Enver Topaloğlu
HEP ŞİİR
ON SEKİZİNCİ GULYABANİ: MY GENERATION
160.Kilometre Yayınları, onuncu yılı vesilesiyle başlattığı Gulyabani dizisinde, modern Türkçe şiirdeki güncel antilirik yelpazede yer alan ve daha çok deneysel, görsel arayışların öne çıktığı yapıtlara öncelik vererek yayımlıyor. Bu çerçevede, Kasım 2021’de, dizinin daha önce okurla buluşan on üç kitabına yedi kitap daha eklendi. Yayınevi, böylece Gulyabani dizisinden çıkan kitap sayısını yirmiye tamamlamış oldu.
Dizinin on sekizinci kitabı “My Generation” adını taşıyor ve Umut Durmuşoğlu’na (1995) ait. Dizinin eşzamanlı yayımlanan diğer kitapları sırasıyla şunlar: “Sıfır ya da Hakikat” Emre Varışlı, “8.4” Fergun Özelli, “Ben Kimim Canavarı” Rahman Yıldız, “Bugün Adana Sıcak Değil” Mehmet Karaca, “Uzaypedal” Sinan Özdemir ve “Delikanlılığın Kitabı” Mehmet Davut Özdal.
Emre Varışlı’yla kitabı üzerine Onur Köybaşı’nın bir hayli eğlenceli söyleşisi soninsan.com’da yayımlandı.
Fergun Özelli’nin “8.4” adlı kitabına ise Erkan Karakiraz son derece dikkatli ve hakkını veren bir okuma, yorumlamayla değindi. O yazı da soninsan.com’da yer alıyor.
“My Generation”, tematik ve konu açısından iyi tasarlanmış, tamamlanmış kurgulanmış, arındırılmış; yükte hafif, içerik yönünden ağırlığı olan bir kitap diyebiliriz.
“So go ahead and talk shit, talk shit about me, and go ahead and talk shit about my g-g-generation” epigrafı ve “Felaketlerin art arda geldiği / Bir gün için gün yüzü görmemiş / Kendi kuşağıma, kuşaklarıma / Bizlere, onlara / Ve / İzzet’e, Emin’e, / Taylan’a, Sinan’a / Kardeşim Burak’a / en yakın şahitlerisiniz…” ithafıyla başlayan kitapta dört bölüm yer alıyor. Umut Durmuşoğlu’nun kuşağına dair bir bakış açısı oluşturmaya çalıştığı kitabın bölüm başlıklarıysa şöyle: “Kuşak Konuşuyor”, “Nesneler versus Nesneler”, “Günler” ve “Ortak Ses”…
Durmuşoğlu, şiirlerde şimdiki zaman ve zamanının gençliği hakkında ait olduğu dairenin içinden ve yakın mesafeden konuşuyor. Yakın mesafeden, içeriden konuşması onu daha da samimileştiriyor. Şiirlerin, betiklerin bize sunduğu bu konuşmadan birtakım anlar, anekdotlar, jestler, hatta mimikler oluyor. Kitabın “Kuşak Konuşuyor” başlıklı ilk bölümünde yer alan ilk şiir “aynen”i aktaralım:
Sihirli bir sözcük düşünün
Söylendiği anda
Silahlı biri sizi kanaatlerinizden edebilir
Hayır, bunlar alıntı değil
Bir de unutmamak gerek
Kılık değiştirmekte epey ustadır
Şiirlerin adı küçük harfle yazıldığı için imlaya sadık kaldık. Bundan sonraki alıntılarda da şairin imlasına (imla yanlışları da dahil) uyacağız.
Durmuşoğlu kuşağının konuşmasına aracılık ettiği ilk bölümde tema olarak yine kendi kuşağının dilinde yer alan birtakım sözcükler seçmiş. Seçtiği sözcükler hem kendi kuşağının kullandığı dili hem de zamanın ruhunu betimlemesi, yansıtması bakımından son derece önemli.
Umut Durmuşoğlu’nun seçtiği sözcükler yalnızca yeni kuşağın dilini, sözcük dağarcığına işaret etmiyor. Göstergelerin gösterdiklerine yönelik duygu, düşünce, duyarlılık ve farkındalık aktarımını da sağlıyor. Durmuşoğlu kuşağının kullandığı ve sıkça tekrarlanan sözcüklere, kavramlara dikkat çekerek bir çağrı yapıyor, bir teklif sunuyor aynı zamanda. Umut Durmuşoğlu’nun girişimini bir iletişim teklifi, bir açılma, anlaşılma çağrısı ve bu yönde bir açıklama çabası olarak da değerlendirmek mümkün.
Durmuşoğlu’nun “My Generation”da şiirin biçim ve biçemsel olanaklarından istifade ederek yaptığının benzerini daha önce bir başka alanda Tanıl Bora’nın da yaptığının altını çizelim. “Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili” alt başlığını taşıyan Bora’nın “Zamanın Kelimeleri” adlı çalışması, 2018’de İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı. Tanıl Bora, yakın tarihin siyasal hayatında döne dolaşa tekrarlanan deyim ve söyleyişlerin, sloganların, kalıp sözlerin izini sürdüğü kitabında sorgulanmadan kullanılan kelimelerin ve söz kalıplarının, kimi zaman nasıl ‘iktidarın lafları’ olmaktan da çıkıp doğallaştığını, hatta bazen muhalefetin de ezberine yerleştiğini sergiliyor. Bora, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi kelimelerin, lafların cari anlamlarına ve işlevlerine bakmanın, “zihniyet repertuvarı oluşturmaya yarayabilecek bir yanı olduğunu gösterme, bir ideolojik anlam haritası çizme” amacındadır. Yazarın, kalıp sözlerdeki başka imaların, bazen yitik anlamların da açığa çıkarılmasını önemseyerek peşine düştüğünü de belirtelim. Tanıl Bora’nın, aslında siyasal alanla sınırlı kalmayan; zamanı, çağı anlamak, yorumlamak isteyen herkes için kaynak oluşturacak kapsamda ve önemli bir çalışma yapmış olduğunun da altını çizmek isteriz.
Umut Durmuşoğlu’nun, ait olduğu gençlik kuşağının dilinde kalıplaşmış birtakım sözcük, kavram, deyim ve deyişleri başlık yaparak şiire dönüştürme çabasıyla Tanıl Bora’nın “zamane kelimeler”den yola çıkarak siyasal iktidarın zihniyet dünyasının ideolojik yapılanmasının haritasını çizmesi arasındaki benzerliğin dikkat çekici olduğunu kaydedelim. Dil her şeyi söyler… Söylenenlerin yanı sıra söylenmeyenleri de söyler. Üstelik dil kaydeder. Tanıklık ettiğini, temas ettiğini kayda alır. Dil okundukça anlaşılabilen, açılabilen, aşılabilen bir yol ve yolculuk. Bildiğimiz kadarıyla dilin kilidini okumaktan başka açabilen anahtar şimdiye kadar bulunmuş değil. Okumadan yazmanın bir değerinin olmadığı da açık. Okumuyorsanız yazmayın sözünü haklı çıkaranın da bu olduğunu söyleyebiliriz. Okumayı en geniş anlamıyla düşünerek yazdık bu satırları. Sanırız yalnızca yazının değil, konuşmanın da okumayla anlaşılacağını ayrıca açıklamaya gerek yoktur.
“My Generation”ın ikinci bölümünde Umut Durmuşoğlu kuşağının eşyasının, bazıları fetişleşmiş nesnelerinin üstünden dünyaya sesleniyor. Bir örnek sunalım; “kulaklık” başlıklı şiir:
Kulaklığını kaybetmiş bir arkadaşım
Uzuvlarından birinin gittiğini söylüyordu
Hem de bunu söylerken
Elleri istemsizce kulağına gitmekteydi
Durmuşoğlu’nun biçeminde eleştiri de var, ironi de. Ama ironi gömülü; doğrudan ya da direkt, nokta atışıyla göstermiyor etkisini. Genellikle kısa şiirlerde özellikle ironi ya da espriler için nokta atışlar söz konusudur. Umut Durmuşoğlu ironiden beklentisini betiğin bütününe yayıyor. Şiirsel etkiyi de o biçimde üretiyor. Şiirin nesnesiyle şiirin dili arasında oluşan düşünsel gerilim o boşlukta ya da aralıkta hasıl oluyor. Kitabın ikinci bölümünden bir şiir daha okuyalım. Aktaracağımız şiirin başlığı “coffee mug”:
Bir kitapta okumuştum
Baş parmağımız olmasaydı medeniyet ortaya çıkmazdı
Medeniyet, sabah yaptığı kahvesini
Eli yanmadan –kulp yardımıyla-
İçebilen çalışanlar sayesinde çıktı
Üçüncü bölümde kuşağın günlerinin düğümü çözülüyor. Ya da şöyle söyleyelim. “Günler” bölümünde yer alan şiirlerle, sanki doğrudan dile getirilmese de ima yoluyla ve sıkça karşılaşılan “günler nasıl geçiyor” sorusuna bir karşılık verilmeye çalışılıyor… Bu bölümdeki şiirlerin başlığı günlerin adlarından oluşmakta. Turgut Uyar’ın “Her Pazartesi”sinden bu yana pazartesinin şiirde ayrı bir yeri vardır. Biraz da bunu hatırlayarak “pazartesi” başlıklı şiiri örnek göstereceğiz:
Resmi
Kaşeli
Islak imzalı
Damgalı
Bir mürekkebin kurumasına bakar
İlk günkü gibi
Umut Durmuşoğlu, kuşağının diline tercüman olmanın yanı sıra ait olduğu kuşağın dünyasını, hayatını da genel hatlarıyla tanıtmayı sorumluluk edinmiş gibi. Niye yönelmiş buna diye bir soru gelir mi? Gelirse karşılığı şöyle olabilir: O kuşak, bu kuşak diyerek bildik bilmedik yere konuşmayın. Dinlemeden, anlamadan yargıda bulunmayın. Biz kimiz? Biz, yani yeni kuşak, bu çağın gençliği; biz kimiz? Kim miyiz biz? Bilmek mi istiyorsunuz. İşte ipuçları. Hemen hemen böyle diyor gibi… Kuşaklar arasında mesafenin açıldığı her toplumda iletişim sorunu baş gösterir. İlişkinin devamı, iletişimin gerçekleşmesi, kuşakların birbirine yakınlaşmasıyla sağlanabilir.
Umut Durmuşoğlu, “sıkıntı yok” diyen kuşağın aslında nasıl büyük bir sıkıntının içinde oluğunu duyumsatmaya çalışıyor. Kitabın “Ortak Ses” başlıklı son bölümünde tek şiir var. “Bildiri Olmayan Bildiri” başlıklı şiirli metinde Durmuşoğlu bu defa kuşağı adına giriyor söze:
Biz tanktan, tüfekten, toptan anlamayız. RAP
RAP RAP
KIT’A DUR BİR Kİİİ! Hayır bunları da bilmiyoruz. Beden eğitimi derslerimiz de boş geçti. Tıpkı ilkokuldaki metamatik
Derslerimiz gibi.
Kendi sözleriyle tamamlarsak… Umut Durmuşoğlu şiirleriyle bir yandan “umutsuzluğun yaprakları açılmamış tohumunu bırakırken” bir yandan da o “umutsuzluğun iyi arkadaşları” olduğuna vurgu yapıyor.
Yazıyı kitapla ilgili son bir noktaya dikkat çekerek tamamlamak istiyoruz. Şairin imlasına sadık kalacağımızı yazının başında belirtmiştik. Alıntılarda şiir başlıklarındaki yazım biçimine uyduk. Bu arada imla demişken iki şiirdeki yazılış biçiminin gözümüze takıldığını, hatta gözümüze battığını söylemek istiyoruz. Yazılış biçimindeki sapmayı “anlayamadığımız”, “anlamlandıramadığımız” için “yazım yanlışı” olarak değerlendirdik. Onlardan ilki “air max” başlıklı betiğin son iki dizesi. Şiirin tamamına bakmanın, anlatmak istediğimizi daha açık ve anlaşılır kılacağı kanısındayız. Şiir şöyle:
Varlıklar
Varlıklarının dökümünü yapıyor
- Ben de bir tane
- Ben de iki tane. Biri siyah biri beyaz.
Okurken başka türlü anlamlandıramadığımız için son iki dizeyi “bende bir tane / bende iki tane. Biri siyah biri beyaz” biçiminde, yazılışından farklı okuduk. Çünkü yazıldığı biçimiyle söz konusu dizelerden bir anlam çıkaramadık. Eğer “yazım yanlışı” değilse, ki olabilir, söz konusu bu biçimsel sapmanın okurken “nesnel karşılığı” bulunamadığı için şiiri zedelendiğini belirtmek isteriz. Diğer yazım yanlışı daha basit: “Kabul” sözcüğünün “kabül” olarak yazılmış. Elbette Umut Durmuşoğlu’nun, kitabın ikinci baskısında şiirleri gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapma olanağı bulunuyor.
Artık bitirelim.
Durmuşoğlu’nun ikinci kitabında yer alan şiirleri, “bir kitap okudum hayatım değişti” dedirtmiyor belki. Ama okunmayı, incelenmeyi, irdelenmeyi hak ediyor.
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın