Candan Selman
SON DÖRT SAAT
“Dün gece yine sinir bozucu bir rüya gördüm. Bu hafta ikinci kez böyle bir rüya görüyorum.”
“Anlatır mısın? Nasıl bir rüya bu?”
“İş yerindeyim. Toplantım var. Geç kalmışım. Elimde çantalar, evraklar, üzerimde rahatsız bir takım elbiseyle koşturuyorum. Kapıyı tıklatıp içeri giriyorum, oda boş. Yanlış yere gelmişim diyorum ve kabus başlıyor. Tüm rüya boyunca koskoca plazada, katlar arasında toplantı odasını arıyorum. Ve etrafta sorabileceğim kimse yok, kan ter içinde oradan oraya koşturup duruyorum. Bu uyanıncaya kadar böyle devam ediyor.”
Nehir, Taha’yı dinlerken, elindeki deftere notlar almaya devam etti. Son bir yıldır haftada bir Taha terapiye geliyordu; Nehir, mesleğini seven, işini özveriyle yapan bir terapistti.
“İş yerinde stresli bir dönem mi geçiriyorsun?”
“Yok aslında. Her zamankinden farklı bir durum yok.”
“Pandemi boyunca evden çalıştın, belki şimdi tekrar şirkete gitmek seni germiş olabilir mi?”
“Başka bir şey var, bence sebep o.”
“Nedir?”
“Bir mesaj aldım. Bir telefon mesajı.”
“Nasıl bir mesaj?”
“Geçen hafta geldi. ‘Dünyadaki son haftanı nasıl geçireceksin? Günlerinin kıymetini bil!’ yazıyordu.”
Nehir elindeki defteri masaya bıraktı. Nefes alıp verişi hızlandı. Ve cep telefonundaki mesajı açıp, Taha’ya gösterdi.
“Bana da geldi.”
Taha korkulu bir yüzle yerinden kalkıp, Nehir’in sandalyesinin yanına geldi. Telefonu eline alıp baktı.
“‘Dünyadaki son gününü nasıl geçireceksin? Saatlerinin kıymetini bil!’”
“Şaka mı bu? Kim yapıyor bunu?” diye sordu Nehir.
“Bilmiyorum ama internette dünyanın, bugün son günü olduğuna inanan bir sürü insan var.”
“Hiç ciddiye almadım, o yüzden de internete bile bakmadım.”
“Ciddiye almadığın belli. Son gününde işe gelmişsin.”
“Senin de ciddiye aldığın pek söylenemez. Terapiye geldin.”
Taha gülümseyerek yerine oturdu.
“Yapacak daha iyi bir işim yoktu.”
“Ama kabuslar görüyorsun.”
“Evet, bununla mı ilgili bilmiyorum. Ama bir şeylerin sonuna geldim gibi hissediyorum.”
“Bu çok normal. Daha yeni boşandın. İşe tekrar başladın. Yeni bir düzen, yeni bir ev.”
Taha daha yeni oturduğu koltuğundan tekrar kalkıp, pencereden dışarıya baktı. Yükseklik biraz başını döndürdü. Arabalar ve insanlar herkes bir yere yetişme telaşında, herkes bir koşturmadaydı.
“Peki ya doğruysa?”
“Ne doğruysa?”
“Bugün eğer dünyanın son günüyse…”
“Öyleyse yapacak bir şey yok, elimizden bir şey gelmez.”
Taha cebinden telefonunu çıkarıp, internetteki bir sayacı Nehir’e gösterdi.
“Dünyanın sonu sayacı. Dört saat kaldı.”
“Doğru olduğunu varsayalım. Ne yapmak istiyorsun?”
“Bilmem, sanırım hiçbir şey.”
“Son saatlerini sevdiklerinle geçirmek istemez misin?”
“Sevdiklerim beni yakınında istemiyor ki… Artık sevdiklerim var mı onu bile bilemiyorum.”
Taha kendini tekrar koltuğa attı.
“Peki ya sen?”
Nehir masada duran kahve fincanını alıp soğumuş kahvesinden bir yudum içti.
“İki yıldır evli bir adamla birlikteyim. Sanırım o son saatlerini karısı ve çocuklarıyla geçirmeyi tercih eder. Eve gidip, kedimle geçirebilirim ama o da özgürlüğüne düşkündür, mutfak penceresinden kaçmış sokaklarda sürtüyordur. Hava kararmadan eve girmez. Yani onu da evde bulup bulmayacağım şüpheli.”
Bu ilk kez oluyordu. Bir yıl boyunca sürekli Taha kendini anlatmış, Nehir’in hayatı hakkında tek kelime duymamıştı. Onun özelini birden anlatışı Taha’yı hüzünlendirdi.
“Buna az da olsa inanıyorsun.”
“Neye?”
“Dünyanın son güne olabileceğine.”
“Neden öyle söyledin?”
“Bana özel hayatından bahsediyorsun.”
“Bu durum düşünmemi sağladı. Son gün ya da değil. Dünyadaki yerim, konumum, önceliklerim, başkalarının öncelikleri ve daha bir çok şeyi düşünmeme neden oldu. Hayatım nasıl, mutlu muyum? Bugün ölsem neler eksik kalır? Kim fazla kim az, ne ne kadar, bir sürü şey geçiyor kafamdan.”
Taha hızla koltuktan fırladı.
“Hadi kalk gidiyoruz?”
Nehir gülümsedi.
“Eğer son varsa bu sondan kaçamayız biliyorsun değil mi?”
“Kaçamayız ama tadını çıkarabiliriz.”
“Çalışmam gerek, senden sonra iki danışanım daha var.”
“Dünyanın son gününde çalışamazsın! Söyle sekreterine iptal etsin, o da gitsin sevdikleri varsa onlara sarılsın.”
“Biz ne yapacağız?”
“Bilmem,” dedi Taha tekrar pencereden dışarı bakarken. “Sen ne yapmak istersin?”
“Nasıl ölmek mi isterim yani?”
“Yani?”
Nehir de sandalyesinden kalkıp, Taha’nın yanına geldi. Cadde boyunca vızır vızır giden arabalara ve karınca gibi koşuşturan insanlara baktı.
“Sakin bir yerde olmak isterim. İnsanlardan uzak, göğe yakın. Belki bir şişe şarap ve belki bir müzik de olabilir yanımda.”
“Cuma trafiği,” dedi Taha, “Şimdi çıksak sakin bir yere gitmek için vaktimiz yollarda geçer.”
“Son saatlerimi trafikte geçirmek istemem.” dedi Nehir.
“Ben de.” dedi Taha.
Hızla kapıya doğru yöneldi.
“Ne yapmamız gerektiğini biliyorum. Sen Ayşen Hanım’a randevularını iptal etmesini söyle on dakika sonra benimle asansörde buluş.”
Nehir gülümsedi.
“Bunu yapamam.”
“Hadi ama üç buçuk saat kaldı. Başkalarının dertlerini dinleyerek mi ölmek istiyorsun.”
“Peki.” dedi Nehir. Kapıdan çıkan Taha’nın arkasından.
Asansörün kapısında buluşan Nehir ve Taha, ellerinde bir şişe kırmızı şarapla gökdelenin çatısına çıktılar.
“Altımıza koyacak bir örtümüz yok ama zaten ölüp gideceğiz. Eteğinin kirlenmesini herhalde çok dert etmezsin,” dedi Taha.
“Etmem,” dedi gülümseyerek Nehir.
Saatlerce konuştular, ağladılar, gülüştüler. Şarap bitti dünyanın sonu gelmedi.
“Son bir şarkı daha dinleyelim, öyle gideriz.” dedi Taha.
“Tabii burada kilitli kalmamışsak.” dedi Nehir çakmak çakmak olmuş gözleriyle.
“Umarım kalmışızdır.” dedi Taha, Nehir’in kızarmış yüzüne doğru eğilirken.
Taha ve Nehir kapkaranlık gökyüzünün altında öpüşürken 1973 yılından incecik bir ses gecenin karanlığını bölüyordu.
“Dünya dönüyor sen ne dersen de
Yıllar geçiyor farketmesen de…
Anladım ki biz eski biz değiliz
O günler geçmiş biz bu gündeyiz
Belki bu gece varmaz sabaha
Oldu olacak doldur bir daha
Dünya dönüyor sen ne dersen de
Yıllar geçiyor farketmesen de…”
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın