Onur Sakarya
KİŞİSEL FANZİN TARİHİMDEN KESİTLER
*Fanzin mi, demişti müdür ve hemen yanında flüt öttüren müzik hocasına dönerek ekledi; bu çocuklar anarşik. Mozambik Muzu’ydu adı. Muhteviyatında, genel olarak okuduğumuz okulla ilgili, hocalarla ilgili, öğrencilerden özellikle şaka kaldırabilecekle ilgili, eğitim sisteminin hiç değişmeyen boktan yazgısı ile ilgili yazı, çizi, foto falan barındırıyordu. Henüz ortaokuldaydık. Bir yerlerden kulağımıza çalınmıştı fanzin, fanzin, fanzin. Hayatımızda hiç fanzin görmemiştik. Önümüzde taklit edebileceğimiz herhangi bir örnek de yoktu. Ama okul gazeteleri vardı. Okul gazeteleri fotokopi ile çoğaltılıyordu. Fotokopi makinesi mi? Ceyhan’da yalnızca bir kırtasiyede vardı. Yazıları, çizileri, fotoları kesip biçip yapıştırdıktan ve 8 sayfalık göz nuru fanzinimize iliştirdikten sonra kırtasiyenin yolunu tuttuk. Abi, fanzin basacağız. Adam şaşkınlıkla sordu: O ne lan? İşte ne bilelim. Öyle kes, biç, yapıştır. Çoğalt, dağıt. Dergi gibi bir şey işte. Yazılar, çiziler hep rumuzlu. Bir de fotokopi. Eee, bir de anarşik, süregelen eğitim sistemi karşıtı filan. Bilmeden fanzinin yapılagelen tanımına neredeyse en uygun ürünü ortaya koymuştuk. İspiyonlandık tabi. Müdür iki tokat çekip gözdağı vererek bizi yolladı. Fanzin maceram işte böylece başlamış ve bir süreliğine de bitmiş oldu.
*Garip bir gündü. Barda birkaç bardak arpa suyu devirdikten sonra evin yolunu tuttum. Gece geç vakit. Otobüs kalmamıştı. Yürümeliydim. Yoldan tek tük geçen arabalara el kaldırıp bir mucize için öylece bekliyordum. Durmadılar tabi. Soğuktu. Soğuk, giysilerimden tenime ulaşan her aralıktan saldırıyordu. Bir sigara yaktım. Yürüdüm. Kafamda evime ulaşacak en kestirme yolu çizdim. Yürüdüm. Biri seslendi. Duymak istemedim. Sesini yükseltti. Bulaşmak istemedim. Ateş, dedi. Ateş diye bağırdı. Var mı, dedi. Kayıtsız kalamadım. Döndüm. Var, dedim. Kaldırımın üstüne sıçar pozisyonda çömelmiş bir adam; gökyüzüne bakıyordu. Soğuktu. Sigara da vereyim mi, dedim. Verme, dedi. Sigara kullanmıyorum. Hır çıkacak diye düşündüm. Arkamı döndüm. Gitmek üzereyken seslendi. Yaksana. Yaksana şöyle kıçıma doğru. Ekledi: BU DÜNYADAN ÇOK SIKILDIM. Tamam, dedim. Çakmağımı ateşleyip kıçının altına tuttum. Aniden alev aldı. Hoşçakal, dedi ve bir roket gibi hızla göğe doğru yükselmeye başladı. Hızla, soğuğu yararak. Bir iki dakikanın ardından gözden kayboldu. Bu dünyadan gerçekten çok sıkılmış olmalı ki uçtu gitti. Bir sigara daha yaktım. Yürüdüm, yürüdüm, eve geldim.
2000’li yılların henüz başıydı ve biz dört arkadaş (Yusuf Ziya Zeybekoğlu, Güray Onok, Nazım Ünal Yılmaz, Emrah Ergölen) Kayra adında bir fanzin çıkarmayı planlıyorduk. İsim babalığını yaptığım fanzin 11 sayı çıkacaktı ve ilk sayısı yukarıda anlattığım sıradan(!) hikâyeyle birlikte yayım hayatına başlayacaktı. Gerçi Güray Onok’la Zigot adında bir fanzin çıkarmıştık daha önceden. Ama bu biraz tuvalet deliğini tutturamayan sarhoş bir adamın bir anlık gülümsemesi gibi gelip geçici oldu. Sonra Kayra fikri doğdu. Yusuf Ziya’yı ve Nazım Ünal’ı kadromuza katıp Emrah’la da takviye ederek yola koyulduk. 11 sayı boyunca birçok arkadaş bize katıldı ve birçok şair ve yazar da bize eşlik etti. Bunlardan Haydar Ergülen, Selim Temo, Zafer Ekin Karabay, Turgay Fişekçi, Emre Gürdal, Tarık Günersel, Emin Kitol gibi adları da saymadan geçemeyeceğim. İkinci sayımızdaki o dillere destan kapak yüzünden de başımız ufak çaplı dertlere girdi. Biz de üçüncü sayımızın kapağını boş çıkardık. Ama ortaokulda iliklerime kadar yerleşen o ruh hep devam etti.
*Uzun bir koridordu. Zevkle harmanlanmış olmasına rağmen karanlıktı. Kördüm. Körler de zevk alır bayım. Bayım, dedi Big Lebowski. Siz de ebeveynlerinizin yaptığını yapın ve derhal bir iş bulun. Az söyledi. Önce askere gidin. Okul bitmişti. İstanbul’a kondum. Aslında BarışaRock Festivali için gitmiştim ama kendimi bir anda Kocamustafapaşa’da bir apartman dairesinde buldum. Elektrik kesikti. Yanımda dostum Erdinç vardı. Şarabımız vardı. Tütünümüz vardı. Solgun bir akşam. Solgun ama sıcak bir akşam. Bir İstanbul yazı günü. O mahalleden gitmemiz gerektiğini haykırıyordu herkes. Hatta köşe başındaki tavuk-pilavcı bile. Gittik. Beyoğlu’nda metruk bir binaya yerleştik. Loştu. Köhneydi. Karaya çalmış ruhlar sürekli parti veriyorlardı. Silahlı adamlar, kelebekler, sustalar, kavga, kavga, kavga. Para en önemlisi. Zevkin bitmemesi için kazanılması gereken para. Bir iş buldum. Haftanın üç günü binanın hemen altındaki barda müzik yapacaktım. Anadolu Rock filan. Müşteri profili hesabı. Geri kalan günlerde ise bazı zamanlar tiyatrolarda sesçilik yapıyordum ve her hafta belli birkaç gün de Türkiye’nin en boktan müzik kanalında çalışıyordum. Anladınız siz onu. Koridor ben yürüdükçe daralıyordu. Birileri öldü. Birileri kustu. Öfke beyni kuşattı. Tüm bunlar siyahtan damıtılmış bir kader gibi devinirken askerlik kararı aldım. Kavanoz kafaların cumhuriyetine hoş geldiniz bayım. Acemilikten sonra beni Kıbrıs’ta sınır karakoluna verdiler. 21 kişinin ve bir de mayın arama köpeğinin barındığı bu karakol okumak ve yazmak ve arınmak için güzel bir fırsattı. Öyle olmadı. En azından arınma kısmı. Eksik Adam’ı yazdım. Bir kenara koydum. Ucuz viski ve ucuz tütün içtim. Döndüm. Uzatmaya gerek yok. Bir ay geçmeden bankaya girdim. Artık kravat teçhizatlı bir tacirdim. Benim olmayan ve hayatımda belki hiç olmayacak kadar çok parayla insanları borca sokuyordum. Faiz, yalan, dolan, bir mızrak gibi parıldayan kredi kartları, deri cüzdan ama saf deri, kol düğmeleri ve taranmış saçlar. Bir sene gibi kısa bir sürede gülümseme refleksimi kaybettim. İstifa ettim. Bir sürü ilaç, doktor, bok, püsür. Bir şey eksikti. Resim yaptım. Olmadı. Deniz kabuğu topladım. Olmadı. En sonunda buldum. Fanzin tabii ki. Henüz Eksik Adam kitaplaşmamıştı. Zaten var olan yayınevi iktidarlarının benim gibi yazı çiziden senelerdir uzak olan ham bir adama prim vereceklerini de hiç sanmıyordum. Ben de YAKAZA adlı fanzin kitabı çıkardım. Mayıs 2009. Fanzin ruhundan kopmamıştım. Ardından SİYAH OT adlı fanzin kitap gelecekti, ki bu ikisi sadece toplamda 100 adet basıldı. Korkunç gölgelerin gölgemi taciz ettiği o yıllarda çıkardığım bu iki fanzin kitap, daha sonra çıkaracağım Yancının Aşkı kitabının iki ayrı bölümü olacaktı…
*Kısacası fanzin, kurallarını çıkaran kişilerin koyduğu bir türdür. Kim size fanzin şöyle böyle olmalı yoksa o fanzin olmaz derse ona ya hareket çekin ya da oradan uzaklaşın. Fanzin kalıp kabul etmez bir türdür. Teknoloji geliştikçe devinir. Tıpkı şimdi yavaş yavaş ortaya çıkan e-zine’ler gibi. Merkezi dergilerin hiyerarşik düzenini reddetmekle birlikte yine o dergilerin anti-tezi olmakla var olur. Rumuz olmalı falan filan. Fanzinde kural senin nasıl şekillendirdiğinle ilgilidir. Bir tek okuyucuyu ilgilendirir. Zaten her ürün gibi yaratıcısının elinden çıktıktan ve alıcısına ulaştıktan sonra o ürün artık yaratıcısının olmaktan çıkar ki bu fanzin mevzusunda daha belirgindir. Şu ana kadar burada saymadıklarım da dâhil onlarca fanzin çıkarmış ya da bir şekilde içinde bulunmuş biri olarak belirtmeliyim ki fanzin candır. Evet, candır, kandır. Artık herkes evinde, oturduğu yerde fanzinini basabilir. Dediğim gibi, kitle iletişim araçlarının, özellikle son on yılda hızla gelişmesi fanzin kültürünü de internet ve özellikle sosyal medyayla iç içe geçirmiştir. Öyle ki 1000 basan ve kitapçıda satılan herhangi bir merkezi derginin, bazen fanzin ya da fanzinimsi yayınların ulaştığı rakamlara ulaşamadığı görülmüştür. Fanzinlerin çoğunun ücretsiz olduğunu da belirtelim. Karanlığı bile üretse ki, karanlık da çok güzel yaratılır, bir fanzin her zaman okunmaya değerdir. Çünkü fanzin hep genç kalır ve hep çağının aynası olur. Her zaman her yerde fotokopi. Yaşasın fotokopi. Yaşasın anarşik ortaokul veletleri!
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın