BUKOWSKİ BU TOPRAKLARDA DOĞSAYDI / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

BUKOWSKİ BU TOPRAKLARDA DOĞSAYDI

1. Mersin Demirtaş Mahallesi’nde müstakil ve kömür sobalı bir evin hiç güneş görmeyen en arka odasında doğardı.

2. Annesinin adı Hayriye, babasının adı Rüstem olurdu.

3. Rüstem Bey evini küçük çaplı odun tüccarlığı işleriyle geçindirirdi. Annesi Hayriye Hanımsa mevlitlerde Kuran okuyup oralardan üç beş bahşiş alarak ailenin bütçesine katkıda bulunurdu.

4. İki ablası olurdu. En büyükleri Nazife, Demirtaş-Çarşı hattında dolmuşçuluk yapan Kudret’le evli olurdu. Küçük ablası Şeyda’ysa annesine ev işlerinde yardım ederdi. Şeyda’nın görüştüğü çocuk yani “Sarı” lakaplı Yusuf’sa torbacılıkla geçimini sağlardı. Bu yüzden babası Rüstem Bey, Şeyda’nın o “Zibidi” ile görüşmesini pek istemezdi.

5. Adı Charles değildi. Menderes’ti. Evin, liseyi bitirmiş tek çocuğuydu.

6. Cigaralık sarmayı henüz dokuz yaşındayken öğrenmişti. İlk birasını on bir yaşında içti. Sigaraya ortaokulda başladı ve ölene kadar hiç bırakmadı.

7. Doğrusunu söylemek gerekirse alkolü, en çok alkolü sevmişti. Henüz on bir yaşındayken içtiği bir şişe biradan sonra yaşadığı sarsılmışlık hissi ve gözlerindeki o uçsuz bucaksız parlaklık onu alkole kan kardeş yapmıştı. O günden sonra ölene dek her gün aksatmamaya özen göstererek içti.

8. Yakışıklı sayılmazdı ama zekiydi. Kıvrak bir zekâsı vardı. Yüzü çirkindi. Ruhu çirkindi. Kocaman bir burnu vardı. Yüzünde ergenlikten kalma sivilce kraterleri oluşmuştu. Bok gibiydi.

9. Hiç evlenmedi. Fakat hep hayatında kadınlar oldu. Üç gayrimeşru çocuğu vardı. Hiçbirine bakmadı. İlgilenmedi. Saymadı. Sorumlulukları sevmiyordu. Belki çocukları da sevmiyordu.

10. Okuma alışkanlığını lisedeki edebiyat öğretmeni Nuran Hanımdan kapmıştı. Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’nı bitirdiğinde henüz on altı yaşındaydı ve sarsılmıştı; tıpkı ilk birasında sarsıldığı gibi. O günden sonra eline ne geçse okudu. Lügat ve ilmihaller dâhil.

11. Kullanım kılavuzları ve ambalajlar dâhil.

12. Birçok işe girip çıktı. Liman işçiliğinden garsonluğa, cam fabrikası ameleliğinden elektrikçiliğe… En son pasta imalatı işinde çalıştı. Oradan da ceketini alıp çıktı. Hiçbir işte tutunamadı. Ya kovuldu ya da patronunun suratına okkalı bir yumruk atmak suretiyle istifa dilekçesini fiziksel olarak verdi.

13. Saati beş liralık işlerde çalışıyordu. Bir gün gazetede bir iş ilanına rastladı. “Son Okumacı” aranıyor. Tercihen lise mezunu veya üniversite. Aramadı, direkt adrese gitti. Kapıdan girdi, selamını çaktı ve işi istediğini söyledi. Patron ona bir roman dosyası verdi ve romanın son okumasını yapıp tekrar kendisine iletmesini söyledi.

14. Roman dosyasını koltuğunun altına sıkıştırıp eve gitti. Gitmeden önce birkaç bira aldı ve okumaya başladı. Hayatında okuduğu en berbat romandı. Müdahale edilmesi gerektiğini düşündü ve romanı değiştirerek yazmaya karar verdi. Bir hafta boyunca hem içti hem yazdı. Son noktayı koydu.

15. Köşedeki kırtasiyeye dosyalatıp zımbalattı. Hemen yayınevinin yolunu tuttu. Romanı patronun masasına koydu. Patron şaşırmıştı. Sadece düzeltilmesi gereken yerleri düzeltmesi gerekiyordu ve fakat romanı baştan yazmıştı. Patron Menderes’e teşekkür etti ve kapıyı gösterdi: “Biz seni ararız!”

16. Yayınevindeki karşılaşmanın üzerinden tam tamına üç ay geçmişti. Kimse aramamıştı. Bu sırada Menderes bir Tantuni dükkânında temizlik işlerine bakmaya başlamıştı.

17. Bir gün, işten döndüğü bir gün, yine birasını yudumlarken ev telefonu çaldı. Annesi açtı. Onu birinin aradığını söyledi. Yayınevi miymiş neymiş? Telefonu kulağına dayadı. Karşısında patron vardı. Patron, yazdığı romanı okuduğunu söyledi. Bayılmıştı. Harikaydı. Efsaneydi. Basmak istediğini söyledi. Bunun gibi romanlar yazıp yazamayacağını sordu. Menderes, yazabilirim, dedi.  Başlangıç olarak yedi yüz elli lira telif çeki vereceğini söyledi. Kitap ya da kitaplar satıldıkça daha çok para verecekti.

18. Menderes, yol boyundaki Güzgülleri Restoran’a gitti. Berbat bir mekândı. Menderes berbat mekânlara bayılırdı. Berbat hayatlara bayılırdı. En kuytudaki masaya oturdu, bir bira söyledi. Bir bira daha ve bir bira daha… Düşündü ve kendi içine şöyle dedi: “Saatine beş lira alıyorum vasıfsız işlerde. Bari yazayım da bu parayı ya da bundan biraz fazlasını kazanayım.” Eve dönene kadar kafayı bulmuştu.

19. Ertesi gün yayınevine gitti. Sözleşmeyi hiç tereddüt etmeden imzaladı. Hayatında evrak imzalamamıştı. Bir imza uydurdu. Yedi yüz elli liralık çekini aldı. Artık bir yazar olmuştu. Ucuz bir yazar. Demirtaş Mahallesi’den çıkan tek yazar. Bir “Pis Moruk” olana dek hem yazdı hem içti. Bir sürü kadın oldu hayatında. Yazdı. Durmadan yazdı. Tüm bunları yazdı. Hayatı yazdı. Hatta kazı, kazıdı dünyayı. Ömrü bir yazar olarak geçti. Öbür boktan işlerden daha iyiydi sonuçta. Eve para da giriyordu. Sorun yoktu. İyiydi. Hoştu. Alkolü seviyordu. Böyle yaşlandı gitti.

20. Ölmeden önce not defterine yazarlıkla ilgili en son şunu yazacaktı:

“Yazar olmak dünyanın en çirkin adamı olup en güzel kadınıyla sevişmeye benzer. Üstelik o güzel kadın tüm bunlar için üstüne bir de sana para verir.”

 

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın