2.MEKTUP - IHLAMURLU BİR HAZİRAN / Müjde Alganer

  • Paylaş:
post-title

Müjde Alganer

2.MEKTUP

IHLAMURLU BİR HAZİRAN

 

Sevgili Canoşum,

 

Dedenin mektubunu -o günleri görmeyi çok arzu ediyorum- okuyunca eminim hiçbir şey anlamayacaksın. O yüzden onun arzusunu yarım bırakmamak adına ben de sana onun mektubunu açıklar nitelikte başka bir mektup daha yazmak istedim.

Ölümlü dünya, senin otuz yaşına erişir miyim bilemiyorum. En azından dedenin gönderdiği mektuba çevirmenlik yapma bahanesiyle bir iki nefes de kendimden üfleyeyim istiyorum. Babamın coşkusu bana da bulaştı anlayacağın… Bu arada diğer mektuptaki bazı kelimeleri ben de bilmediğim için sözlükten bakarak ancak anlayabildim. Aslında çok da ağır bir dil kullanmamasına rağmen bundan otuz sene sonra anlamanın mümkün olmayacağını düşünüyorum. Yine de eminim ki emrine amade teknoloji bunu senin adına yapacaktır.

Ben de senin gibi biraz geç doğmuş bir çocuğum Can’ım, dedenin ikinci evliliğinden.  Sanırım aldığı bazı kötü kararlarla ilgili olarak gençlik dönemlerinde bazı sıkıntılar yaşamış ve aradığı mutluluğu geç yaşlarında annemde bulmuş. Bu yüzden babamla aramda kuşak farkı çok, düşün ki ikinizin arasında ne kadar kuşak farkı var! İtiraf ediyorum sırf bu yüzden mektubun ağdalı diline takılıp bir kenara atmandan korktum.

Deden ilginç yorumlar yapmayı, bunları anlatmayı ve kayda geçirmeyi, ayrıca günlük tutmayı çok severdi. Mistik denebilecek inanışlara ait bazı izleri sana yazdığı mektupta fazlasıyla hissedeceksin. Sonuçta bazı varsayımlar çağlarının içinde ne kadar mistik ya da imkânsız gözükseler de daha büyük bir mercekten bakıldığında ya da zaman içinde yapılan incelemeler ve çalışmalar onlara anlam kazandırabiliyor. Dolayısıyla dedenin bahsettiği şu atalarını araştırma kısmı oldukça geniş ve ilginç bir konu. Üstünde çalışılması gereken ciddi bir araştırma konusu belki de.

Bu konuya kendimce bir pencere açmak istiyorum aslında. Ebeveynlerimizi anlayana kadar uzun bir vakit geçiriyoruz Canoşum. Hele de sıkıntılı bir çocukluk geçirmişsek, onları hatalarından dolayı suçlamayı seviyor ve affetmeyi bir türlü beceremiyoruz. Dünyaya –bize sorulmadan- getirilmiş olmanın ağır sorumluluğunu onların sırtlarına yüklüyoruz. Onları, hata yapabilen birer kadın ve erkek olarak kabul etmek için belki de onların geçtikleri yollardan geçmemiz gerekiyor. Bir gün –şansımız varsa- onlara hak verebiliyoruz ya da affederek sırtımızdaki tonlarca yükten kurtulabiliyoruz. Bunlar da ister istemez olgun yaşlara denk geliyor.

Düşün ki seni doğurduğumda (geçen sene) otuz sekiz yaşındayım ve 88 yaşındaki babamı anlamam onun seçimlerini ve beni yetiştirirken bana dayattıklarını anlamlandırmam, suçlamaktan vazgeçip ne onu cellât ne de kendimi kurban olarak görmekten vazgeçmem uzun senelerimi aldı. Ve yine bir itiraf, sen doğunca onu daha iyi anladım.

Sonuçta insan çocukluğunda yaşadıkları için geçerli nedenler ve sorumlular arıyor. Çocukluk hatıraları, nereye gidersen git başının üstünden eksik olmayan bir ev gibi. O evin izleri yetişkinlikte hayat göstergeleri oluveriyor.

Belki de bana seni babasız dünyaya getirdiğim için kızacaksın ama bunun eksikliğini hissetmeyeceksin. Çünkü insan hayata nasıl başlarsa onu doğal biliyor, öyle sanıyor. Bu arada aman atlamayayım; dedenin söylediklerinin içinde bence sana anlatmaya çalıştığı şey, ömür denilen bu kadar kısıtlı zamanda başkalarının deneyimlerinden –özellikle kendi ailenin ya da soyunun- deneyimlerinden öğrenmek. Diğer çıkarsamam da hiç bilmediğimiz bir atanın genetik şifresiyle hareket ediyor olabileceğimiz. Bu bana ilk duyduğumda açıkçası çok ilginç gelmişti. Varlığını bile bilmediğim bir kadın atamın özelliklerini almış olmak ilginç bir iddiaydı.

Elbette hayat değişir koşullar değişir uyaranlar değişir ve biz her daim farklı öncelikler ve dürtülerle hareket ederiz. Ama bu şifrenin içindeki bazı değişkenler yani örneğin bir insanın huyuna ait bir değişken örneğin “azim” ya da haydi “inat” diyelim, sana belirgin bir şekilde geçmişse sen de kendi hayat koşullarında bunu yoğun şekilde deneyimleyebilirsin. Bunu dengeli kullanırsan tuttuğunu koparan; dengesiz kullanırsan aynı hataları tekrarlayan birine dönüşebilirsin öte yandan.

Bu örnek belki işine yarar diye düşünüyorum.

Benim örneğime gelince… Dedenin bu savını biraz daha yakından duyumsamak için konuyla ilgili kendimce küçük bir araştırma yaptım ve babamın beni devamlı benzettiği babaannem Meryem Hanım’ı araştırdım. Meryem Hanım’ın mutsuz evliliği ilgimi çekti. Güzel bir kadınmış ve erken yaşta görücü usulü evlenmiş. Sizin zamanınızda böyle bir yöntem olmayacak mesela. Hatta evlilik bile olmayacak. Ya da süreli filan olur. Bilemiyorum. Her neyse şimdi Meryem Hanım’ın mutsuzluğundan benim nasıl bir mesaj çıkarmam gerekiyor, diye sorduğunu duyar gibiyim. Ya da bu bilginin bana nasıl bir faydası olduğunu?

Anlatmaya çalışayım. Bu işi ciddiye aldım ve onu yakından tanıyan insanlarla konuşmaya aileden, arkadaşlarından hayatta olanlarla görüşmeye çalıştım. Tabii çok insan yoktu yani kalmamıştı. Dedene de çok soru sordum. Madem ben babaanneme bu kadar benziyordum onun hayatının bana söyleyeceği gizli bir şifre bir –dedenin de anlatmaya çalıştığı bir hayat dersi ya da mirası var mıydı?

Bulgularım şöyleydi: Genç kızlığa adım attığı on iki yaşının baharında babasını kaybetmiş. Bir de küçük erkek kardeşi varmış, altı yedi yaş küçük. Babasız büyüdükleri için çok sıkıntı çekmişler. Meryem Hanım on sekizini bitirince alelacele, evleneceği adamı tanıyamadan evlenmiş ve ne yazık ki kocasını sevememiş. Kocasını sevmediği halde oğlunu –yani dedeni- babasız büyütmemek adına kadın resmen işkence çekmiş. Yani kendi geçmişindeki yoksunluğu kendi çocuğu çekmesin diye kocasından ayrılamamış. İşte bu bilgi benim için önemliydi. Çünkü ben bir şeylerin yoksunluğunu çekmesin diye bir çocuğu başka şeylerden mahrum etmeyi –huzur, sevgi, anlayış, muhabbet- doğru bulmuyorum. Annesi bir bakıma dedeni mutsuz ve sevgisiz bir ortamda büyütmüş ve bu yüzden deden kalbinin ortasından gelen sesi keşfedene kadar epeyce vakit kaybetmiş.

Benim bir kadın olarak öğretim buydu sanırım:

Sevmediğin hiçbir şeye devam etmemek! Hiçbir bağı sevgisiz devam ettirmemek!

Bence sana has öğretini bulmak ve onu yorumlamak sana kalmış!

Bakalım hangi izler hangi işaretler seni kime götürecek ve orada ne bulacaksın. Aslında burada dedenin işaret ettiği gizli bir anlam daha var. O da şu: Biz sadece kendi hayatlarımızdan öğrenmemeliyiz. Yani başka hayatların deneyimleri de bize kısıtlı hayat sürecinde ışık tutabilir. Başkalarının deneyimlerinden hele de kendi ailene ait tecrübelerden faydalanabilirsin diyor Can’ım. Çünkü her şeyi yaşayarak öğrenemeyiz.

Gelelim şu mutluluk meselesine…

İşin kötüsü sana kirli bir yeryüzü, iklim krizinde bir dünya, yağmalanmış şehirler, kirli denizler, uzun süreli negatif etkileri olan bir pandemi, ırkçı-ayırımcı ülkeler, homofobik zihniyetler, birbirini çekinmeden öldüren halklar, adaletsiz sosyal bir düzen bırakmış bir neslin üyesi olmaktan utanıyorum.

Gelecek otuz yıl içinde bunların daha iyiye gideceğine dair içimde umutlar bunca azken mutluluktan bahsetmek de biraz tuhaf tabii ki.

Bu arada gerçekten de mutluluk bırakılmıyor… Onu senin yapman gerekiyor. Bu yüzden bana soracak olursan içinde bir yerlerde mutluluktan sorumlu biri olsun mutlaka. Sorumlu bir ses! Hayatı anlamlandırmanın sanki tek yolu bu.

Şimdi bana kalkıp beni niye böyle bir dünyaya getirdin ve ben böyle bir dünyada mutluluğu nasıl bulacağım, der gibisin.

Haklısın!

Biraz daha anlatayım o zaman: Açıkçası seni severek dünyaya getirdim.  Sen karnımda olduğun her gün bir kadın olarak dünyaya yeni bir nefes getirmenin coşkusunu yaşadım. Seni dünyaya getirmek beni bir insan olarak büyüttü. Önümüzde seninle çıkacağımız bir yolculuk var. Bu hem seni hem beni büyütecek.

Birlikte büyüyeceğiz.

Açıkçası bu kararı kolay almadım.

Seni doğurup doğurmamayı tıpkı dedenin tarifindeki gibi kalbimin tam da orta yerine sordum. Kalbim dünyanın halini biliyordu. Bana yeni kuşaklardan umutlu olduğunu fısıldadı. Ben de onu dinledim. Anlayacağın görevin büyük: Mutluluk üretmek için çalışmak. Yaptığın her şeyde kendine dön ve şunu sor:“Mutlu muyum? Diğerleri de mutlu mu?”

Bu soruya açık yüreklilikle bedeninin, gözlerinin, kalbinin verdiği cevaba bak oğlum.

En güzel pusula bu!

 

Senin kapkara gözlerinden öperim…

Canım Can’ım benim,

Annen Maria Meryem

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın