GÜVEN KONTROLE MANİ DEĞİLDİR / Aslıhan Tüylüoğlu

  • Paylaş:
post-title

Aslıhan Tüylüoğlu

GÜVEN KONTROLE MANİ DEĞİLDİR!

Hayat geçiyor, gün ve gün. Koca bir kargaşa… Durup bakmaya zamanınız ve niyetiniz varsa hemen saçma sapan bu yaygarayı gözleyebiliyorsunuz. Ama içinde yuvarlanırken asla. Ev, iş, sokaklar, vitrinler, alışveriş, binalar, arabalar uğultulu bir fabrika gibi işliyor kent. Her şey düzenli ama her şey karışık. Karman çorman oluyor insan da bu işleyişte. En çok zorlayan nedir kent mi, yoksa kentteki insanlar mı, ömrümüzde bir kez karşılaşacağımız insanlardan tutun, her gün görmek zorunda olduğumuz hatta aynı evde yaşamak zorunda olduklarımız... Kentle ilişkimizin en zor yanı insan ilişkileri aslında. Çünkü bu uğultulu beton yığınını kuran ve içinde yaşayan, kurallar koyan ve kurallara uymayan insan. Size bir araba değil onu süren insanın dikkatsizliği çarpıyor mesela. Onun şarhoşluğu, dalgınlığı, karısıyla kavga etmişliği, işten ayrılmışlığı… Çoğaltabiliriz. Tabii siz de kafanızın içinde gezinirken nerde olduğunuzu unutup yola dalmış olabilirsiniz. Her şey birkaç saniyede olur biter… Bağrışlar koşuşmalar, ambulans, kalabalık… İnsanlar birbirlerine haberi verir. “Araba kadını ezdi!” Kadını araba mı ezdi gerçekte, kent mi ezdi, binalar mı ezdi, telaşı mı ezdi… Bir haber kısacık: Kocasının ardından yola atlayan kadına araba çaptı ve kadın 30 metre öteye uçtu. Adam karşıya geçmeyi başarmıştı ama onun arkasından birkaç saniye gecikmeyle yola adım atmış olan kadın… 30 metre ilerde bağırıp ağlıyor şimdi koca… Belki de ardına bakmadan gidişi tehlikeye kendini atarken ve kurtarırken karısını düşünmeyişine ağlıyor ama çok geç. Belki ilk kez fark etti kadının varlığını, o varlığı kaybettiği an. Yaşlıca kadının hiç sorgulamadığı, içgüdüsel olarak hep arkasından gittiği kocasına duyduğu güven onun ölümüne sebep olmuştu bu açık.

Bazen hayat insanı deniyor. Ufacık gibi görünen bir şey halka halka yayılan, her halkada daha güçlenen içinden çıkılmaz bir döngüye dönüşüyor. Zorunluluklar da eklenince bu halkalar,  parmaklıklardan oluşan sarmal bir hapishaneyi andırıyor. En korkuncu ise insanın kendisini özgür sanması, buna inanması. Özgürlük hissinin zorunluluklara çarpması ve parçalanması kaçınılmaz oluyor sonunda. Ne kadar mecburiyetiniz varsa o kadar sık parmaklıklarınız da. Belki bu yüzden insan bunaldıkça yaşadığı yerden, tekrar ettiği günden kaçmak, uzak bir yere gitmek bir süreliğine rutinlerinden uzaklaşmak istiyor. Kısa bir tatil, emekli olunca yerleşecek bir kasaba yahut bir köy evi… giderek daha ücra bir yer, daha yavaş bir hayat özlemi. Özlediği aslında köle gibi çalışıp hep aynı şeyleri tekrarlamak zorunda olduğu hayatına bir nefeslik pencere aramak ve durup kendini dinlemek; isteklerini, arzularını, düşlerini, zamanın acımasız ilerleyişinden biraz olsun kurtarmak. Kendimizi gündelik işlerin tekrarına ve gerekliliğine bırakırken içimizde bizi uyaran o sesi duyarız. Hayatımızın bir gün biteceğini ve bizim hâlâ her gün aynı saçma şeyleri aynı nedenlerle yapışımızı, yuvarlanıp dururken kendimizi kaptırıp nasıl da makineleştiğimizi söyleyen o ses, “dışına çık” der. “Bu saçmalığın dışına çık. Ben azaldım, ben tükendim, ben bitmek üzereyim…”  Onu sevene ve dinleyene ne âlâ. Susturan ise soluğu hastanede alır. Her hastalık içimizde bizi uyaran o sesi dinlemediğimizde yerleşir bedenimize, yuvalanır.

İşte böyle bir sayrının izini taşıyanlardan biriyim ben de. Her şeyi anladığımda çok geç olmuştu. Artık yeni zorunluluklar eklenmiştiler sırıtarak hayatıma. Üç ayda bir ilaç yazdırmak. Yılda bir kez rapor almak… Ne var bunda diyeceksiniz. Basit bir şey. Sıradan. Öyle normal ki artık hepimizin hayatında hastalıklar. Böyle süreğen hastalıkların rutinleri yeni saçmalıklar ekler oysa size. Hastane koridorlarının, kalabalık vizitelerin, tahlillerin, alınamayan randevuların. yazdırılamayan reçetenin, yazılsa da verilemeyen ilaçların olmadığı bir dünya var. En azından bazılarımız için. Yıllar geçtikçe alışır değil mi insan ben alışamadım. Üstelik her hastane macerasında sorun çıkar. İşte buna alıştım. Bendeki beklentiyi mutlaka karşılayacak şeyler olur.  İlacınız piyasadan kalkıverir mesela. Doktor yazar ama eczane veremez. Muadili derler. Aynısı. Elinize bir şeyler verir gönderirler. Uzak bir şehirden getirttikleri olur. Bazen reçeteyi düzelttirmek için epey uğraşmak gerekir. Son maceram da takdire şayandı. Randevu almam çok kolay oldu. Bu şaşkınlığım geçmeden, randevu günü gittiğim doktordan rapor ve reçete almam da çok kolay oldu. Şipşak. Rahatlamış ve abarttığım endişe için kendimle dalga geçerken babamın otuz yıllık eczanesine vardım. İlaçlarını yıllardır oradan alırlar artık evden çıkmaları zorlaştığı için eczacı kalfası evlerine getirir ilaçlarını. Çok mutlu olurlar. O her alışta ismi değişen aynısı denen ilaçlardan da üç kutu bulundu depoda. Bu ilacın ismini sevmiyorum ama neyse…

İlaçları almak için bir iki saat beklemem gerekti. O da rutin. Az daha yürüyüp çarşıdaki kafeye vardım.  Aynı mekânlarda bulunmayı severim. Sonra bir mesaj… Eczaneden. İlaçlar için fark çıkmış. Hem de ne fark. Telefonla aradım. Bu fark nedir diye. İki gün sonra ilaçlar zamlanacaktı ama henüz zam daha açıklanmamıştı. Değil. İlacıma özel bir ödememe durumu! Kabul ettim. Ama kafam da karıştı. Hem üzüldüm. Düşünün bir ilacı sürekli kullanmak zorundasınız. Bu zorunluluk bir tarafa, onu edinmek için belli bir paraya ihtiyacınız var. Hadi ben alabildim diyelim. Alamayacak olanları düşündüm. İlaçsız çekecekleri ağrıyı düşündüm. İçim dışım karman çorman olup sular gibi bulandı. Kanım kirli bir nehir gibi aktı. Kalbimi zorladı. Onda ince bir sızı. Laf değil gerçek.

Bir yarım saat daha hasta olmama sebebiyet verdim diye kendime hayıflana hayıflana geçtikten sonra, aklıma şair ve eczacı bir dostum geldi. Yılların eczacısı olduğundan durumu o bilirdi. Neden benim ilacımda bu sorun çıkıyor? Aradım. Ona da tuhaf geldi. Yazdırdığım ilaçlara baktı. Onun sistemden gördüğü fiyat farkı bana söylenenin yarısıydı. Ödeme yapmadan önce verilen evrakı incelememi söyledi. Muayene ücreti veya katkı payı çıkmış olabilirdi. Hatta evrakı al ve bana gönder dedi.

Eczanenin söylediği süre dolunca tekrar yürüdüm geriye. İlaçlarım hazırdı. Fiyat farkını gösteren belgedeki fark duruyordu. Onlara durumu anlattım. İzmir’deki eczacımın çıkarttığı fiyatın farklı olduğunu söyledim. Artık olay para mevzusundan çıkmış, güven meselesi halini almıştı. İçine başka duygular da girmişti. Düşünün; bizimkiler çıkan her farkı hemen öder ve eve getirdikleri için de minnettar olur. Ailenin bir ferdi gibi eczaneyi çekinmeden arar. İyilik, güven ve sevgi gibi duygularla yaşayan yaşlı ve bir dizi hastalıkla baş etmeye çalışan bir çift… Hâlâ o eski dünyada yaşayan ve bana da erdemlerin güzelliği ile çiçekli bir dünya var eden sevgili ebeveynlerim. Bende çarpışan iki dünya… Karşıtlıklardan kurulu iki kutup. Birinde çocukluğumda öğretilen güzellikler diğeri göre göre varlığını kabul etmek zorunda kaldığım çirkinlikler. Doğrusu hâlâ eczaneye inanmak istiyordum. Mantıklı bir açıklama vardır belki diye. Tekrar bilgisayardan baktılar. Bu sefer doktorun yazdığı ilaç ismi ile bana buldukları muadil ilaç farklı olduğu için bu fark çıkıyor dediler. Dedim “O zaman söyleseydiniz reçeteyi tekrar yazdırmaya çalışırdım.”  İlacım hazırdı. Beni bekliyordu. Tekrar doktorun yolunu tuttum. En azından hastanede şanslıydım bugün, vizite bitmişti doktor yoktu ama sekreter hemşire değişikliği yapıp yeni reçete yazdı. Böylece yarım gün havaya uçup beklenen aksilik sekmemiş oldu. İlaçları aldım ve üç ay sonrasını düşünmemeye karar verdim. Eczacı arkadaşım ısrarla “Başka reçete yazıldığında önce bana gönder, fiyat farkına bakayım. Sonra da orda çıkan fiyata bak, bu konuyu netleştir.” dedi. Sorun neredeydi, sürekli yeni mevzuatlar eklenen sağlık sisteminde mi? Ya da bizim hükümete güvensizliğimizi kullanan eczanede miydi?  Ortada bir sorun var. Sorunun ta kendisi güvenmek.

Günlük hayatımızdaki basit alışverişlerden tutun da insanlarla kurduğumuz ilişkilerin bütününde hissetmek istediğimiz şey. Varlığımızın ihtiyaç duyduğu güven. Güven duygusunun eksikliği kişiliğimizi parçalarken yalnızlığımızı pekiştiriyor. Tam burada Metin Hoca’dan söz edeceğim. İnsanlara duyduğum katıksız güveni o anlamıştı. Usulca birkaç kez tekrar etti bu sözü bana “Güven kontrole mani değildir.” Sanırım bu ince ayarda yaşayabilmek en iyisi. En iyisi güvenmek ama kontrol etmenin de hakkın olduğunu bilmek. Devlet işlerinden tutun en küçük insani ilişkiye kadar böyle bu. Yeryüzünü terk etmesini büyük bir boşluk olarak tecrübe ettiğim,  İzmir’de ara sıra dükkânıma konuk olan, görmüş geçirmiş güzel insanı andım. Onun ne demek istediğini anladığım bir gün oldu. Kulağınıza çok önceden kaçmış ama anlamını yeni fark ettiğiniz, derinliğini yeni kavradığınız bir söz. Hem akılla hem duygularla dengelenen bir duygu olmalıydı güven, gözünü kapamak değil. Belki bizi daha az mutsuz bir insan yapacak. Sadece para konusunda değil, duygusal kazıklar da yememizi önleyebilecek bir felsefe.

Her şey bir süreliğine bitti. Ama içimdeki yankıları bitmedi. İnsan bir kurt gibi dağlarda yalnız ve özgür gezemiyor. Toplum içinde var olan bir varlık. En azından içinde bulunduğu topluma güvenmesi gerekiyor. Arkadaşlarına, ailesine, alışveriş yaptığı esnafa, izlediği, okuduğu haberlere, adalete hatta devlete… Bu da bir zorunluluk. Kaçışı olmayan bir şey. İsteseniz de istemeseniz de. Ama insanın benliğini koruması, sınırlarını çizmesi ve temkinli ve uyanık olması şart.

Öyleyse… En yakınındakine güven ama arabalara bakmadan da yola atlama…

Notlar:

1-Metin Hoca, Metin Kandillioğlu. Agustos 2023’te kaybettiğimiz akademisyen. Dükkanda bana ekonomi ve hayat dersi verdiği doğrudur. Işık ve güzellik içinde olsun.

2-Eczacı dostum, İzmir’de yaşayan “Alkışın Rüzgarı”nı bile ölçüp biçen sadece ecza değil halk kültürüne de vakıf, bilimsel olandan, geleneksel olana oradan da günümüze bağlanan şiirlerin şairi Selami Şimşek,

3- İnternette küçük bir araştırma yapınca, “Güven kontrole mani değildir.” sözünün bir Rus atasözü olduğunu gördüm.

E-posta: aslihantuyluoglu@hotmail.com

 

 

 

 

 

e-posta: aslihantuyluoglu@hotmail.com

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın