Zeliha Demirel
ARAP KIZI CAMDAN BAKIYOR
Türkiye’nin Siyahları – Ümit Bayazoğlu
(Aras Yayıncılık)
“Bir köle pazara ne kadar çok çıkarılırsa değeri o oranda düşerdi. Bakire köleler çok pahalıya alıcı bulur, ancak onların bedeli doktor ve ebe muayenesinden sonra verilirdi. Köle fiyatları dönemden döneme değişirdi. Talepten fazla köle getirilmişse fiyatlar o kadar düşerdi ki orta sınıf bile köle sahibi olurdu.” (s.26) Arap Kızı camdan Bakıyor akıcı bir dille, yazılmış ve okudukça sarsan, tarihin ne kadar kirli bir birikinti olduğunu yüzümüze çarpan, insanın insana yaptığını başka hiçbir şeyin yapmadığını örneklerle ve belgelerle sunan bir kitap. Hemen hepimizin pek de farkında olmadan hayatımıza dokunmuş bir yakınımızı görüveriyoruz satır aralarında.
Yazar köleliğe ilişkin toplumsal körlüğe odaklanan anlatısında; siyah görünce irkilen ve temas etmekten kaçınan nüfuzlu insanlardan, edebiyatımızda kölelerden bahsederken sanki onların ruhu yokmuşçasına, evcilleştirilmiş birer canlı varlık gibi söz edilmesine, köle ticaretinden, kölelik vahametine, haremağalarından, haremağası düşmanlarına, lalalardan, kalfalara, ezber bozan kapsayıcı bir bakışla odaklanıyor. Ve zulüm gören siyah köleleri savunmak amacıyla kurulmuş olan Godyalar’dan ve Dana Bayramı’ndan da bahsediyor. “Şeriata göre Kölelik”ten anlatıların da yer aldığı kitapta sarsıcı bölümlerden biri de “Köle Alacaklara Altın Öğütler.” Kitapta 400 yıl boyunca Topkapı Sarayı’nda harem dairesinin her türlü hizmetiyle uğraşan ‘haremağaları’na (hadım edilerek kadınlara karşı nefsi köreltilmiş erkekler – ki aslında bedensel uzuv eksikliğinin duygu işleyişine etkisi yoktur-) yetiştirilmelerinden, tayin edilen mevkilerine kadar kapsamlı bir anlatıyla yer verilmiştir. ‘Haremağaları’nın aşkları, cinsel hayatlarının merakı, gibi konular da işlenmekte… Makbul bir hadımda bulunması gereken özellikler… “Gayet kara ve ekşi yüzü buruş buruş olsun. Gövdesi zayıf, derisi kuru, saçı yufkacık, dişleri seyrek, sesi incecik ve baldırı ince olsun. Dudağı kalın, burnu yassı, parmakları kısacık, boyu büğrü ve boynu ince olsun. (s.28) 1930’larda terkedilmiş saray müstahdemleri için kurulan Kısıklı Haremağaları Evi’nde yaşamış olan Amber Ağa’nın anlattıkları çok içimizi burkan derecede etkileyici… “Feridun Kandemir Amber Ağa’ya dönüp “Şimdi genç, güzel bir kız yanına otursa, sana sokulsa, yanak yanağa gelseniz ne yapardın? Diye sormuş Amber Ağa önce boynunu büküp sonra dudaklarını büzüp en sonunda da sedef gibi parlak dişlerini göstererek “Yutkunurdum!” demiş…” (s.61) Anlatılar boyunca ırkçılığın vahameti, insanın insana üstünlük, iktidar kurmak için, diğerini, kendinden olmayanın üremesini engelleme, köleleştirme, boğaz tokluğuna her türlü arzu ve emelleri doğrultusunda kullanma, alıp satılan metaya dönüştürme gibi insana dair pek çok psikolojik ve sosyolojik arka planla yüzleşiyor okuyucu ve kirli insanlık tarihiyle.
Kölelere ve Köleliğe “Bilimsel” Yaklaşım”larda Prof. Mazhar Osman ve Prof. İhsan Şükrü Aksel’in 1935’te Londra Uluslararası İkinci Nöroloji Kongresine sundukları “Erkek İğdişler-Haremağaları Hakkında Anatomik, Klinik ve Antropolojik Etüt” de yer alıyor. Tevfik Lala’nın Mazhar Osman’a anlattıklarından: “Sonra efendim erkek çocukların hayalarını ve edeplerini kılıçla kesiverdiler, bizi kan içinde bir köşeye fırlatıp attılar. Maksat kabilenin neslini kurutmak ve tahkir etmekti. Birçok günler yatakta kaldık, nihayet yaramız iyi oldu. Artık “tavaşi” idim…” (s.70) Her dönemde köle sahibi olmanın böbürlenilecek bir şey olduğunun ve sahip olunan köle sayısının itibarı artırdığının belgelerle ve fotoğraflarla destekleyerek izini sürüyor yazar. İnsan ne çok üzülüyor bunları okurken, sanki söz edilen duyguları, aklı, zihni, ruhu alınmış cansız varlıklar… Köle sahipleri kölelerinden bahsederken siparişler veriyorlar, tamamen fiziksel özelliklerine göre şöyle şöyle olsun, böyle böyle olsun, onlar için köleler birer oyuncak, canı sıkıldığında oynayacak, canı sıkılmadığında horlayacak!
“Konaklardan, İstanbul Sokaklarından Hatıratlara” bölümünde ise kölelerin çok çeşitli maksatlarla alındıklarından (çocuğuna arkadaşlık etsin, erkek çocukları ilk cinsel deneyimlerini bu kızlarla yaşasın, odalık, mutfak işleri…) bahsederken okuyucuyu şiddetle sarsan örnekler de veriyor.
Yazar sunum bölümünde şair, bestekar Leyla Saz’ın Anıları’ndan çokça yararlandığından söz ediyor. Leyla Saz 19.Yüzyılda Saray Haremi başlıklı hatıratında evlerinde çalışan kadın kölelerden ayrıntılı olarak bahsetmiş. “Kapkara tenleri, bembeyaz dişleri, kıvır kıvır saçları, beceriksiz davranışlarıyla hem hoşuma gidiyorlar hem de egzotik bir bibloymuşlar gibi beni eğlendiriyorlardı. Üstelik derileri kara olduğu için bütün insanların aşağı gördüğü bu zavallı yaratıklara acıyordum.” Bu satırların kendi içinde bile ne kadar yaralayan ifadeler var. Vicdan da katman katman tabi ki… Leyla Saz’ın kölelerinden Yasemin ve Yekta’nın hayatları talihsizce sonlanır. Heyketraş Kuzgun Acar’dan Esmeray’a uzanan gelmiş geçmiş pek çok siyah derili insana dair hatıratlar, notlar, fotoğraflar, bilgi ve belgelerle zenginleştirilmiş metinler arasında dolaşırken insan, o şarkı çınlıyor kulaklarımızda:
Yağmur yağıyor, seller akıyor
Arap kızı camdan bakıyor.
Benim işte o Arap kızı, saçlar kıvır kıvır, dudaklar kırmızı
Gözler boncuk, dişler inci dizi, alnıma yazılmış
bir kara yazı.
Güçlü olanı haklı kılan bu vicdan nasıl inşa edildi insanlık tarihi boyunca? Nasıl olan biten bunca şey görmezden gelindi? İnsan nasıl bu kadar canavarlaşabildi! Yalnızca iki kişiydiler adada Robinson ve Cuma; yalnızca iki kişiydiler, neden biri efendi diğeri köle! Belki de insanlık tarihi boyunca dünyanın ve hatta tüm kâinatın sorusu bu olmalıydı…
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın