ŞANS HAYALETİ / William Seward Burroughs

  • Paylaş:
post-title

William Seward Burroughs

Çeviren: Funda Önkol

ŞANS HAYALETİ

 

KAPTAN MISSION, atış için dolu tuttuğu çiftesini kuşandı, kını içindeki bıçağını kemerinin altına soktu. Eşyalarını topladı ve orada burada takılıp göçmenlerle konuşarak yerleşimin dışına doğru yürümeye başladı.

Göçmenler tuğla yapmak için mükemmel bir kırmızı kil bulmuşlardı ve ikinci katlarında ağır tahta sütunlarla desteklenmiş balkonları olan iki katlı konutlar inşa ediyorlardı. Bu binalar bir dizi oluşturacak şekilde birleştirilmişti. Aşağı kattaki iki oda yemek odası ve mutfak, yukarı kattakiler ise yatak odası ve giyinme odasıydı. Birbirine bağlı balkonlar, hamaklar ve ot yataklar için kullanılıyordu. Bu yapılar denize bakıyor ve merdivenler birkaç geminin demirlediği koya doğru iniyordu.

YERLİ DİLİNDE ‘lemur’a karşılık gelen sözcüğün anlamı ‘hayalet’ti. Hayaletleri öldürmeye karşı tabular vardı ve Mission onların öldürülmesini yasaklayan bir Yasa koymuştu. Bu Yasa’ya aykırı davranışın cezası yerleşimden kovulmaktı. Eğer ölüm cezasını gerektiren bir suç varsa, ki bu Yasalar ile belirlenmişti, işte bu o suçtu.

Mission, kendisine bilgi veren bir yerlinin anlattığı daha büyük lemur türlerini arıyordu; bir dana veya küçük bir inek büyüklüğündekileri.

“Büyük hayaletler nerede bulunur?”

Yerli, belli belirsiz iç bölgeleri işaret etti. “Renk Değiştiren Kötü Kertenkele’ye dikkat etmelisin. Eğer seni büyülerse, sen de renk değiştirirsin. Öfkeyle siyaha, korkuyla yeşile, seksle kırmızıya dönersin...”

“Peki bunda bu kadar kötü olan nedir?”

“Bir yılda ölürsün. Renkler derini ve bedenini yiyip bitirir.”

“Sen büyük bir hayaletten söz ediyordun. Bir keçiden daha büyük... Onlar nerede bulunurlar?”

“Ağaçlardaki-Adam Chebahaka’yı duyduğunda , Büyük orada değildir. Kadın, sesin olduğu yerde olmayabilir.”

“Kadın mı?”

“Kadın. Adam. Büyük Hayalet için ikisi de aynı.”

“Yani. O, Ağaçlardaki-Adam’ın olmadığı yerde değil mi?”

“Hayır. O, Ağaçlardaki-Adam sessiz olduğunda orada olur.”

Bu gündoğumunda ve günbatımında gerçekleşiyordu.                                                                  

 

MISSION, DENİZ SEVİYESİNİN yüz elli metre üzerine çıkan dik bir yoldan iç bölgelere doğru ilerliyordu. Eşyalarına yaslanarak durdu ve geriye baktı. Dik tırmanış ne nefesini kesmişti ne de yüzünü terletmişti. Yerleşim bölgesini, yeni kalıplanmış tuğlaları ve neredeyse periler ülkesindeki evler kadar ölümsüz duran saman damları gördü. İskelenin altındaki gölgeleri, pusuda bekleyen balığı, koyun berrak mavi suyunu, kayaları ve yaprakları görebiliyordu. Hepsi duru, çerçevesiz bir tabloda yüzüyorlardı.

Sessizlik, o hareket ettiğinde toza toprağa ufalanan kefen gibi yok olacaktı. Şimdi rüzgâr kedi pençesi gibi, yüzüne Panik’in soluğunu getirerek koydan, yukarılara eğreltiotlarına ve yapraklarına doğru vuruyordu. Küçük hayalet pençeler, bir fani öldüğünde hafifçe dışarı çıkan ölüm merkezinin bulunduğu noktada ensesindeki tüyleri bir an için karıştırarak, omurgasını titretti.

Kaptan Mission her şeyin yaşamakta olduğunu dayanılmaz bir şekilde bildiğinden, apansız gelen Panik’ten korkmuyordu. Kendisi de insanoğlunun her şeyden önce korktuğuna dair bilginin, Panik’in yayıcısıydı: kendi soyunun gerçeği. Öylesine yakındı ki. Yalnızca sözcükleri bir kenara atıp bakmak yeterliydi.

Yeşil gölgenin altında, dev eğreltiotları ve sarmaşıkların arasında bahriye kılıcının yardımına gerek duymadan ilerledi. Bir açıklığın kıyısında durdu. Tutuk bir devinim anı, sonra bir çalı, bir taş, bir kütük yerinden oynadı, çember kuyruklu lemur kedi kabilesi belirdi; kuyrukları başlarının üzerinde kıpır kıpır, birbirlerinin önünde, arkasında, çevresinde dolandılar. Sonra bir anda hızla uzaklaştılar – gitmişler, kapladıkları uzamı da beraberlerinde alıp götürmüşlerdi. Mission uzaklardan yerlilerin Chebahaka, Ağaçlardaki-Adam, dedikleri lemur sifakanın çığlıklarını duyabiliyordu.

Çevik bir hareketle bir çekirge yakaladı ve yosun tutmuş bir kütüğün yanına diz çöktü. Yuvarlak gözlü, titreyen büyük kulaklı, küçücük bir yüz dikkatle, sinirli sinirli ona bakıyordu. Çekirgeyi ona sundu. Küçük lemur fare zevk çığlıkları atarak çekirgenin üzerine atladı ve onu küçük pençeleriyle tutarak minik, iğne gibi dişleriyle kemirdi.

Mission, gittikçe yükselen sese doğru ilerliyordu. Chebahakalar şimdi onu görmüşlerdi ve hep birlikte onun kulak zarlarını patlatırcasına çığlık atmaya başladılar. Sonra ses aniden Mission’ı yere düşürecek bir etkiyle kesiliverdi. Ağaçların arasında sallanan gri şekilleri izleyerek birkaç dakika yarı baygın uzandı.

Eşyalarına dayanarak yavaşça ayaklarının üzerinde doğruldu. Önünde sarmaşıklarla kaplanmış, rengi yosun yüzünden yeşile dönmüş taş bir yapı durmaktaydı. Geçide girdi, ayaklarının altında taş bir döşeme vardı. Göz kamaştıran, parlak, yeşil renkli, büyük bir yılan basamaklardan aşağıya kayarak bir yeraltı odasına yöneldi. Dikkatlice aşağı indi. Odanın sonunda öğleden sonra ışığını içeri alan bir geçit açılmıştı, Mission taş duvarları ve tavanı görebiliyordu.

İkinci odanın köşesinde küçük bir gorile veya şempanzeye benzeyen bir hayvan vardı. Bu Mission’ı şaşırttı, çünkü ona adada gerçek maymunların olmadığı söylenmişti. Yaratık tamamen hareketsiz ve siyahtı, adeta karanlıktan yapılmış gibiydi. Mission, ayrıca sağ tarafında bir yanını duvara yaslayıp uzanmış, açık pembe renkli, büyük bir domuza benzeyen bir yaratık gördü.

Sonra tam önünde, ilk bakışta küçük geyiği andıran bir hayvan gördü. Hayvan uzattığı eline geldi ve Mission onun boynuzlarının olmadığını gördü. Burnu uzundu, gözüne küçük bir kama gibi keskin dişleri ilişti. İnce, uzun bacaklar kordon gibi parmaklarla son buluyordu. Büyük kulakları dışarıya doğru açılmıştı, berrak amber renkli gözlerinin içinde gözbebekleri parıldayan mücevherler gibi yüzüyor, ışığın değişmelerine göre onlar da değişiyor, obsidyen, zümrüt, yakut, opal, ametist ya da elmasa benziyorlardı.

Hayvan bir pençesini yavaşça kaldırdı ve eski bir ihanetin anılarını karıştırarak Mission’ın yüzüne dokundu. Hayvanın kafasına vururken gözlerinden yaşlar boşandı. Karanlık basmadan yerleşime geri dönmesi gerektiğini biliyordu. İnsanın zamanında yapması gereken bir şey daima vardır. Hayalet geyik için ise zaman diye bir şey yoktur.

 

GİDEREK ARTAN bir hızla, giysileri taşlara ve dikenli asmalara takılıp yırtılarak, tepeden aşağıya inip alacakaranlıkta yerleşime vardı. Çok geç kalmış olduğunu hemen anladı, ters giden bir şey vardı. Onunla göz göze gelmemeye çalışıyorlardı. Sonra Bradley Martin’i gördü, ölmekte olan bir lemurun yanında duruyordu.

Mission, lemurun bedeninden vurulmuş olduğunu görebiliyordu. Sıcak, kırmızı bir dalga gibi gelen bir öfkeyle doldu, buna karşılık Martin’de hiçbir kızgınlık belirtisi yoktu. 

“Neden?” diye sordu Mission tıkanarak.

“Mangomu çaldı” diye mırıldandı Martin küstahça.

Mission’ın eli tabancasına gitti.

Martin güldü. “Kendi koyduğun Yasa’yı, kendin mi çiğneyeceksin Kaptan?”

“Hayır. Fakat sana Yirmi Üçüncü Madde’yi anımsatacağım: İki taraf arasında çözülemeyen bir anlaşmazlık olduğunda düello kuralı uygulanır.”

“Evet, ancak senin düello davetini reddetme hakkım var ve reddediyorum.”

 

Martin önemsiz bir kılıç ustası ve kötü bir nişancıydı.

“Öyleyse Libertatia’yı terk etmelisin, hemen bu gece, güneş batmadan önce. Bir saatten fazla zamanın yok.”

Martin bir tek sözcük söylemeden döndü ve evine doğru yürüdü. Mission ertesi sabah lemuru ormana götürüp gömmek niyetiyle üzerini katranlı muşambayla örttü.

 

MISSION, KARARGÂHINDA ansızın kendisini felce uğratan bir bitkinliğe kapıldı. Martin’i takip edip sorunu çözmesi gerektiğini biliyordu. Ancak – Martin’in dediği gibi – onun kendi Yasaları... Uzandı ve hemen derin bir uykuya daldı. Rüyasında yerleşime saçılmış ölü lemurlar gördü, gün doğumunda yüzünden terler akarak uyandı.

MISSION GİYİNDİ ve lemuru almak için dışarı çıktı. Ancak ne lemur ne de katranlı muşamba yerlerindeydi, ikisi de gitmişti. Kör edici bir berraklıkla Martin’in lemuru neden vurduğunu ve ne yapmak niyetinde olduğunu anladı: Yerlilere gidecek ve lemuru göçmenlerin öldürdüğünü söyleyecekti. Mission itiraz ettiğinde ona saldıracaklardı ve canını zor bela kurtarabilecekti. Bu bölgede lemurlar yerliler için kutsaldır ve kanlı bir intikam tehlikesi vardı.

Mission Martin’in kaçmasına izin verdiği için kendini şiddetle suçladı. Şimdi gidip onu aramanın bir yararı yoktu. Olan olmuştu ve yerliler Mission’ın inkâr etmesine asla inanmayacaklardı.

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın