Levent Turhan Gümüş
FUTBOL HEP FUTBOLDAN FAZLASIYDI:
SİYASETİN MÜCAVİR ALANI OLARAK FUTBOL (3-2)
1950’li Yıllar: “Büyük Türkiye”nin İhtiyacı Olan “Destan” ve “Macaristan Zaferi”
1950 yılına gelindiğinde işin rengi değişir. Demokrat Parti (DP) iktidardadır. 2. Dünya Savaşı bitmiş, “yeni bir dünya” kurulmuş, çok partili rejime geçen Türkiye yönünü Batı’ya dönmüştür. “Küçük Amerika” olma düşü revaçtadır. Tarımda makineleşme köyden kente göçü hızlandırırken her mahallede bir milyoner yaratmaya ayarlı işleyiş gerek yurttaşlar gerek bölgeler arasında rekabeti kışkırtan bir sonuca yol açar. Başarının ölçütü zenginliktir.
Nasıl olursa olsun kazan anlayışı futbol bahsinde karşılığını amatörlüğün kaldırılmasında bulur. Uluslararası sistemin oyun sahnesinde yer almak için de böylesi bir düzenleme gerekli görünmektedir. Önce Millî Küme, bir sonraki yıl Türkiye Şampiyonası turnuvaları sona erdirilir. Profesyonel Bölge Ligi’ne geçilir. Hemen ardından da stat sayısının ülke genelinde artırılması için start verilir. Ama hâlâ önemli olan İstanbul’daki üç büyük kulüptür. Bu kulüplerin yönetimlerini ele geçirmek için harekete geçilir. Çıkartılan bir yasayla kulüplerin birikmiş vergi borçları silinerek iktidara olan bağımlılıkları artırılır. Bu bir rövanştır. Sırasıyla Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimleri el değiştirerek DP’li siyasetçilerin denetimine geçer. (1)
Büyük Türkiye’nin ihtiyacı olan “Destan” ise 1956 yılında gerçekleşir. Türk Millî Takımı’nın, dönemin yenilmez armadası Macaristan Millî Takımı’nı 3-1 yenmesi basında geniş yer bulur. Galibiyet, “Milli takım bu galibiyeti ile spor tarihinde iftihar edilecek bir sayfa açmış, gururlu ve şöhretli Macar futbolcularına boyun eğdirerek en büyük zaferlerden birine imza atmıştır” gibi yorumlar ve benzer içerikteki manşetlerle kutlanır. Oysa söz konusu olan gerçekte bir dostluk maçıdır ve bu maç için Macarlara 100 bin Türk lirası ödenmiştir. (2)
Futboldaki başarının zaferle ilişkilendirilmesi ve uluslararası sahnenin iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması sonraki iktidarlar döneminde de devam eder. Dönem muktedirleri tribündeki yerlerini almak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. İbretlik uygulamalardan biri 27 Mayıs askeri cuntası tarafından gerçekleştirilir. Daha önce oynanması gereken ama güvenlik gerekçesiyle mayıs ayında oynanamayan Türkiye-İskoçya maçı apar topar alınan bir kararla 8 Temmuz 1960 tarihinde Ankara’da oynanır. Türkiye’nin 4-2 kazandığı maçta her şey olması gerektiği gibidir. Askerî öğrenci bandosu coşkuyla “Dağ başını duman almış” marşını çalarken askerî cunta lideri Cemal Gürsel tribünden gururla seyircileri selamlar.
1960’lı Yıllar: Futbolda Bir Devrin Sonu ve “Anadolu İhtilali”
27 Mayıs’ı 1960’ı takip eden yıllarda toplumsal hayat, başkaca dinamiklerde olduğu gibi sportif faaliyetler ve özelde futbol açısından da farklı yönlere doğru evrilir. 1959 yılında Millî Küme’nin yerine kurulan Millî Lig, yerini çok kısa süre içinde 1. Lig’e bırakır.
Çarpık kentleşmenin getirdiği kimlik arayışı, rekabet ve aidiyet ihtiyacı şehir merkezli futbol kulüplerinin çoğalmasını, bunların çoğalması alt liglerin kurulmasını, dolayısıyla futbolun halk kitleleri nezdinde daha da yaygınlaşması sonucunu yaratır. Futbol, siyasetçi açısından artık daha fazla dikkate alınması gereken bir “oyun”dur.
1965 genel seçimleri öncesinde çok sayıda şehir takımının oyuna katılmasına imkân tanıyan iki gruplu Türkiye 2. Ligi, ardından 1967 yılında 3. Lig kurulur. Asker ve kamu kuruluşu kökenli kulüplerin yerlerini şehir takımlarına bırakmasıyla birlikte o şehrin ileri gelenleri, iş adamı, sanayicisi futbolun her şeyi olduğundan büyük ve daha başka gösteren aynasında görünmek için kıyasıya bir mücadeleye girişir. Dönemin büyük inşaatçılarından AP’li iş adamı Faruk Ilgaz Fenerbahçe’ye, Cumhuriyet Senatosu üyesi Suphi Batur Galatasaray’a başkan seçilir. Kulübün efsanevi başkanı Baba Hakkı’nın (Hakkı Yeten) yerine AP milletvekili Talat Asal’ın Beşiktaş’a başkan olmasıyla birlikte futbol iktidar özdeşleşmesinin yeni dönemi büyük ölçüde tamamlanmış olur.
Eksik olan tek şey, İstanbul’la Anadolu’yu futbol üzerinden eşitleyecek olan “Anadolu İhtilali”dir. 1968-69 sezonunda son haftalara kadar şampiyonluğu kovalayan Eskişehirspor’un cüretkâr kalkışması beklentiyi karşılayacak bir sonuç üretmez. Futbolun tüm toplum tarafından ortak bir payda olarak sahiplenmesinin yolunu açacak “ihtilal”, kırmızı şimşeklerden beş yıl kadar sonra Trabzonspor tarafından gerçekleştirilecektir. (3)
1970’li Yıllar: Futbol Emekçilerinin Demokratik Örgütlenmesi,
Başka Bir Futbol Vaadi
Futbol cenahında tüm bunlar olurken sosyal uyanışın zorladığı sistem kendi sınırlarına gelip dayanmıştır. Toplumun bütün örgütlü kesimleri ayaktadır. Öğretmenlerin Büyük Eğitim Yürüyüşü’nü 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi takip eder. Başka bir “ihtilal ihtimali”nin görünür hale gelmesi egemenleri siyasal zoru askerî biçimde sürdürme kararına götürür; asker, egemen sınıflar adına yönetime el koyar. Siyasal partiler, dernekler, sendikalar kapatılır ama futbola dokunulmaz. Statlar açık kalmaya devam eder. Böylesi bir ortamda 6 Mayıs 1972 tarihinde toplanan Türkiye Profesyonel Futbolcular, Antrenörler, Menajerler ve Monitörler Sendikası’nın genel kurulunda ilginç bir şey gerçekleşir. Yönetim, üç büyük takımın sol eğilimli oyuncularından oluşan bir grubun eline geçer. Futbol baronlarının ve onların güdümündeki basının bu duruma tepkisi sert olur. Faaliyete katılan futbolcuların hemen hepsinin bir şekilde takımlarıyla ilişikleri kesilir. 1975’de Futbol-İş adıyla yeniden organize edilen sendikal faaliyet 12 Eylül’de bir kez daha sekteye uğrar. Ağır darbe alanlardan biri de Amatör Futbolcular Derneği’dir. Yetmiş binin üzerinden kayıtlı üyeye sahip dernek yasak kapsamına alınır. Böylece bu güzel oyunun en önemli bileşenlerinden olan futbol emekçilerinin futbola en alttan, demokratik yollarla katılımının önü tamamen kapatılmış olur.
1980 ve Sonrası...
“Rahatsızlık” veren unsurlarından ayıklanmış futbol, bir haftalık aradan sonra MGK kararıyla yoluna devam eder. 12 Eylül 1980’i takip eden haftada Fenerbahçe’nin UEFA, Trabzonspor’un Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarının oynanmasında bir mahzur görülmez. Futbol iktidar özdeşliğinin en tipik örnekleri 12 Eylül askeri faşist cuntası döneminde yaşanır. Spordan sorumlu askerî kurmaylar futbolun kullanılışlı bir araç olması bahsinde seleflerini aratmayacak işlere imza atarlar. Her devrin, her muktedirin takımı olduğu gibi her dönemin kendine özgü kupaları vardır. Kardeş kavgasına son vermek için yönetime el koyduklarını söyleyen cuntanın yaptığı ilk işlerden biri “Barış Kupası” organize etmek olur. (4) 25 Ocak 1981 tarihinde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın karşı karşıya geldiği maçta kupa Galatasaray’ın müzesine gider. Ama futbolun parçalanmaz bir bütün olarak devam etmesi gereken işleyişinde bir eksik vardır. 1. Lig’de tek bir başkent takımı bile yoktur. Cunta lideri Evren’in, “Ankaragücü 1. Lig’de neden yok?” sorusuyla birlikte futbol tarihine kara bir leke olarak geçecek işlerden birinin kapısı aralanır. 2. Lig’de mücadele eden Ankaragücü’nü 1. Lig’e çıkartmak adına özel bir yasa çıkartılır. Bu yasaya göre, hangi ligde oynuyor olursa olsun, Türkiye Kupası’nı kazanan takım oynadığı lige bakılmaksızın 1. Lig’e çıkabilecektir. Emir demiri keser. Şaibeli hakem kararının sonunda Ankaragücü Türkiye Kupası’nı kazanarak 1. Lig’e çıkar. Kenan Evren, Ankaragücü üyelik defterine “şeref üyesi” olarak kaydedilir.
Cunta sonrası yeni dönem, bireysel kurtuluş reçetelerinin baş tacı edildiği liberalizmin ekonomiden siyasete tüm topluma egemen olduğu bir süreç olarak yaşanır. “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” jargonu, en popüler ifadelerden biri olarak dile yerleşir. İletişim teknolojisindeki gelişmelerin hızlı adaptasyonunun gündelik hayatın seyrini değiştirdiği yıllardır. 1990’larla birlikte devlet tekelindeki resmî televizyon yayıncılığının yanında özel sektöre ait televizyonlar yayın hayatına başlar. Tüketim ekonomisi her yere sirayet eder. Televizyon girmeyen ev kalmaz. Dünya futbolunun ekrandan takip edilebilir hale gelmesi futbola olan ilgiyi daha da artırır. Art arda açılan halı sahalar yeni bir sektörün ve meşgalenin kapısını aralar. Ama açılan bu kapı, futbolun “eğlence” içerikli bir oyun olmasını daha da katmerleştirmekten öte bir sonuç üretmez. Taraftar futbolu fiilen oynayan bir futbolsever olmaktan giderek çıkar. O artık esas olarak bu büyük eğlence endüstrisinin bir parçası, devasa bütçelere sahip yayın kuruluşlarının beklentisine uygun bir izleyici, “seyirci”dir. Bir zamanlar dizlerini kanatarak top koşturduğu bu güzel oyun, iktidarın ve iktidar içindeki kliklerin birbirine galebe çalmasında rol oynayan bir rekabet sahası, aslına yabancılaşmış mümbit kullanışlılıkta bir topraktır artık.
Türkiye sağı bu mümbit toprağın getirilerinin oya tahvili konusunda her zaman soldan daha uyanık, daha atak davranmış, siyaset tarafından istila edilmiş bu mücavir alanı gönlünce sürmüş, ekmiş, biçmiştir. Bunda 50’li yılların başından itibaren birkaç ara dönem hariç kesintisiz denilebilecek biçimde ülke yönetiminde bulunmasının rolü büyüktür. Sol, futbolda dönen her türlü dolabı baştan bilen örtük bir tepeden bakışla futbola ve futbolun etki alanlarına mesafeli dururken sağ siyaset futbolu coşkun bir popülizmle, hemşericilikle, bölgeye dönük yatırım ve gizli açık şampiyonluk vaadiyle oya tahvil etmeyi becermiştir.
Bu gerçeği hakkıyla kavrayan ve gereklerini başarıyla uygulayan Özal olmuş, ardılları da açtığı yoldan yürümüştür.
(Devam edecek...)
Dipnot
(1) Fenerbahçe’de 16 yıllık Saraçoğlu yönetiminin yerine 1950’de önce Ali Muhittin Hacı Bekir, ardından da DP milletvekili Osman Kavrakoğlu gelirken Galatasaray başkanlığına da gecikmeli olarak da olsa 1957 yılında DP’li bir vekil, İzmir milletvekili Sadık Giz seçilir.
(2) Macarları 3-1 yendiğimiz maçta gollerin ikisini “Ordinaryüs” lakaplı, Rum asıllı oyuncumuz Lefter Küçükandonyadis atar. Bu galibiyeti anlatan, o dönem gençliğinin kızlı erkekli ezbere bildiği bir marş yazılmış, taş plaklara okunan bu marşta Küçükandonyadis, “Sen Lefter’i Macarlara sor” sözleriyle onurlandırılmıştı Oysa aynı Lefter, bu büyük “destan”ın bir numaralı kahramanı, altı ay önce vuku bulan 6-7 Eylül pogromunda kör milliyetçiliğin saldırısından canını zor kurtarmıştır.
(3) “İstanbul dükalığı”nın iktidarına son veren Trabzonspor, 1975-1984 yılları arasında altı kez Türkiye 1. Ligi şampiyonu olur. Tüm bu yıllar boyunca Trabzonspor başkanlığını yapan Şamil Ekinci, Trabzonspor’un temelinin Trabzonlu futbolculardan oluşması gerektiğini savunan “öze dönüş hareketi” İş adamı Ekinci, yönetimde bulunduğu sürece, “68’den itibaren kendisini Trabzonspor’un sigortası” olarak gören Cevahir Holding’in kurucusu İbrahim Cevahirler’in, sonraki yıllarda Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı yapacak Mehmet Ali Yılmazlar’ın, sülale içinden TFF Başkanı çıkaracak Ulusoylar’ın desteğiyle alt yapı yatırımlarını gerçekleştirir.
(4) Futbol iktidar özdeşliğinin en önemli gösterenlerinden biri olan kupa isimleri bahsinde, 12 Eylül cuntası oldukça istikrarlıdı 1981 Barış Kupası’nı yine aynı yıl gerçekleştirilen Devlet Başkanlığı Kupası ve 1982-1986 arasında her yıl yapılan Donanma Kupası izler. Dönem kupaları, iktidar ideolojisini yansıtan özellikleriyle siyaset tarihiyle ilgili olarak görmek isteyene çok şey söyler. 1914 İttihat ve Terakki Kupası, 1923 -işgal orduları komutanı adına düzenlenen- General Harrington Kupası, 1928 Gazi Büstü Kupası, 1960 Cemal Gürsel Kupası, 1975 Kıbrıs Barış Kupası bu tür kupalardandır. Mevcut iktidarın bu konuda da iyi bir tilmiz olduğuna kuşku yoktur. 2020 Haziran ayı içinde gündeme getirilen, TFF öncülüğünde on bir Türk devletinin katılımıyla gerçekleştirilmesi düşünülen “Turan Kupası” bu gözle, Türkçü ve İslamcı bir iktidarın ihtiyaçları temel alınarak değerlendirilmelidir.
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın