FELSEFENİN KITSCH’INDA KIZIL BONCUK ARAMAK / suat hayri küçük

  • Paylaş:
post-title

suat hayri küçük

suathayrinora@gmail.com

FELSEFENİN KITSCH’INDA KIZIL BONCUK ARAMAK

 

“Öfke insan haysiyetini hiçe sayan saldırılar karşısında gazaptır, bizim dik duruşumuzdur.
Nefret soluktur, depresiftir, korkaktır, içten içe kendini yiyip bitirendir.
Öfke açıktır, insanın yüzünü soldurmaz, kızartır.
Öfke rüzgâra bir ihtar fırlatır.
Öfke fırsatçı değildir; bir anda kendi çıkarının tersine hareket edebilir.
Bu yüzden yüce şeylerle akrabadır."

–Ernst Bloch

Felsefede ve sanatta zekâya ve ironiye iştahlı bir ruhu var çağımızın. Züppeliğin yüceltildiği, parıltılı metalara dönüştürülerek trajik olanın parodisine gark olunan çağımızın kişisi, öznellik konumundan düşmeyi özgürleşme olarak kodlamakta. Ve fakat bu köpüren gayya kuyusunda sörf yapanlar kadar, bu hakikatsiz gerçekle her karşılaşmada ilk kezmişçesine (pirimiz Rimbaud gibi) ifrit olan, çağın burçlarından diplere tırmanan ve ahlar senfonisini mırıldanan uygunsuz, yersiz ve zamansız oluşlar da var elbette; onlar, başka ve olay oluşlarıyla tarihin saçlarını geriye taramaktan caymazlar… Filozofun arzusu, kuvvet olduğu kadar sahadır da; bedenlerin birbirine uzanmasıdır. Berardici bir söyleyişle, “Muhtemel olana mahkûm olmamalıyız; şimdide saklı olan olanağı keşfetmeliyiz.”

Kitsch, kökenindeki kaderi gereği mimaride ve sanatta salgılamaya devam ediyor olsa da zehrini, felsefede de en pespaye tanrılarını peydahlamakta. Sanatta ve felsefede ergen radikalizmi, aklın bu aysız, yıldızsız gecesinde beliren çaresizliği yaşamın esası olarak ululamakta. “Ergen” derken, kişinin içine yerleşmemesi, geçip gitmesi gereken bir hâlini, bir momentum tümseğini kast ediyorum. Fakat insan kozasını sever bazen, kendinden esirger sonrayı. Derler ki; geçici olarak muhteşem olan şey, sonsuza zorlandığında felaket olur. Ergenliğin sonsuza gerilmesi, işte bu türden bir felakettir. Yitirilmiş çocukluğun dehşetinde kaybolmuş, kendi üzerine katlandıkça dünyayı yitirmiş olmanın gramerinde her harf bir yokuştur; içinde kırbaçlanan yaşama arzusu ve dünya sevgisi dil öncesi seslere musallat olur. Kefaret dünyadan yoksunlukla, sevmeyi unutuşla ve yaşama maruz kalmakla ödenir…

Heinrich Heine’in şu mırıldanmasıyla geçelim ufkun belireceği eşikten: “Vahşi, karanlık zamanlar gümbürdeyerek bize doğru yaklaşıyor ve yeni bir kıyamete dair yazmak isteyen peygamber, bütünüyle yeni canavarlar icat etmeli, öyle korkunç canavarlar ki Aziz Yuhanna’nın antik hayvan sembolleri onların yanında öten kumrular ve mırıldanan aşk tanrıları gibi kalsın.” Bu girizgâhı eşik belleyip, salınıp kıvrılalım bahsimize: Bir mesele olarak Slovaj Zizek! Moda, meta ve şehvete karşı işleyen bir iştah olarak Zizek! Tenimizde deri gören, bedenimizi gövde bilen, aklı mümkünler alanına sığdıran ve hınçla öfkemizin barutunu ıslatan Zizek’e elveda demiştim hayli zaman önce. Ve fakat nedense pek “Bolşevik” reel politikçilerce taşlanmıştım. Ki o seremoni, “Elveda Zizek!” demekle ağzıma sığmayan dilimi cebimdeki taşlarla bileylememe neden olmuştu. Bu nedenle bu metnin, taşların eriyiği olarak, yani bir ahlar senfonisi olarak duyulmasını isterim…

Zizek felsefenin hançeri, bizlerin Brutus’udur. Hançer sinsi bir silahtır ve arkadan saplanır. Brutus, Sezar’ı arkadan hançerlemişti; çünkü meydan okuyacak mesafede değildi. Kritik mesafeden yoksun ilişkilerde Puşkin olunmaz, ancak Brutus olunabilir elbette. Ve fakat entelektüel sermayesi ve biyolojik zekâsıyla felsefenin kitsch’ını bir tür radikallik olarak serilmiyor, Zizek. Onun bu en uzun gölge oluşundan çok, asıl düşündürücü olan, felsefenin kıtsch’ında kızıl boncuk arayanların barikatın beri yanındaki çokluğudur… 

Düşünceyi, direniş gücünün emzirildiği şen ciddiyetiyle kendi sınırlarına süren, okuru düşüncenin durmadan daha çok beslendiği kaos karşısında, kendi “zar atımını” denemeye çağıran ve Marx’a Spinoza dolayımıyla yeniden ve yeniden bağlanan Deleuze; “Felsefe kavramlar yaratmaktır. (…) Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar (kavramlar) bulmaya girişmek gerekir” mottosuyla, filozofun yaşamı neşeyle besleyen kuvvetlere kavramsal bedenler biçimlendirme sanatını serer bakışımıza.

Her filozofun akla getirdiği temel bir kavram ve kavga alanı vardır. Spinoza bedenin, Kant ahlakın ve estetiğin, Hegel diyalektiğin ve aşmanın, Marx emeğin ve komünizmin; Deleuze felsefe, anlam, fark ve tekrarın; Foucault iktidar ve direnişin, özne, söylem ve hakikat ilişkisinin arkeolojisini yaptı hep. Ve fakat Zizek deyince ne geliyor aklımıza? Zizekvari düşünüş ne getiriyor bize? Zizek oluş nedir? Hegel’i kendine has Lacanvari yorumsamasıyla bakışı mülk edinen Zizek, metinlerarası savrulmalarda gıdıklanan özneyi ve de kırılgan mutlağı hiçten az kılan bir paralaksa yerleşerek aşındırmakta praksis’i… Zizekvari düşünüşün kanılar ve ânlar sürüsüne indirgediği zaman ve değer, anlamın salgılanacağı uzamı dar etmektedir… Bilinmesi, bulunması ya da ele geçirilmesi gereken bir nesne değildir anlam; karşılaşmalarla, kuvvetlere açılıp kuvvetler yaymakla, yaşamakla salgıladığımız şeydir anlam. Ve fakat Zizek, anlamın imkânsızlık ânını bütün varlık alanına yaymakta, imkânsız nesneyi kökendeki kader diye üstümüze boca etmektedir. Hâlbuki insan bir sapmadır ve varlık taşmasıdır oluş nehrinde…    

“İnsan, madenin esa(n)sıdır ve ben sıradan biriyle hiç karşılaşmadım” derim, mevcudiyeti mutlaklaştıranlarla tartışırken. “Normal insan bir kurgudur”, “İktidar her yerdedir, direniş de öyle”, “İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar” vb. sözleriyle alet kutumuzu şenlendiren Foucault, yaşamın tümüyle boyun eğdirilemeyeceğini, insanın tarihsellikten kaçan bir parçasının hep olduğunu, toplumu savunmak gerektiğini ve hakikati despotun gözlerinin içine bakarak dillendirmeyi, yani onun deyişiyle parrhesia’yı sunar barikatın biz tarafına. Wole Soyinka’ya reveransla, hatırlayalım: “Bir kaplan kaplanlığını ilan etmez, avının üzerine atılıverir.”

Peki, Zizek ne yapmaktadır; onca retorik, jest, poz ve zekice ironilerle? Bırakın alet kutumuza bir katkı sunmayı, onca kanlı bıçaklı meydan okumalardan damıttığımız kavramların, yani aletlerin işlevsiz, lüzumsuz ve de tüm bunların yenilgilerimizin heykeli olduğuna inanmamızı vaaz eder. Oysaki en keskin bıçakların ipekte sınandığı karşılaşmalarda yenilgiyi bile bile meydan okuduğumuz, yani daha güzel yenilmenin biçimlerini aradığımız gecelerden güne yürürken peydahladığımız kuvvetlerdir kavramlar. Ki biz varisi olduğumuz kadim ahların kuyusuna ineriz, kavramlardan ördüğümüz iplere asılarak.     

İnsan kuvvetlerden, kuvvetler karşılaşmalardan, karşılaşmalar ise inat ve ısrarın salgıladığı açıklıkta belirir; bir olayın kalbinde bekler bizi, çalınan eleştirinin sahibini bulacağı sıçrak akılla. Gelecek kuşaklar rahat etsin diye değil elbette, eskil kuşakların ruhları huzur bulsun diye bile, gerçeğin canı cehenneme…

İnsan, tıpkı insan olmayan hayvanlar gibi yaşamca, yaşama ve yaşamdandır… Ve de yaşam bedenidir. Beden yani ten, ben olmayan dünyaya dokunma, dünyaya ben’i açma, eti dünyayla şenlendireme çağrısıdır. Ve fakat deri ayırır, kapatır, bir kaleye dönüşür dünya ile yaşam arasında. İşte, Zizekvari “düşünüş” bize bunu yapmakta, bizi dünyadan yoksun, kedere gark olmuş, yaşamın esasından uzak düşmüş bir aczin hıncına sürmekte. Ve fakat Derrida’dan biliriz: “Şiir tek bir şifre içerisinde, anlam ile harfleri, ritmin zamanı uzamlaştırması gibi mühürler. Kazasız-belasız hiçbir şiir yoktur, yara gibi açılmayan bir şiir olmaz, aynı zamanda yaralamayan şiir de yoktur.”

Nietzsche halt etmiş, Zerdüşt soylu ruhuyla lütfetmiş; iyinin ve kötünün ötesinde insan, yani hayvan kalmayı bile becerememiş olan bizler, kendi kusmuğumuzda debelenmekle malul değiliz elbet; bu cehennemi biz inşa ettik, bunu yerle bir edecek olan da biziz. Ve de tam da bunu yaparken gerip esneteceğiz mümkünler evrenini. İçine fırlatıldığımız dünyaya sığmadan ve de içimizdeki doğayı felç etmeden eyleyecek, aklımızı kalbimizle cesaretlendireceğiz…

Kuyrukla kanat arasında salınan insan, yüceyle iğrencin diplerde ve burçlarda aynı oluşlarında, hayvan oluş ile melek oluş arasında gerilmiş bu oluş, elbette ve de illa ki kendini bir sanat eseri olarak biçimleyecektir. Mesele bu kapasitenin varlığı ya da yokluğu değil; mesele ettiğimiz şey, hangi kuvvetlerin eseri ya da esiri olduğumuz…

Zizek’e maruz kaldığınızda, kendinizi mutlaka Bloch ve Eagleton ve Ranciere ile sağaltmanızı öneririm. Platon, Descartes ve Hegel’e hep arkadan yanaşan Zizek, Marx’la ilişkisinde hep ironiye sığınır. “Bugün komünizm bir çözümün adı değil, bir sorunun adıdır” mottosuyla üstümüze boca edilen “Ben ne yapabilirim ki” meteoruna tutunup sonsuza savrulan insan, bir vakit ve mesafeden sonra “Ben zaten neyim ki” gayya kuyusuna gömülür elbette.  

“Giderek kötüye giden bir dünyada iyimser gelecek beklentilerinin karşılığı yok” der Zizek. Bu bilgi bize ne yapmaktadır? Nasıl bir kuvvet üremekte ve bu kuvvet bize dâhil olduğunda biz neyi arzular, neye kadir oluruz? Kanımca içimize çekilir ya da ifrit olup ufuksuz saldırganlığa meylederiz. Kederlere gark oluruz ki diktatörler ve burjuvazi kederli bedenlere ihtiyaç duyar.

“Düşünce, umutsuz olma cesaretidir” diyen Agamben varlığın karanlık tarafını kurcalar hep. Ve fakat aşikâr bir seçenek olmadığı gerçeğinin akıbetini söylese de bize, teorik sinizme düşmez Agamben; açmazımızın kördüğümünü düşünmekten alıkoyan bir fetişe yaslanmadan, “uzun bıçaklar gecesi”ne işaret eder. Eleştiriyi çalan Zizek zamanı maddiliğinden koparır; belirsizlik ve melankolinin vaazı şöyle dünyevileşir: “İşte yaşamınız sonuçta bu, onun üzerine sahte bir hale örten o fantazmatik ekranın içinden geçerseniz görürsünüz. Seçim kötüyle daha kötü arasındaki, toplumsal gerçekliğin steril iktidarsız kasvetiyle kişinin kendini yok eden şiddetin fantazmatik gerçeği arasındaki bir seçimdir.”

Zizekvari düşünüşün uzağında, aklın şenlikli teninde eyleyen Rebecca Solnit ile okşayalım cebimizdeki taşları: “Bir de arada bir, olasılıklarda patlama yaşanır. Bu sapma anlarında insanlar, o zamana kadar var olmamış, en azından bir faili, kimliği ve etkisi olan bir varlık olarak var olmamış bir 'biz'in parçası olarak bulurlar kendilerini; yeni olasılıklara ya da adil bir topluma dair o eski hayal birdenbire ortaya çıkar ve -en azından bir süreliğine- parlayıverir. Ütopya bazen hedefin kendisidir! Genelde ânın içine gömülüdür ve izahı zor bir andır bu; çünkü çoğu zaman hiç getirisi olmayan ağır yaşam tarzlarını, ağız dalaşlarını ve nihayetinde hayal kırıklıklarını ve hizipçilikleri içerir. Bir yandan da daha manevi unsurlar barındırır: Kişisel ve kolektif gücün keşfi, hayallerin gerçekleştirilmesi, daha büyük hayallerin doğuşu, duygusal olduğu kadar siyasal da olan bir yakınlık hissi ve değişime uğrayan ve zafer sönümlendiğinde bile eski hâllerine dönmeyen hayatlar. Bazen yeryüzü bu ânın üzerine kapanır ve sonuçlar hemen aşikâr olmaz; bazen imparatorluklar unufak olur, ideolojiler prangalar gibi çıkarılıp atılır. Ama bunu önceden bilemezsiniz.”

 

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın