yelda Karataş: Ben geleceklerini bilmiyordum. Kapı çaldı. Kapıyı açtım Turgut’la karşılaştım. Sonra Tomris ve evlat Turgut.

Levent Karataş: Kaç yaşındaydın Yelda?

Yelda Karataş: Yirmi yedi.

Levent Karataş: Harikasın, evet…

Yelda Karataş: Ondan sonra içeri girdiler, içerde kitapların olduğu bir oda var. En sıcak oda. Oraya oturduk. 14 Ocak benim yaş günüm. Hava soğuktu yani. Sonra yemekler hazırlandı. Evde beş tane Mehmet var. Benim oğlumla galiba altı. Aranmayan tek Mehmet galiba benim oğlum. Ha bir de Turgutları çağıran Mehmet. Bu olayın tanığı da küçük Turgut Uyar ve benim oğlum ve bütün Mehmetler. Hepsi yaşıyor. İhanet edenler dahil.  Küçük Turgut o zaman orta birdeydi sanırım. Mehmet’le (benim oğlumla) oturdular, dama oynayıp, sohbet ettiler. Hala görüşürler. Dostluğumuz Turgut ve Tomris’le ve Küçük Turgut’la o gün başlar. Daha sonra hep sürdü zaten. Bizim Tomris’le dostluğumuz Turgut’u yitirdikten sonra da sürdü. Çok ortak anımız var. Oğul Turgut’la hala görüşüyoruz. O gün çok sevinçli bir kutlama oldu. Turgut, “Sizin adınız ne?” diye soruyor. “Mehmet” diyor. “Sizin adınız ne?” diye soruyor. “Mehmet” diyor. Çok şahane. Mehmetlerle dolu bir geceydi. İnanılmaz bir geceydi. Tomris’in şöyle dediğini çok net hatırlıyorum. “Biz kimin için yazıyoruz?” diye soruyorduk. “Çok mutluyum şu an” diye ekledi. Yıllar sonra Turgut’la o geceyi konuştuğumuzda, “Gerçeği bilseydik, daha çabuk gelirdik.” demişti. Büyük yürekli insanlardı Tomris de Turgut da.

Levent Karataş: Kendi şiirinden okuma fırsatı buldun mu Turgut Uyar’a yaş gününde?

Yelda Karataş: Tabii. Ben şiirlerimi Turgut’a okudum. Turgut’un beğenisini aldım.

Levent Karataş: Çok güzel sonra da Turgut Uyar ödülünü aldın yıllar sonra. Bu gönül bağından sonra.

Yelda Karataş: O beni çok sevindiren bir ödüldür. Onur duyduğum bir ödül.

Levent Karataş: Birlikte fotoğrafınız var mı?

Yelda Karataş: Hiç fotoğrafımız yok. Ne tuhaf değil mi?

Levent Karataş: Bir soru soracağım. Ara bir soru. Turgut Uyar ile şiirin arasında nasıl bir paralellik kuruyorsun?

Yelda Karataş: Turgut yazdığı gibi bir adam. İçine kapalı, sakin, az konuşan ve cesur.

Levent Karataş: Peki senin şiirin Yeldacım?

Yelda Karataş: Ben yazdığım gibi değilim. Cesaretim hariç. Ben çok coşkulu çok neşeli görünen bir canlıyım. Hatta Mehmed Fuat şöyle derdi: “Seni tanıyan bu hüzünlü şiirleri senin yazdığına inanamaz.” Ben de “Ben acılarımı gülüşümün ardına saklıyorum Mehmed Abi.”derdim. Yani ben aslında hüzünlü bir çocuğum, çok kederli bir insanım. Çok sosyal görünen asosyal biriyim. Gözyaşımı saklamasını çok iyi bilirim. Şiirime gelince, onun hakkında başkaları konuşsun isterim.

Levent Karataş: Bir de sanırım kadın olmanın, kendini kamufle etmeye çalışmanın getirdiği bir zorunluluk var.

Yelda Karataş: Korunmaya çalışıyorum hemen her kadın gibi.Levent Karataş: Şimdi Yeldacım, kalbin Ege’de kalmıştı. Şimdi orada bir hayat sürüyorsun, Mazı’da. Neler söylemek istersin. Hayat nasıl geçiyor Mazı’da? Günler nasıl geçiyor?

Yelda Karataş: Ben Mazı’ya ilk kez üniversitede hocalık yaparken geldim. Orada öğretim görevlisiydim.

Levent Karataş: Yedi Tepe’den istifa ettin.

Yelda Karataş: Dört yıl sonra Yeditepe’den Nişantaşı Üniversitesi’ne geçtim. Ben bir dönem hem Yeditepe’de ders verdim hem Nişantaşı’nda. Sonra ikisi birden çok yorucu oldu. Yeditepe’de ders verirken Kartal’da oturuyordum. O nedenle, Nişantaşı’na geçtim.

Yelda Karataş: Kartal’dan Sarıyer’e gidiyordun öyle mi?

Yelda Karataş: Hayır Sarıyer’de değildi. Ben ilk başladığımda Kasımpaşa’daydı. Aşağıdaydı ilk kurulduğu yer. Fabrikadan bozma bir okuldu. Ben o okulu çok severdim. Çok sıcak gelirdi bana. Ben de Kasımpaşa’ya taşındım. Sonra okul, Sarıyer’e, Maslak’a geçtiğinde istifa ettim.

Levent Karataş: Tamamen başka bir hayatın içine gittin.

Yelda Karataş: Eşyamı topladım burada 1+1 eve geldim. Mazı’yı çok severek geldim. Biraz tesadüfler de etken oldu. En önemlisi en ucuz ev Mazı’daydı. Zengin görünen fakirlerdenim ben bildiğin üzere.  Şık giyinince çok çok parası var zannediyorlar.

Levent Karataş: Çiçekli giyinince öyle zannediyorlar. Elbiseler, maviler, morlar filan.

Yelda Karataş: Evet. Öyle zannediyorlar, öyle zannetsinler hiçbir sakıncası yok. Ondan sonra buraya geldim yerleştim. Hiç pişman değilim. Sonra üs kata çıktım. Gördün evimi.

Levent Karataş: Gördüm evet.

Yelda Karataş: Sen çok vefalısın. Sana teşekkür ediyorum.

L.K: Ben teşekkür ediyorum. Atölyeler nasıl gidiyor yani online dersler verdiğini biliyorum.

Yelda Karataş: Çok iyi gidiyor. İki tür ders veriyorum. Biri; şarkı ve şiir atölyesi. Diğeri; şiir tarihi.

Levent Karataş: İki ayrı atölyen var yani doğru mu?

Yelda Karataş: Evet. Her yaştan insana veriyorum. On sekiz yaşında da öğrencim var. Öğretim üyesi arkadaş da var. Hepsine keyifle ders veriyorum. İspanya’da yaşayan dünya güzeli bir öğrencim de var. Almanya’da, Fransa’da yaşayanlar da. Böyle hoş bir atölyem var. Dünyanın dört bir yanından insanlarla.

Levent Karataş: Evet. Çok Güzel

Yelda Karataş: Dilerim böyle de gidecek. Gitsin de istiyorum. Tabii insanlar şiirin ne çok emek verilmesi gereken bir şey olduğunu anlıyorlar. Şiir okumayı da öğretmiyorlar bize hiç. İnsan şiir okumadan şiir yazamaz.

Levent Karataş: Evet çok doğru. Peki son bir soru. Şarkı sözü atölyesi diye duydum, yanlış duymadım değil mi?

Yelda Karataş: Evet. Ben Sezen Aksu ile çalıştım biliyorsun.

Levent Karataş: Evet biliyorum.

Yelda Karataş: Sezen ile çok verimli bir çalışmamız oldu, çok şey öğrendim. Ben de ona çok şey öğrettim. Turgut Uyar’ı ilk ben okudum ona herkesin içinde. Turgut Uyar’ı benimle birlikte tanıdı. Zaten İkinci Yeni 90’lı yılların başında bugünkü gibi bilinmiyordu. İkinci Yeni’nin popüler olmasının sebebi hikmeti, Taksim olaylarıdır. Oradaki yüreklerle buluşmasıdır Turgut’un.

Levent Karataş: Geniş kitlelerce bilinmesi zannediyorum “Turgut Uyar’ın askerleriyiz.” Sloganından sonra.

Yelda Karataş: Evet. Çünkü Turgut askerlikten istifa etmiş, sivil şiir yazan, sivil şair, Ece’nin altını çizdiği gibi. Şarkı sözü benim için çok kıymetli. Çünkü popüler kültür insanlara daha hızlı ulaşıyor. “Kalbim Ege’de kaldı” bir dramın öyküsüdür. Mübadeleyi anlatır.

Levent Karataş: Sardunyalar…Bir çeşit duygudaşlık mı?

Yelda Karataş: Evet, duygudaşlık. İlk adı “Al Sardunyalar”dı. Prozodiye uymadı. “Son Sardunya”lar oldu. “Ne kahraman ne cesur ne güzel çocuklardık…” Bizim kuşağı anlatır ve ben çok mutluyum o şarkılara söz yazdığıma. “Yarası Saklım”a, “Hoş geldin Hüzün”e, “Aşkları da Vururlar”a, daha nicelerine. “Aşkları da Vururlar”ın sözleri şiir gibidir.

Levent Karataş: Kitle kültürü içinde insanların ezbere bildiği şarkıları yaptın. Bu nasıl bir duygu Yelda?

Yelda Karataş: Çok sevinç verici. Sezen’in en önemli iki albümü; “Işık Doğu’dan Yükselir” ve “Deli Kızın Türküsü”. Biliyorsun Gülten Akın’ın şiiridir o. O iki albüm bence pop müzik ile hiç ilgisi olmayan insanların bile zulasında durur…

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın