BİR İKTİDAR ARACI OLARAK FUTBOL (1) / Levent Turhan Gümüş

  • Paylaş:
post-title

Levent Turhan Gümüş

FUTBOL HEP FUTBOLDAN DAHA FAZLASIYDI: 

BİR İKTİDAR ARACI OLARAK FUTBOL (1)

Dünya küresel bir köy.

Dünyanın herhangi bir ülkesinde, kentinde yaşanan bir gelişme hızla küresel karşılıklar üretebiliyor. Siyasi bir olay, egemenlerin sıklıkla “siyasetle ilişkilendirilmemesi” gerektiğini söyledikleri spor müsabakalarında ve çoğu kez futbol tribünlerinde yankı bulabiliyor. (1)

Toplumsal hareketlerle içinde yaşanılan toplumun kültürel ve sosyolojik kodları, kabul ve reddiye üzerinden okunabilecek davranışları arasında görünür görünmez bir bağ var. Kimi tepkilerin kökte, derinde bir karşılığı var, kimi tepkiler ise zaman içinde birikip patlama biçiminde kendisini ortaya koyuyor.

Ülkemiz ve dünya tarihi bağıntılı olarak söz konusu etkileşimi ortaya koyan sayısız örnek gösterilebilir.

En çarpıcı örneklerden biriyle, Afro Amerikalı George Floyd’un Amerika’nın Minneapolis kentinde beyaz bir polis tarafından öldürülmesiyle başlayan siyah isyanın öncesini hatırlayarak başlayalım.

20 Mayıs 2020 tarihinde, George Floyd’un hunharca öldürülmesinden yaklaşık dört yıl önce, San Diego Chargers ve San Francisco 49ers takımları karşı karşıya gelmişti. Amerikan milli marşı çalınırken, San Fransisco takımının yıldız futbolcusu Afro Amerikalı Colin Kaepernick takım arkadaşı Eric Reid ile birlikte tek dizi üzerine çökerek siyahi kardeşlerine yönelik polis şiddetini protesto etmişti. (2) Bu sarsıcı meydan okuma, iki siyahi oyuncunun kariyerine mal olsa da “Black Lives Matter” (Siyahilerin Hayatı Önemlidir) hareketinin tek diz üzerine çökme eylemini sahiplenmesi sonrasında Afro Amerikan tarihinin en önemli politik eylemi haline geldi. Söz konusu diz çökme, Amerika’daki güvenlik görevlileri de içinde olmak üzere toplumun değişik kesimleri tarafından isyanın selamlandığı bir simge haline dönüştü.

Simgeler, semboller önemlidir. Futbol, içinde çokça simge barındıran toplumsal bir aynadır.

Söz konusu ayna ırkçılığı da ırkçılık karşıtlığını da aynı şiddetle yansıtabilir. (3) Ülkeler arası rekabet, açık ya da örtük savaşlar meşin yuvarlak aracılığıyla yeşil sahalarda devam edebilir. Ve o maça ait bir görüntü ulusça sahiplenebilecek görüntülerden biri haline dönüşebilir; şaşırtıcı, son derece yaratıcı imgelerin konusu olabilir.

En bilinen örneklerinden biri Maradona’yla özdeşleşmiş olan “Tanrı’nın Eli”dir.

Yıl 1986’dır. Meksika’da, Mexico City’de İngiltere ile Arjantin arasında çeyrek final müsabakası oynanmaktadır. Sahne gerisinde, arka planda Falkland savaşı vardır. İkinci yarının hemen başlarıdır. Maç 0-0’dır. Kafasından ziyade bilek hareketlerinin maharetiyle, özellikle olağanüstü sol ayağıyla bilinen Maradona, İngiliz defansının ters bir vuruşla yükseklik kazandırdığı topa kaleci Shilton’la birlikte yükselir. Ve goooooll: 1-0.

Maçın kalan dakikalarında İngilizler bir gol atacak ama Maradona’nın yaklaşık altmış metrelik bir mesafeyi altı futbolcuyu ipe dizer gibi çalımlayıp geçerek ikinci golü atmasını engelleyemeyeceklerdir. Maç sonrası görüntülerde Maradona’nın ilk golü eliyle attığına dair bir kuşku oluşacak ama sonuç değişmeyecektir. Castro hayranı, Che dövmeli bu acar Latin Amerikalı, maç sonrası kendisiyle yapılan röportajda golü “Tanrı’nın eli”yle ilişkilendirecek ve İngiliz işgalcilerinin yaptıklarına karşı bir tür ilahi adaletin gerçekleştiğini söyleyecektir. Yenilmez armada yenilmiştir. Maradona ve arkadaşları üzerinde güneş batmayan imparatorluğu çimlere gömmüştür. (4)

Faşizmin ve Faşist İktidarların Sultası Altında Futbol

Tarihin her döneminde muktedirler iktidarlarını sürdürebilmek için değişik enstrümanlara ihtiyaç duymuşlardır. İstisnasız tüm iktidarlar zorun rıza üretmede sürekli kullanılacak bir araç olmayacağını bilir. Meşhur anektoddur, Portekizli diktatör Salazar'a ülkeyi kırk bir yıl nasıl yönettiği sorusu yöneltilir. Hafif bir gülümseme ile “Tres F (3 F) ile” diye yanıtlar: Fado (müzik), Fatima (din) ve Football (futbol).

3F, Franco İspanyası’nda “fiesta”yla tamamlanır ama devasa beşikler olarak tasarlanan stadlar zamanla diktatörlük ve krallık karşıtlığının gösteri alanlarından biri haline dönüşür. Kralın ve Franco’nun takımı olarak bilinen Real Madrid ile Barselona arasındaki rekabet, zaman içinde Barselona’nın bir futbol takımından çok daha fazlası olmasına doğru evrilir. Barselona, Katalan özgürlük mücadelesinin sembollerinden biri haline gelir.

Özellikle faşizmin Kıta Avrupa’sında yükselişte olduğu 2. Savaş öncesi dönem ve Latin Amerika halklarının mücadelesinin askeri faşist cuntalar tarafından ezildiği 70’li yıllar muktedire tabi bir futbol iktidar ilişkisinin vahim sonuçlarına dair yeterince öğreticidir.

FIFA tarafından organize edilen dünya kupasının ikincisi 1934 yılında İtalya’da yapılır. Il Duce’nin partisi Ulusal Faşist Parti İtalya’da, Führer’in partisi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ise Almanya’da iktidardadır. Kara Gömlekliler’in de Nazilerin de derdi, kendi saf ırklarının üstünlüğünü sportif faaliyet üzerinden dünyaya kanıtlamaktır.

Mussolini saf İtalyan ırkını zinde tutmak için ülkenin her köşesinde beden eğitimi faaliyetlerini yaygınlaştırırken büyük kentlerde faşizmin azametini yansıtacak heybetli statlar yaptırır. Toplumsal hayatın bütün alanları tarihsel Roma referanslarına göre yeniden düzenlenir. Mimariden sportif faaliyete kadar her şey, bir zamanki büyüklüğü yansıtacak ayrıntılar üzerinden tekrar tekrar işlenir. Duce, yeni Sezar olarak taraftarları selamlar. Kupayı kazanacaklarından emindir. Öyle de olur. Devşirme futbolcuların katkısı ve tartışmalı hakem kararlarıyla İtalya, Çekoslavakya’yı uzatmalarda 2-1 yenerek dünya kupasını kazanır.

Bir sonraki dünya kupası, 2. Dünya Savaşı arifesinde yine Kıta Avrupa’sında, Fransa’da gerçekleştirilir. İspanya iç savaşı sürmektedir. İtalya, Etiyopya ve Habeşistan’ı işgal etmiştir. Alman birlikleri Avusturya’ya girmiş, bir gün sonra yapılan plebisitte Avusturya Almanya’yla birleşme kararı almıştır.

Sahaya yakalarında gamalı haçla çıkan Almanya takımı, maç öncesi anti faşist gösterilerle protesto edilir. İsviçre’ye yenilerek turnuvaya erken veda eder. İtalya, finale kadar gelmeyi başarır. İtalyan futbolcular Macaristan’la yapacakları son maça Duce’nin gönderdiği telgrafın baskısı altında çıkarlar. Telgraf kısa, nettir: “Ya galibiyet ya ölüm!” Gol düellosu biçiminde geçen müsabakayı İtalya 4-2 kazanarak ikinci kez dünya kupasını kazanır. Futbolcular kutlama töreninde Duce’yi askeri üniformayla selamlar. Ertesi gün, La Gazetta Della Sports şu başlığı atar: “Bu faşist sporun ırk bazında elde ettiği en büyük zaferdir.”

Savaş yıllarında gerçekleştirilemeyen dünya şampiyonaları 1950’den itibaren her dört yılda bir tekrarlanır.

1978 dünya kupasının ev sahibi, General Videla’nın başkanlığındaki askeri faşist cuntanın iktidarda olduğu Arjantin’dir. Futbol kamuoyunun bir kesimi ağır insan hakları ihlallerinin gündemde olduğu Arjantin’de dünya kupası yapılmasına karşı çıkar. Hollanda milli takımının kaptanı “Sarı Fare” lakaplı Johan Cruyff ve Alman milli takımının Maoist yıldızı Paul Breitner, ağır hak ihlallerini gerekçe göstererek turnuvaya katılmayacaklarını açıklar. 1936 İtalya’sında yaşanan 1978 Arjantin’inde de tekrarlanır. Ev sahibi Arjantin, şaibeli bir yarı final maçı sonrasında finale yükselir. Finalde Hollanda’yı 3-1 yenerek kupayı kazanır.

Böylece cunta, binlerce faili meçhul cinayeti zafer kutlamaları içinde görünmez kılmayı başarır. Nasıl ki Almanlar ve İtalyanlar, askerlerinin zaferden zafere koştuğu bilgisinin getirdiği mağrurluk ve üstün ırka mensup oldukları yanılsamasının getirdiği körlükle yanı başında işlenmiş cinayetleri görmezden gelmişlerse, Arjantinliler de milli takımlarının dünyanın güçlü takımlarını tek tek eleyerek kupaların en büyüğünü kazanmış olmanın getirdiği sarhoşluk ve aşırı milliyetçi taraftarlıkla yanı başlarında işlenen cinayetleri, işkenceleri görmezden gelir.

1978 yılı içinde neler olduğunu, kaç eve hiç azalmayan bir acının ateşinin düştüğünü yıllar sonra Plaza de Mayo Anneleri’nden öğreneceklerdir.

(Devam edecek...)

Dipnot

(1) Birleşik Krallık’ın İsrail’i destekleyen açıklamalarına karşın; Rangers derbisinde stadı Filistin bayraklarıyla donatan Celtic taraftarları, Liverpool’la özdeşleşmiş “You’ll Never Walk Alone” (Asla Yalnız Yürümeyeceksin) tezahüratı eşliğinde Filistin direnişini destekledi.

(2) Colin Kaepernick söz konusu eylemini hayata geçirmeden bir hafta önce, 26 Ağustos 2016 tarihinde, bayrak merasiminde kulübede oturarak sessiz bir protesto gerçekleştirmişti

(3) Şüphesiz ki Colin Kaepernick’in protestosuna ön açan pratikler siyah isyanın hafızasına kayıtlıdır. En kayda değer, en etkili protestolardan biri 1968 Olimpiyatları 200 metre madalya töreninde yaşanmıştır. 16 Ekim 1968 günü Amerikalı siyahi atletler Tommie Smith ve John Carlos, kürsüye ayakkabısız bir şekilde yoksulluğu simgeleyen siyah çoraplarla çıkar. Her iki atlet de ABD milli marşı çalınırken ırkçılığı protesto için siyah eldivenli ellerini yumruk yaparak havaya kaldırır. Yarışmada ikinci olan Avusturyalı beyaz atlet Peter Norman da ülkesindeki ırkçılığı protesto için yakasına insan hakları rozeti takarak kendilerine katılır. Bu eylem sonrasında her üç sporcunun da atletizm kariyeri biterken geriye ömürlerinin sonuna kadar sürecek unutulmaz bir dostluk kalır.

(4) Maç sonrası yapılan röportajda Maradona, “Elle mi attın?” sorusuna “Biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” yanıtını verir. Gölü eliyle attığını yıllar sonra kabul eder. O yıl dünya kupasını final maçında Batı Almanya’yı 3-2 yenen Arjantin kazanır. Maradona’nın attığı ikinci gol, kimi futbol otoritelerince yüzyılın golü olarak değerlendirilir ama o, tartışmalara konu olan ilk golü, “İngilizlerin cebinden cüzdanlarını aşırmanın hazzını hiçbir şeyle değişmem” diyerek hayatının golü olarak görmeye devam eder.

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın