SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI / Utku Varlık

  • Paylaş:
post-title

Utku  Varlık

utkuvarlik@gmail.com

SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI

 

“Artam Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam, koleksiyonculardan derlediği birbirinden değerli İstanbul resimlerini 40. yılına özel bir sergide buluşturdu. Tam 40 yıldır sürdürdüğü müzayedecilikte birbirinden değerli ve gizli kalmış kimi eseri gün yüzüne çıkarmayı başaran Artam, Türkiye’nin kültürel değerlerine sahip çıkacak bir bilinç oluşturmayı kendisine ilke edindiğini söylüyor. Sergide sanatseverlerle buluşacak eserlerin bazıları uzun yıllardan sonra ilk kez görücüye çıktı.”

Bu haber “Tuvallerde İstanbul” diye bir sergi tanıtımından; bir müzayede evinin koleksiyonculardan topladığı, içeriği İstanbul ve ressamları (asker ressamlar, paşalar, Cumhuriyet’in ilk yılları ressamları) olan (belki otuzlu yıllar ve gerisini kapsayan) bir sergi haberi. Sergi, resmin özellikle bir hobi olduğu, değer yargılarının belli bir ölçüde iyi niyetle oluştuğu bu çevrede; daha okul, atölye gerekliğinden bile haberi olmayan, çoğunlukla “naif” ressamları içeriyor. Kanımca Artam kendisi satmıştır bu tuvalleri, amaç kendine bir “övünç” de sağlamak! Başka açıdan! Şunun da altını çizeyim: Olan ya da olmayan “Türk Resmi”nin tarihini “müzayedecilerin” yazdığı, “sanat tarihçileri”nin de onların izinde yürüdüğü başka bir gerçek. Örneğin bu serginin küratörü Kıymet Giray’ın ismi sürekli olarak “banka koleksiyonları” konusunda geçiyor üstelik İş Bankası Resim Koleksiyonu kitabının da yazarı.

 

Hiç düşündünüz mü: Bu ülkede resimde para sistemini kuran bu satış evleri yöneticileri sattıkları resme hangi gözle bakıyorlar? Bu resimleri genellikle büyük paralar ödeyerek alanlar acaba bakıyorlar mı? “Birbirinden değerli” diye tanımladıkları bu peyzajlardaki naif amatörlük, pentürün süklüm püklümlüğü ne olacak? Ki yalnız bu erken peyzajdan söz etmiyorum. Başından sonuna manzara resmi yapılmıştır ama bence peyzaj “manzara” değildir. Da Vinci’nin “La Joconde” dekoru, bu “sfumato”, harika, gizemli peyzaj olmasa acaba bu tabloyu nasıl kurgulardık? O zaman sanat bir hayal mi? Değilse senin yaptığın manzaranın hiçbir anlamı yoktur! Genellikle İstanbul ve Boğaz’ı konu alan bu ressamların bu harika doğayı bir iskele, suyun kenarında bir ağaç, balıkçılar, tekneler vs. ile resmetmesi... Can sıkıcı, bunaldığımız, pentür tekniğinden yoksun, bu standart “manzara” resimlerinin, müzeler ve koleksiyonlarda kalıcılık süresi ve değeri, yine göz boyayan bu satış evlerinin elindedir. Ne yazık ki bu amatör ressamların o peyzajdaki gizemi yakalayabilmeleri olanaksızdı çünkü resmin ve sanatın “fenomenolojik“ yorum bilgisinden, “aynanın içinden” bir bakış açısından, sanatın alegorik öğretisinden habersizdiler ve sanatın yalnızca bir “haz” olduğunu sanıyorlardı! Bu ülke bir zamanlar Anadolu’nun yanlızlığına ressamlarını göndermişti; gitsinler, o yörenin “yalnızlığını” boyasınlar diye. İçlerinden çok azı bu toprakların gerçeğini anlattı. Resimde de yazıda da bir tek Avni Arbaş’ın anlattıklarını hâlâ unutmadım! Hadi, genellikle dışı görebileceğimiz bir müze yoktu ama nasıl olur Aivazovsky’yi tanımazlar, diyeceğim. Bence pentürün büyük ustasıdır, onun uyguladığı “les glacis tekniği”inden söz etmez kimse. Oysa bu sergide bir tuvali var ama ötekilerin ilgisini çekmemiş, Civanyan dışında. Belki görmediler ama Dolmabahçe Sarayı bu ressamın tuvalleriyle doluydu! Başka bir soru: Bu resimler -ne yazık çoğu çalındı, çırpıldı- niçin bir sarayda gizlenir? Onlara bir müze düşünülemez miydi! Nasıl onlardan kimse çıkıp da: “İşte bir peyzaj, bir pentür böyle düşlenir, adam seni “noktürn” bir İstanbul’da gezdiriyor” demez? Nasıl olur bu?

Müze konusu çok derin. Biraz gerilere, 60’lı yıllara dönersek: Beşiktaş Resim Heykel Müzesi deniz kenarında, rutubetli, büyük ahşap bir binadaydı; resimlerin saklandığı arşivdeki hasardan haberimiz olmadı. Yalnız, benim tanık olduğum şu olayı gerçek müzeciler bilseydi ne derdi? Ressamlar Birliği’ne verdiğim bir tuvali askerlik nedeniyle bir yıl geç almıştım. Resim bu müzenin alt katında bir mekâna konmuştu, dış kâğıt paketi sırılsıklamdı, açtığımızda pentürün üstü de yeşil bir küfle kaplıydı! Şimdi düşünelim: Üst katının parasızlık nedeniyle her zaman elektrikleri kesilen bu müzede asılı bu resimler nasıl korunuyordu? Bir keresinde hayran olduğumuz Avni Lifij’in “Portre”sini gardiyandan izin alıp, kapının önüne, ışığa çıkarmıştık. Resim meta olduğunda Ankara-İstanbul müzelerinden yok olan resimler, belki çok önce gözden ırak olmuştu!

O yılların dinginliğine paralel, yine ressamların kalenderliğine, iyi niyete dayanan resim özlemini paylaşmamız ve de Akademi’nin sanat öğrenimi yapması dışında, yine o yıllarda Beşiktaş Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu öğrenime geçmişti, Alman ve Avusturyalı öğretim üyelerinin yönettiği bu okul gerçekten “sanatın teknik işlevi”ni öğrettiği süreçte çok başarılıydı. Örneğin bu profesörler içinde Viyanalı ressam Fantastique Realist Anton Lehmden tanınmış bir ressamdı, “tempra” tekniğinin ustasıydı, iki yıl kaldığı İstanbul’da yaptığı peyzajlardan bizim Akademi’nin hocaları dâhil kimsenin haberi bile olmadı!

Devlet Resim Heykel Sergileri’nin de iyice tavsadığı bir dönemdi. Bize resmi öğreten hocalarımızdır: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Cevat Dereli, Zeki Faik İzer, Ali Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal. Beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30’lu yıllarda Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere’in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp onun resim öğretisiyle Türkiye’ye dönenler Akademi’ye öğretim üyesi olarak girmişlerdi. Andre Lhote o yılların resim akımı Kübizm’in etkisinde yaşadı, bugün Fransa’da pek tanınmaz!

 

Bir tek Bedri Rahmi başka bir ressamı severek dönmüştü Paris’ten: Raoul Dufy’yi. Bu da onun resmine İstanbul ve folklorun karıştığı -kendisinin deyimiyle- bir “cümbüş” getirdi. Merak alanları, şairliği, yazarlığı ile diğerlerinden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Bence onun peyzajları şiirinin bir dışavurumudur. Ya ötekiler, onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote’un öğrencisi olarak kaldılar! Tekrar söylüyorum: Ben Akademi’de pentürün büyük ustalarının adını duymadım; örneğin Vermeer’i. Bazen kendime soruyorum: Müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavratacak atölyemiz, onu bize öğretecek bir öğretim yoktu. Kütüphanemiz vardı ama o güne özgü birkaç dergi, L'Oeil, sanat kitapları, örneğin Skira gibi kaliteli reprodüksiyonları olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk. Genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. (Bugün de öyle değil mi?) İşte bize resim öğretenler beyinlerini yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurmuşlardı. Onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir “biyosfer”di. İşte pentür de, deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden anlatılan, Salih Urallı’nın resim tekniği dersi ve de hiçbir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi dersi, ikinci plan derslerdendi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Yaşadığımız o yıllar, sanatın, giderek pentürün, bir “meta” olarak hiçbir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan “fena değil” yanıtı verdiren belki daha güzel yıllarıydı.

Şimdi tekrar İstanbul’a dönersek: “Tuvallerde İstanbul” sergisi bize yine başka bir gerçeği anlatıyor. Sanat ile iyi niyet aynı şey değil ve de her şey sanat olamaz! 50 yıldır büyük “promotion”u yapılan, fictif milyonlara satılan bu tuvallerin genellikle çok amatör işler olduğunu görememek düşünme yetisiyle çakışmıyor. Spekülatif bir gözlükle baktıkları, “Türk resmi” diye müzeleri, koleksiyonları doldurdukları bu tuvallerde niçin bir kimlik aranıyor? Boyayanın Türk olması, resmin bir etikete girmesini mi gerektiriyor? Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi bir sistemin öğretisinden ne alınmışsa onun dümen suyunda, etki alnında, farkındalık yaratamayacak kadar anlamsız bu boyamalar ancak amatör bir tutkunun vakit geçirten saatlerinin (belki) bir anısı olabilir.

Sanatın anlamı nedir? Bu soru uzun bir süredir yanıtsız. Niçin dışarıya böylece dökülmek? Resme, yazıya, imgeye, sese dair... Sanat bu labirentleri bir “cabale” misali tasarladı, alegorik saptırmalar, sanrı bahçeleri ve varoluşun eş zamanlı şiiri... Sanat manyetik bir alan içeriyordu. Amacı, estetik belki güzelin tarifinde, bize sorulan bir soru gibi, “Yanıtı doğada ara” diye fısıldıyordu. Resim o çağlarda bir “immaterialisme” içeriyordu. Tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerle sorgulayan, o şiiri yazandı. Hâlâ bunun farkında değiliz!

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın