Janset Karavin
KİRVEM, NE EKSİĞİMİZ VAR ELİN GÂVURUNDAN?
İstanbul, Bakırköy’de yetiştim ben. Herkesin olur ya, benim de ortaokuldayken pek sevdiğim bir arkadaşım vardı; Kalbiye. Onun Mariya olduğunu yıllar sonra, liseyi bitirdikten sonra öğrendim. Babam Kurtuluş’ta büyümüş, çocukluğu Ermeni, Rum komşuların, komşu çocuklarının arasında rengârenk geçmiş. Ben yetişemedim güzel ve (değerli değerli) yalnızlaştırılmış memleketimin o günlerine. Benim çocukluğum, kimliklerini saklayan parmakla gösterilen ve yazık ki sayılacak kadar az Ermeni ve Rum arkadaşlarımı fark etmemle son buldu, Kalbiye bana, “Benim adım Mariya, Kalbiye deme artık bana,” dediğinde büyüdüm. Mariya’yla o gün tanıştık.
Mıgırdiç Margosyan’la da geç tanışanlardanım; Tespih Taneleri kitabını okumaya henüz başladım. Evrensel’deki yazılarını zaman zaman okurdum ama. Vedasının ardından hissetiklerim henüz okumaya başladığım için yazdıklarını bende çok taze. Düşününce, aslında benzer hisleri tatmıştım Hrant’ın ardından da. Tabii çok başkaydı hal o zaman; eceliyle ölmemiş, o malum ve meşum ve de meşhur katil tarafından katledilmişti Hrant, Mıgırdiç’in aksine. O soğuk ocak günü, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz,” diye evrene seslenerek yürürken (boşluk değildi, boşa değildi haykırışlarımız, muhatap kulak tıkasa da evren oradaydı) hiç de öyle varsayıldığı gibi yok olmadığımıza, hatta yok edilemediğimize, ne de çok olduğumuza ilk kez şahit olma fırsatı yakalamış, bir insanın öldürülmesiyle içimde yeşeren umut yüzünden yüzüm kızarmış, kendime kızmıştım. Eşi Rakel veda konuşmasında, “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim,” demiş, kabaran öfkemi incelikli bakışıyla budamış, bir parça daha büyütmüştü beni Mariya gibi.
Mıgırdiç de Hrant da alçakgönüllü, olabildiğince samimi, duygudaşlık (empati) yetenekleri yüksek insanlardı. Bunlar çok basmakalıp tanımlamalar; yazdıkça fark ediyorum şimdi. Beylik laflar bunlar, herkesin, hepimizin ardından söylenebilir, söylensin umuyorum ama demek istediğim öyle düşünmeseniz de insanların öyle söylemenizi bekleyecekleri, boş laflar. Tam “bu noktada” (burası çok önemli) boş laflar, çünkü bu insanlar bizdendi. Evet, Türk soylu değillerdi, Müslüman da değillerdi ama “biz” bundan ibaretse maalesef ben de sizden sayılamam. Belki siz bile “biz” değilsiniz. Siz, bizseniz de biziniz biz olmamanız üzerinden tanımlanıyor demektir, o halde bize muhtaçsınız; damarlarınızdaki asil kan yetmez.
Ulus devletlerin medeniyet(!) sahnesine çıkışları zaruriydi, kaçınılmazdı belki zamanın ruhu içinde fakat sıkıntılı varoluşlarını üstümüze kusmaları için fazla beklememiz gerekmedi. Yaratmaya çalıştıkları “biz” sorunlu olunca, elde edilen netice doğrudan sakatlandı tabii. Biliyorum “şemsiye kimlik” olarak Türklükten dem vuranlar çıkacak, dikilecek karşıma ama bir “ırk” ya da doğal (tarihsel birliktelik ve en başta dil ile oluşmuş) ya da proje olarak “milliyet” üzerine inşa edilen bir devlet bütünüyle gereksiz bugün. Bugün ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor. Gerçi ortaya çıktığında cevap veriyor muydu ondan da çok şüpheliyim ya neyse. Kızmayın, bir düşünün sadece çünkü ben “biz” derken insanlığı kastediyorum; komşunuzun milliyetinin ya da dini inancının sizinle birörnek olması mı yoksa refah içinde, özgür, huzurlu bir yaşam mı beklentiniz? Bir devlet ne içindir? Devlet kimdir? Devletin varoluş sebebi nedir?
Mıgırdiç’i yeni okumaya başladım dediğim gibi… Babası sünnet edilip Müslümanlaştırılmaya çalışılmış ve hiç öğrenememiş anadilini. Oğlu 15 yaşındayken, Ermeniceyi öğrenmesi için İstanbul’a yolcu etmiş onu. “Diyarbakır’da Haço (Ermeni) İstanbul’da Kürt oldum,” diyor Mıgırdiç. Ne güzel diyor. Ben de İstanbul’da Çerkes, Diyarbakır’da İstanbullu, Kars’ta Türk, Kıbrıs’ta Türkiyeli olmuştum. Emin olun siz de öyle olurdunuz, olmuşsunuzdur belki çoktan. Oralı olamamış ama oralıymış gibi hissetmişsinizdir. Bir uçtan ötekine Türk, Kürt, Çerkes, Rum, Ermeni, Süryani, Arap, Gürcü, Bulgar “bizim” çünkü bu coğrafya.
Türkiye’de modernleşme serüvenini 19. yüzyıldan da evvele köklendirmek mümkün ama 19. yüzyılın ortalarında iyice belirginleşen modernleşme ivmesi cumhuriyet için zemin hazırlamıştır desek yeridir. İmparatorluğun yıkılma sürecinde modernleşmeyi ekonomiden sanata her alanda üretim ve hatta tüketim biçimlerinin dönüştürülmesi olarak tanımlamak daha doğru geliyor bana. Nitekim modernleşme sadece bir milliyet için değil Osmanlı devlet algısındaki tebaa yani “millet” içindi ve hatta bazen millete rağmen millet içindi. Osmanlı’dan miras devlet yönetimi algısı yazık ki bugün gitgide ağırlaşarak millete rağmen, “köklü devlet geleneği” sloganıyla, merkeziyetçi, tepedenci, mutlakıyetçi, tek tekçi, otoriter, eril ve baskıcı, hatta “devletin bekası” tekerlemesi dilinde, dışımızdaki (dış ülkeler J ) ve içimizdeki düşmanlar (iç mihraklar) masallarıyla hastalıklı bir bölünme endişesinden ibaret. Ulus devletin kuruluşunda, bir ulus yaratma projesinde dışlanan herkes “bizi” tanımlamada bir göstergeye dönüştükçe çürüyor, kokuşuyor, “kopuşuyor” milletten devlet. Mafyalaşıyor hatta, “mafyokrasiye” eviriliyor.
“Tek yolumuz 'bir arada yaşamayı savunmak' olmalı. Bu yol hem aklın hem de vicdanın gereği.
Aklın gereği, çünkü 'bir arada yaşama'nın alternatifi olan 'paralel yaşama', bu dünyanın sorunlarına hiçbir zaman çözüm getirmedi. Aksine birbirinden ayrı yaşayan toplumlar arasında (ki bu toplumları küçük cemaatlerden ulus devletlere kadar çoğaltabiliriz) çıkar farklılıkları nedeniyle sürekli çatışmalara ve yıkımlara yol açtı,” diye yazmış Hrant. Haksız mı? Artık bir arada ve hatta “iç içe yaşamak” zamanı değilse ne zaman? Bizi birleştiren, bir kılan, bizden bir “biz” yapan Anadolu değilse neresi? Mıgırdiç’i, Hrant’ı, İshak’ı, Mariya’yı, Memet’i beni, sizi nereye gönderelim gitsin; buna düpedüz sürgün denmez mi?
Korku kültü, korku kültürü yıkmamız gereken. İnancımızı yitirmemeliyiz. Sarılmamız gereken umut değil; umut güzel evet ama nedense bana hep hareketsizliği, hareketsizlik üzerinden bir olumsuzluğu, hayata gelmesi ne kadar güç olsa da arabesk bir suskunlukla uzaklara bakarak süslü sözler döşenmeleri anıştırıyor. Oysa inanç öyle değil. İnanç elle tutulmaz, gözle görülmez, çok uzak, çok zor ve hatta var bile olmasa inandığınız, inanç onu var eder. Beslememiz gereken duygu bu; beraber, iç içe yaşamaya inanmak. Bu uğurda, bizi sindirmek için üretilmiş korkuları kol kola devirmek. Bir projeye, bir ırkın, bir dinin üstünlüğüne değil, bu toprakların ve insanının güzelliğine, çeşitliliğine, çoksesliliğine, renkliliğine, iyiliğine, düşlerine, geleceğine inanmalıyız. Anadolu’ya inanmalıyız.
“Güzel günler gelecekse, o güzel günleri hemen getirelim, çocuklarımıza güzel günler bırakma endişesiyle yaşamayalım, biz de görelim o günleri...” demiş bir söyleşisinde Mıgırdiç. Gene soruyorum, haksız mı? Hrant’ın ve Mıgırdiç’in kendileriyle barışık, “memleketin” insanı olmakla gururlu ama bir o kadar da akılcı, sevgi dolu ruhlarına selam edip sorarım: “Kirvem, ne eksiğimiz var elin “gâvurundan?” Çünkü gâvur Anadolulu olmayana, içimizdeki memleketi bir gülüşte, bir susuşta, bir kanat çırpışta göremeyene denir “bizde.”
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın