MERAL SAKLIYAN:

  • Paylaş:
post-title

Nilüfer Perihan Kurtoğlu

MERAL SAKLIYAN: BANA YAKLAŞMA

Meral Saklıyan: "Sırat Köprüsü, Tam da Orasıydı!"

Meral Saklıyan edebiyatçı ve hekim kimliğini harmanlayarak, Covid 19 sürecinde yaşadıklarını "Bana Yaklaşma-Yoğunbakım Günlüğü" kitabıyla anlatıyor. Covid 19'u "sırat köprüsü" olarak nitelendiren Saklıyan, "Karşılaştığım hiçbir şey beni Covid 19 kadar acıtmadı" diyor.

Madem biliyorsun neden anlatmıyorsun? Büyük sorumluluk tarihe şahitlik etmek bu kadar yakından. Bu kez -sizin de dediğiniz gibi hikâye, film, roman olmayan- bu eserde, sanırım neredeyse hiç kurgu yok. Nasıl ortaya çıktı ‘Bana Yaklaşma’? 

Bir hekim ve yazar olarak Covid19 pandemisinin ilk günlerinde sosyal medya aracılığıyla duyduklarımı hazmetmeye, gördüklerimi ise analiz etmeye çalışıyordum. Henüz ne olup bittiğini idrak edememişken, kısa süre içinde bu görünmez düşman ülkemiz sınırlarına dayanmış, hatta kapıyı kırıp içeri bile girmişti. İlk kovitli hastamızı kabul ettiğimizde artık korkunç bir felaketin eşiğinde olduğumuzu hepimiz biliyorduk. Algıda seçicilik işte, ben de elime kalemi kâğıdı alıp olayların peşinden gitmeye o sırada başladım.

‘Bana Yaklaşma’ her şeyden önce tarihi bir belge, samimi bir şahitlik. Ben okurken tüm samimiyet ve açılığınıza karşın bir mesafe hissediyorum yazarın duruşunda. Bu mesafeyi nasıl korudunuz? Neleri elediniz?

Acıyı bal eyleyen bir kültürün içinde büyüdüm ben. Yoğunbakım hekimliği yaparken çok işime yarayan bir duygu durum haliydi bu. Yoğunbakım hekimliğim gereği her gün hasta yakınlarıyla konuşup günlük bilgi vermem gerekiyordu. Yüz yüze ya da telefonla. Her tür duygunun bir anda yaşanabileceği, fiziki ya da ruhsal zarar görebileceğimiz riskli anlardı. Yıllar içinde kendimi merkeze almayı becerdim ve etrafıma uygun kelimelerden oluşan bir daire çizdim. Ölüm nasıl anlatılırsa anlatılsın acıtıyordu çünkü. Bir formülü yoktu ama geldiğim kültür orada imdadıma yetişiyordu işte. Karşımdaki insanın sosyokültürel düzeyi ve tevekkül derecesi önemliydi. En basit ve en az can yakıcı sözleri aramak, bulmak ve o şekilde cümleler kurmak gerektiğini biliyordum. Sırat köprüsü tam da orasıydı. Yani var olan durumu şova çevirmeden ya da var olanı değersizleştirmeden karşıdakine anlatabilmek. Acı karşısında takındığımız nötr duygu alanı, gri alan denilebilecek yer. Acının pornografisi çok kolaydır çünkü. Toplumda çabuk ve derin karşılık bulur. Bedeli her yönden ağırdır ama. Buna çokça dikkat etmek, görülen ve duyulan her acıya eşit mesafede durabilmeyi başarmak ince bir ip üzerinde yürümek gibidir. Bunca yıldır çabada olduğum şey o ipin üzerinde düşmeden durabilmek. Yazdıklarımda da bunu yapmaya çalıştım. Umarım olmuştur.

Pandemi sürecini hem bir doktor hem bir hasta hem de bir yazar olarak deneyimlediniz. O günlerden size bugüne ruhsal, fiziksel, iyi ya da kötü neler kaldı? Hayatınızda neleri değiştirdi?

Benim düşüncelerime göre hayatta iyi ya da kötü yoktur. Eğitim vardır. Bu realiteyi henüz algılayamasak da yaşadığımız her durum ve duygu sadece bu eğitimin bir parçasıdır. Yolda olduğunu anlayan insan, önüne çıkan engelleri nasıl kaldıracağını keşfetmek için burada olduğunu anladığında macera başlamıştır. Hayat bir şekilde sürer gider. Varlık ise kendisi olmaya çalıştığı bu yolda sürekli gelişir, büyür, değişir. Toplumsal hafıza travmalarını incelediğimizde kişisel sıçrayışların, yaşanılan en ağır olaylardan sonra daha çok geliştiğini görürüz. İnsan nüvesi de bu mekanizmayı kullanır. Yani, “Öldürmeyen şey güçlendirir.”  Bende de olan budur. Ben de bu aşamaları aynen bu şekilde geçirdim. Ruhsal, fiziksel, düşünsel… Her ne ise. Hepsinden güçlenerek, ders alarak, öğrenerek ve kıymet bilerek çıktım, diyebilirim.

Yazar kimliğiniz ve doktor kimliğinizin birbirinden razı olduğunu söyleseniz de önsözde, nasıl buluştular, nasıl çatıştılar, nasıl yardımcı oldular birbirlerine merak ediyorum. Yaratıcı taraf o zorlukları sağaltmaya yardımcı olmuş olabilir mi?

Hep yan yanalardı sanırım. Klişe olacak ama, kendimi bildim bileli hem çok ders çalışır hem şarkı söyler hem de yazardım. Ne yazdığımı bilmeden hem de. Edebiyatla ilgili farkındalığım arttıkça hangi minvalde kalem oynattığımı anlamaya başladım. Nöbet gecelerim bu iş için yardım ve yataklık eden yegâne zamanlardı elbette. Gündüz mesaisini bitirenler evlerine gitmiş, el ayak çekilmiştir. Ben ve benim gibi nöbete kalanlar yoğun işlerine dalmıştır. Mola zamanı geldiğinde ben hemen Nazım Hikmet’e ya da Sait Faik’e sığınır, onlarla zaman geçirir, aklımdakileri yanımdaki defterime geçirirdim. Rutinim böyleydi.

Mesleği gereği defalarca ölüme ya da hayata tutunmaya şahit olmuş biri olarak, pandemi döneminin farkı neydi?

Tam da söylediğiniz gibi hayatım ölüm olgusuyla yan yanaydı çoğu zaman. Özellikle yoğunbakım hekimliği uzmanlık alanım olduktan sonra bu olguyu sayılara dökemez oldum. Toplu trafik kazaları, toplu zehirlenmeler, kavgalar sonucu toplu ölümler görmüştüm. Hiçbiri Covid19 dönemi kadar beni acıtmamıştı. Bir gecede sayı olarak çiftli rakamlarda insan kaybediyorduk. Konuşarak ve yürüyerek içeri giren insanlar için bir şey yapamıyor, kısa sürede onları öte aleme uğurluyorduk. Genç dinamik, sporcu… fark etmiyordu. Boşuna öldüklerini düşünüyordum, nedensiz, ya da zevzek bir yarasa yüzünden… İnsan kaybettiklerini sağlam bir neden üzerine oturtamadığında daha çok acı çekiyor sanırım.

Bu kadar izole bir dönemde, bunca şeyi tek başınıza üstlenirken yalnızlık, korku, tükenmişlik hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Size en çok yardımcı olan kişi, söz, varsa nedir, nelerdir?

Yalnızlık hissettim hem de çok, fakat bunu dile getirmek, sorun olarak görmek ya da serzenişte bulunmak yaşananları değersiz kılacak, olanları gölgeleyecek diye hiç sözcüklere dökmedim. Zaten bunu yapan çok insan vardı ve biz sağlıkçılara sıra gelmiyordu. İçten içe yaşıyorduk üzüntümüzü, birbirimize dahi itiraf etmeden. Bu dönemlerde sokak hayvanları ve evsizler yalnızlığımı azaltan sevdiceklerim oldular. Dostlarımın sürekli arayıp sorması, bir ihtiyacımın olup olmadığını sormaları kendimi harika hissettiriyordu. Ailemin sevgisi her daim sürüyordu. Bir de pencere pervazıma konan bir martıyla arkadaş olmuştum. Adı Jonathan’dı. Pandeminin pik yaptığı bir dönemde ortadan yok oldu ve bir daha onu göremedim. Günlerce beklediğimi ve yokluğunun içimdeki yalnızlık duygusunu büyüttüğünü hatırlıyorum

Ölümde eşitlik var mı?

Ölüm kavram olarak eşitliği simgeler benim için. Zamanı geldiğinde herkes bir gün ölecektir. Özellikle maddi manevi bir haksızlığa uğradığımızda, ölümün hepimiz için var olduğunu ve bir gün herkesin mutlaka öleceğini düşünür, kurban duygusundan kendimizi çıkarmaya ya da onunla baş etmeye çalışırız. Tabii hayata bakış açımızın bu konudaki rolü büyüktür. “Eğer ölümü hayatıma alır, kabul eder ve dürüstçe onunla yüzleşirsem, kendimi ölüm endişesinden ve hayatın önemsizliğinden kurtaracağım ve ancak o zaman kendim olmakta özgür olacağım,” der HEİDEGGER. Sadece bu nedenle olsa bile ölüm konusunda eşitliği savunanlardan biriyim.

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın