URAN BABEK USTAMIZDAN İÇLERİ ISITAN BİR RÖPORTAJ / Buse Malkoç

  • Paylaş:
post-title

Buse Malkoç

URAN BABEK USTAMIZDAN İÇLERİ ISITAN BİR RÖPORTAJ

 

Küçük dükkânların hayat hikâyesi bol olur. Köşede unutulmuş, soyutlanmış bir ayakkabı tamircisi ama ufacık bir yer. Tabelasında gerçek ayakkabılar var. Çizme, terlik, bot. Hangi tabelacının aklına gelirdi bu fikir? Sonradan öğrendik ki tabelayı ustamız yapmış. Bu bir ruhtur. Sanattır. Kaç tane gördünüz tabelasında ayakkabı asılı tamirci? Meslek ne olursa olsun, ustası ömrünü adarsa, ruhunu katarsa işine, o artık iş olmaktan çıkar, sanat olur.

Ne zamandır bu işi yapıyorsunuz?
47 yıldır bu meslekteyim. 72 yaşındayım.

Sizce iyi, kaliteli bir ayakkabı nasıl olmalıdır?
Kaliteli bir ayakkabı çok önceden vardı. Gerçeğinden yapılırdı. Şimdi teknoloji ilerledi ve her şey suni. İşçilik sıfır!

Dükkânı saat kaçta açıyor, kaçta kapatıyorsunuz?
Ben bu işte çok prensipliyim. Sabah 9’a 10 kala açarım, akşam 7’de kaparım. Her gün aynı saatte açarım. Esnaf benimle saat ayarlaması yapar. Beni gördüğünde saate bakıyor, “İki dakika geç kaldın” diyorlar.

Bu işi kimden öğrendiniz?
Bu işi zamanında 8. sınıfı bitirdiğimde Bulgar’da öğrendim. Okulda daha ileri gidemedik. 72 yılıydı. Balkanların en büyük ayakkabı fabrikası Dobrich’ti. 3 bin kişi çalışıyordu fabrikada. Orada öğrendim.

Eğer ayakkabı tamircisi olmasaydınız ne meslek seçerdiniz? Neden bu mesleği seçtiniz?
Bak kızım; ben mesleğimle çocuklarımı büyüttüm. Zengin olmadım ama her zaman cebimde param vardı. Aç kalmadım, çocuklarımı büyüttüm. Bu mesleği candan, yürekten yaptım. Her zaman müşteriye fazlasını veririm. İlk önce ben beğeneceğim yaptığım işi, sonra müşteri beğenecek. Esası bu, severek yapıyorum mesleğimi. Ne kadar daha çalışacağız ki zaten. Bizim gibileri kalmadı kızım; gençleri görüyorsun. Pek sevmiyorlar, “pis iş” olduğu için. Her gün duş almak zorundasın. Toz pas. Mecbur, ne yapacaksın...

Bende bir sürü meslek var, Bulgaristan’da sünnetçiydim, tornacılık vardı, pres işleri, berberlik… Var da var ama en sevdiğim iş bu. Ben orada hep özel sipariş yapardım, sıfırdan ayakkabı. Senin gibi genç kızlar gelirdi model seçmeye. Saatlerce bakarlardı, canım sıkılırdı. 10 model seçerlerdi, düşürürdük 8’e, yine düşürdük 6’ya… Bazıları hiç model seçemiyor. “Bu ayakkabının hangi kısmını sevdiniz?” diye sorardım. “Tamam” derdim, “ben size model yapacağım, kimsede olmayacak.”



İşinizin zorluğundan bize bahseder misiniz?
İşimiz çok pis! Affedersin, adam tuvalete giriyor, pisliğini de getiriyor. Ben alıyorum burnumun altında, çalışıyorum. Çok özür dilerim, kadınlar daha çok yapıyor bunu. Bakımlı kadınlar ama ayakkabı çok pis. Adam çıplak ayakla giymiş ayakkabıyı, leş gibi kokuyor. Ben içine koku sıktığımda, “Ne yaptın, ne sıkıyorsun?” diye söyleniyor. İçi çok güzel kokuyor da ondan sıkıyorum sanki…

Neden kadın ayakkabı tamircisi yok denecek kadar az; ayakkabılara daha çok onlar düşkün oldukları hâlde?
Benim ilk kız, “Baba ben öğreneyim yanında” dedi. Ben kızıma, “Bak sen kendi mesleğine” dedim hep. Bizim bacanak Bulgaristan’da eşiyle çalışıyor, bu mesleği hâlâ devam ettiriyor. Toruna öğretmek istediğimde, “Ben ayakkabıcılık mı yapacağım?” diyor.

Erkek işi diyorsunuz yani, doğru mu?
Tabii ama benim için fark etmez. İçinde olacak. Kadın çalışamaz mı? Bence kadınlar her işi yapabilir. Sadece yüreğinde olsun yeter. Benim bir akrabam, senin gibi bir kadın, tır şoförü. Dünyayı aktarıyor, hiç umurunda değil.

Sizce alın teri nedir?
Doğrusu ben yorulmuyorum. “Sen nasıl dayanıyorsun bunca saat burada?” diye soruyorlar bana. Ben müşterilerle meşgulüm. Bir iki laf ederken bir yandan da işi yapıyorum.

Günümüz insanının “Kullan, çöpe at” mantığını nasıl görüyorsunuz?
Genelde millet ucuza kaçıyor. Ben gideceğim, alacağım 50 liralık ayakkabı. O da haftasına açılıyor. Ben diyorum ki sadece yapıştırsam bu kadar tutacak ama el dikişi yaparsam daha uzun tutacak. Adama da para çok geliyor. İlkini tercih ediyor. Bir hafta sonra yine geliyor. El dikişi olursa daha kaliteli olur. Bu tığla ilmek ilmek dikiliyor. Bu çorluda tek ben dikiyorum böyle. Ben Sovyetler döneminde ayakkabıcıydım, 4 yıl kadar. Sibirya’da. Bak orada saçlarım uzundu. Bak elimde kuzu gibi duran oranın ayakkabısı. İçi dışı koyun derisi, keçeden yapılma. Orada plastik, suni malzeme yok; çok soğuk orası.

Dükkânınızda hiç hırsızlık olayı oldu mu?
Oldu. Bundan 10-12 sene önce girmişler içeri. Burada şüphe etiğim biri var ama gözümle görmeden de diyemedim bir şey. Her zaman şu kutuya 15 lira bırakırım. Girmiş içeri, burayı aktarmış yere, 15 lirayı almış. Başka alacak ne var zaten ki… Makineyi mi alsın? Ayakkabıyı mı alacak? Şimdi kameralar var. Belediye mecbur ettirdi bir ara. İyi ki taktırmışız.

İşinizden kalan zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben hanemi çok seviyorum. Eve gittiğimde torunlarımla meşgul olurum. Ev işiyle meşgul olurum. Zaten geriye ne kadar saat kalıyor ki... Yıkanıp akşam yemeği yaparsın, bir iki saat televizyon karşısında kalırsın, sonra saat 11 gibi de yatarsın. Pazar günü zaman ayırırsam torunumu gezmeye, yengenle dondurma yemeye giderim. Beni yaşama bağlayan torunum, hanem; onlarsız olmaz.

Hiç yurt dışında yaşamak istediğiniz dönemler oldu mu?
Ben yaşadım 4 yıl; tek başımaydım, böyle telefonlar yoktu. Postaneye giderdik, 10 dakika telefon konuşması yapardık. Artık düğmeye basıyorsun, canlı görüntü karşında.

Tamir edemediğiniz bir ayakkabı oldu mu hiç?
Oldu. Nasıl oldu? Ayakkabı ölmüş zaten. Zaman aşımına uğramış. Diğer ayakkabıcılar gibi olsam, para peşinde olsam yaparım; dış görüntüsü olur ama 2 gün sonra çöpe gider. O müşteri bir daha gelmez buraya. Değmez! Yine de tamir et derlerse kırmam insanları. Bazıları dedesinden, ninesinden kalma ayakkabıları getiriyor, hatırası var diye. Ayakkabıyı gördüğümde, antika olduğunu anlarım. Hakiki olduğu beli olur. Zaman geçmiş ama sağlam duruyor.

Ben ayakkabıları canlandırıyorum. Yaşatıyorum, özen gösteriyorum. Çünkü o tip bir ayakkabıya istediğini vereceksin. Öyle ayakkabılar var. Memlekette sıfırdan yaptığım ayakkabılar, zaman sonra bana geldi. Yaptığım ayakkabıyı hatırlıyorum. “Bu ayakkabıları nerede yaptırdınız?” diye soruyorum. Söylediğinde de, “Ee, o bendim” diyorum.

Bir ayakkabıyı ne kadar sürede tamamlıyorsunuz?
Tamiri genelde çabuk olur. Güzel, kaliteli çalışmayı seviyorum. “Gel yarım saat sonra”, “Gel bir saat sonra”, “En geç yarın gel” diyorum müşteriye.

Hayatın anlamı sizce nedir?
Herkesin bir “Keşke”si var. “Keşke geri dönebilsem, daha iyisini yapardım” vb. Hayat çocuklardan ibaret. Ailemden ibaret. Hayatta her Allah’ın günü neyi iyi yaparsan o kalır seninle.

Hayatınızda olmazsa olmazınız var mı? Varsa nedir?
Olmazsa olmaz diyemezsin kimseye. İsterse karın olsun, isterse çocukların olsun, diyemezsin! Herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Zorla güzellik olmaz. Olsa da yakışmaz.

Kendi işinizin patronu ve çalışanı olmak nasıl bir deneyim ve duygu?
Çok iyi güzel bir duygu ama zorlukları da var. Herkes diyor, “Kapat git; nasıl olsa patronsun”. Olmuyor. Faturan geliyor. Kapatırsan ödeyemezsin. “Yaş gidiyor, ileride emekli olamayacaksın” diyorlar. Biz patron olamadık, olamayacağız da. Ama çok şükür bugünümüze! Adamın bir sürü parası var ama hayatı yok. Öyleleri var. Para olsa ne yazar; eve huzurlu gitmediğin sürece, rahat uyumadığın sürece...

Bu mesleği kaybolan mesleklerden sayabilir miyiz artık?
Öyle görüyorum ben. Teknoloji çok ilerledi. Ayakkabıları döküm yapıyorlar, işçilik yok. Bir ay sonra da atıp yenisini alıyorlar.

Çok pazarlık yapıyorlar mı insanlar?
Beş liraya bile pazarlık yapıyorlar. “Beş lira” diyorsun ya, “Üç lira olmaz mı?” diyorlar. Kimisi getiriyor ayakkabıyı; ayakkabı açılmış, dikiyorum. Ertesi gün diğer ayakkabıyı getiriyor. “Ya ustam, geçen gün geldim yaptırdım, bak yine açıldı” diyor adam. Ya ben kendi işimi tanımıyor muyum? Burada masura farklı renk. Yukarıdaki ayakkabının renginde. Ayakkabının altına baktığımda, benim elimden geçip geçmediğini anlıyorum elbette.

İlk müşterinizi hatırlıyor musunuz? Kazandığınız ilk para ne hissettirmişti?
İlk müşterimi hatırlıyorum. Rahmetli amcamdı. İlk amcam geldi. Sandaletleri vardı. Tamir ettim. Çıkardı para verdi. “Amca, istemez” dedim. Verdi yine de. Hiç unutmam, 4 leva para vermişti. O 4 levanın 2 levasını çiviyle çaktım duvara. Yılarca durdu orada.

Çorlu’da yaşamaktan memnun musunuz?
Tabii ki mutluyum! Çorlu çok büyüdü. İlk geldiğimde, 1991 yılıydı; burası köy gibiydi. Memnunum! Ailem burada, ben buradayım. Nerede karnın doyarsa orada mutlu olursun! Ailenle beraber olduğunda sorun yok.

Son olarak, insanlara yaşama dair ne söylemek istersiniz?
Çok güzel ülkemiz! Ama insanlar biraz cahil. Saygı yok. Hele ki trafikte... Sen yaya geçidindesin, adam durmuyor, üstünden geçecek nerdeyse. Avrupa’da ayağını yaya geçidine bastığında adam duruyor. En nefret ettiğim şey bu. Saygı yok…

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın