Janset Karavin
KÖPEK OLAYINDA YENİYİM
Ben bu köpek olayında yeniyim. Hoşuma da gitti insanın bir köpekle kurduğu bağı tecrübe etmek. Muhakkak her köpek başkadır; her insanın olduğu gibi fakat bir hal dikkatimi çekti; sahipleri, köpeklerine ne kadar benziyor, siz de fark ettiniz mi?
Mesela dobermanı olan bir adam var; sürekli ileriye bakarak, kafası dik ve boynu gergin, sert adımlarla yürüyor. Onu bu civarda sıklıkla görüyorum, eline köpeğinin tasmasını versek pat diye, aynı şekilde yürümeye devam edecek, hiçbir değişiklik olmayacak duruşunda. İşin tuhafı köpeği de sahibiyle bire bir aynı şekilde dövüyor sokakları; sürekli ileriye bakarak, kafası dik ve boynu gergin.
“Hi! I’m new the dog thing...”
Bir de Clara var; her sabah saat 8 buçukta, biz balkon merdivenlerinde Lola’yla pineklerken bahçenin önünden geçiyorlar Zetkin’le beraber. Hayır Clara komünist değilmiş, babası komünistmiş; “Yanlış anlama, en iyi sistem, ses sistemidir,” dedim ona politik görüşünü sorduktan sonra, anlar gibi oldu, dudağının bir ucu kıvrıldı fakat boş boş bakınca bana, “Fuck me, I’m just talking bla bla,” dedim, “No, I won’t fuck you,” dedi, “So, are you a communist?” “No, I love all creatures, because of The Jesus,” dedim, kesinlikle anlamadı ama gene gülümsedi, “Jesus is only for a rhyme,” dedim, “but the sparkle in my eyes is the truth,” diye ekledim. “I don’t understand you,” derken kıkırdıyordu gene de, “Fuck me, I’m just talking bla bla,” dedim başa dönerek, “No I’m not going to fuck you, but imagine if Zetkin fucked Lola…” diyerek kahkahayı koyverdi. Zetkin bir Saint Berbard ve komşular kesinlikle İngilizcenin i’sini bilmiyor olsalar da bu kadar faklı fuklu bir konuşmaya kulak misafiri olunca şöyle bir yerlerinde kıpırdandılar, homurdandılar; umuyorum sadece tövbe istiğfar ettiler.
Mesela Lola bu bakımdan bana hiç benzemiyor; aklı fikri oyunda onun. Nerede bir türdeşini görse kuyruk sallayıp, hoplayıp zıplayarak oyuna davet ediyor. Ayrıca Lola cücük kadar biraz etlenip butlanmasına rağmen son birkaç haftadır, ben kazulet. Gerçi kendimi küçük zannediyorum ben de ama değilim yani neticede. Oysa insanların köpekleri onlara çok benziyor…
Çarşıya her indiğimizde misal, Lola gibi siyah beyaz bir Border Collie yanımıza gelip bizimle koklaşıyor. Epeyce peşimizden gelip bazı tuhaf noktalarda; bir ara sokağa girerken ya da banka atmlerinin caddeye bakan tarafına geçtiğimiz anda peşimizi bırakıyor. Bu durum ilgimi çekti ve bir gün sınadım bu takipten vazgeçme kararlılığını afacanın; bu konuda çok net. Yahu iyi de neden diye düşünürken bir ıslık sesi biçti zihin akışımı; sahibinin ıslığı olsa gerek, afacan koşarak elli altmış adım ötede dikilmiş birileriyle laflayan kadının yanına koşturdu. Neyse, kadınla konuştuk sonra, daha doğrusu benimle de lafladı araya sıkıştırıp, “Ben Ceyar’ı tasmalamıyorum, o beni bulur, çok akıllıdır benim oğlum,” dedi, “Bakın kocam da şurada, oturuyor,” diye ekledi pastanenin yürüyüş yoluna attığı masalardan birinde iki arkadaşıyla oturan bıyıklı amcayı kafasıyla işaret ederek. Bıyıklı amca karısıyla göz göze geldi önce, sonra bana baktı, lini kaldırarak selamladı, ben de gülümsedim. Gel zaman git zaman ne vakit çarşıya insek Ceyar yanımıza geldi mutlaka ve takip etti ve takibini aynı kararlılıkla sürdürüp sonlandırdı. Bu esnada ben de sahibini ve kocasını takip ettim; kadın her zaman kocasının görüş alanı içinde birileriyle sosyalleşiyor yahut birilerini sosyalleşmeye zorluyordu kendisiyle ve kocası da her gün başka birileriyle, başka bir masada sosyalleşiyordu; çok sosyalist bir çifttiler uzun lafın kısası. Ceyar’ı anladım birden. Zavallı afacan.
Ama Lola’yı henüz tam manasıyla anlayabilmiş değilim. Ben neredeysem Lola da orada. Salonda, koltukta mı oturuyorum, Lola salonda ve muhakkak benimle göz teması kurabileceği bir yerde. Mutfak masasına mı geçtim; eyvah yemek yiyeceğim demek, ee o zaman Lola neden yemiyor? Yatağa mı uzandım; Lola da orada, yatağın dibinde uzanmalı. Çamaşırlar mı toplanacak, toplarız. Temizlik mi var, yaparız. Ne, duş mu; bayılırım! Çişim mi geldi…
Dediğim gibi ben bu köpek olayında yeniyim. Hoşuma da gitti aslında Lola’yla kurduğumuz bağ, Lola’yı seviyorum; Vonnegut’un Pumpkin’i sevdiği kadar. Woolf gibi cins takıntım da yok, Lola’yı olduğu gibi, uykudan kalkınca kıvrılmış bir kulağıyla şapşal şapşal gelip bana bakarken seviyorum. Mesela Lola yazmaya uğraşığım roman taslağını yese, Tobby’nin Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ının taslağını yediği gibi, kızamam, kendime kızarım olsa olsa. Belki Lola’yı anlatan, Lola’nın kahraman olduğu bir kitap bile yazabilirim. İsimsiz bir köpek olmaz benim hikâyemde Kafka’nın yaptığı gibi. Kaştanka gibi keyifsiz bir hayatı olmaacak asla Lola’nın. Ulysses’i 20 yıl bekleyen Argos gibi yalnız da bırakmayacağım onu asla fakat ben Lola’ya benzemiyorum ki hiç. Bu işte bir terslik olduğunu hissediyordum zaten, en sonunda ampul yandı bende, çözdüm meseleyi: Ben Lola’ya benzemediğime göre, Lola bana benziyor!
Lola bunun farkında değil ama o bir ayna. Her köpek her daim sahibine bakan, onu kendisine gösteren bir ayna. Zaman zaman, ya kızım git işine bak, Mücü’yle oyna, ısır, koştur, ne bileyim koltuğu falan kemir neden oturup beni izliyorsun, gelip bana sataşıyorsun, diye kızsam da bu belki de bir fırsat. Lola’da gördüğüm beni biraz deşip, iyice bir düşünmem lazım; neresinden ne kadar, nasıl yontabilirim ki bir şeye benzesin. Bağımlılıklarımı düşünmem şart. Yerli yersiz kuyruk sallamalar, olur olmadık oyunumun gelmelerini falan. Belki şu uyku ve yemek düzeni konusunda Lola’dan öğrenmem gerekenler bile olabilir. “Daha iyi” ya da öyle bir şey mümkünse “mutlu” hatta “daha da mutlu” bir ben olabilsin ki daha köpek bir Lola, daha köpekçe yaşayabilsin.
Kediciler bana kızacak belki ama kedinin bağsızlığı insana ayna olmuyor. Kedi başka, bambaşka bir aşk; “Onu da sonra anlatırım.”
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın