MORAL? (ETİK?) / Köksal Erdenoğlu

  • Paylaş:
post-title
Köksal Erdenoğlu
MORAL? (ETİK?)
 
Kafadan girelim mi mevzuya: İntihar etmek için iyi gerekçelerimizin olması, hayatta kalmak içinse bazı gerekçelerimizin olması -etik olarak o kadar da iyi gerekçelerimizin olmaması- çağın ironisi mi oluyor? Tanıdığım doğru olmaya çabalayan bir insan katlanamadı, intihar etti. Üzüldüm işin doğrusu. Kötü, iyinin kendisinden türediği şeydir diyor düşünür, bunun tersi doğru değildir. Lakin içinde bulunulan durumdan çıkmanın kolay olduğu sonucu çıkmıyor buradan.
 
Bize sunulan tarih neredeyse bir çöplük, ekonomi-politik bir zırvalık, sanat -o da varsa- genelleme yapacak olursak, iğnesi olmayan bir arı, antenleri olmayan bir karınca, üretilen de sanat değil, meta. Sosyoloji Tanrının avuçları arasından akan kumlara birlik çağrısı yapıyor, kum taneleri hiçbir zaman tatmin olmayacak arzuların peşindeler, birlik peşinde değiller, yanılmak isterim ama yakın vadede birlik olamayız gibi görünüyor, psikiyatri değişimin ve bilgi bombardımanının -buna bağımlıyız artık- organik, psikolojik yapımızı aşması sebebiyle aciz, yeni benlik parçalanmış, şizoid, dağınık, akışkan, gösteri dünyasındaki dramlar -ilişkilerini yitirmiş ya da ilişkileri hızlanmış, sanallaşmış, yüzeyselleşmiş insanlar düşünülecek olursa- sahteleşiyor, ritüeller yerine belli norm ve modellerin belirleyici olabildiği bir dünyada, kullandığı modeller hoş değil, oysa bazılarımız şeytana satılacak bile ruhum yok diyor, drama böyle dramları yakalayamıyor, lüks otomobiller, cinsellik de içeren güzellik sunumları kimin umrunda, bizim beynimize batan zehirli dikenler var; ne acayip hikaye ama, çünkü kökleri bu çağa ait ve gerçek; piyasalarda da tüm değerlerin içini boşaltan zeki dolandırıcılar fink atıyor.
 
Kan içerek beslenen kör şiddetin yarattığı yıkım da hala bu geç-sahnede, küresel sahnede yerini alıyor. Bilimi anlayamıyorum, ne için bilim yaptığımızı anlayamıyorum. Öldürmek için değil yaşatmak için bilim yapılır dediğimizde yanılıyor muyuz? İşin özü doğru düzgün bir bilimi, bir ilimi gözden çıkarmamaktır, budur makul olanı. Ancak bilim diğer anlatı türlerini görmezden gelerek bizim gibi sınırlı mı, sınırsız mı olduğu tartışmalı varlıklar üzerinde tek hakimiyet olarak, tek geçerli anlatı olarak belirirse, -buna bilimcilik diyoruz- kafamız daha çok karışabilir. Mesela ben teleskopların gösterdiği şeyi göremiyorum artık, gözlerim üzgün, bulanık görüyor. Çünkü araya bilimi ticari bir zihniyete hapseden bir sis giriyor. Sorun en sonunda senin duyguların haline geldiğinde morfin kadar işe yaramıyorlar bence. İdeolojiler kör bir insanın gördüğünü iddia ediyor, gelecek belirsiz ve muamma... Genel görüntü erotik mi, pornografik mi? Caddeden akan lüks araçlar müstehcen! Reklamlar, moda, spor, açık oturumlar müstehcen, iktidar müstehcen!
 
Gerçek bir aşk nasıl yaşanır bilmiyorum, iki insan bu çağda insan olmaktan nasıl soyunabilir, nasıl arınabilir ki? Suçtan, günahtan? Boş vermek denenebilir mi? Bilmiyorum. Bir şeyler eylemek mi arındırır yoksa hiçbir şey eylememek mi arındırır? Bu ikisi arasında "sarkaçan" sade bir hayat makul görünüyor, müdahale ederken temkinli ve tedbirli olarak elinden geldiği kadar az dokunduğun, ürerken bile hafif dokunuşlar yaptığın bir dünya, Dünya she'dir, dişidir, sanırım tam da içinde bulunduğumuz durum için bir şarkıda bir xx oldukça dokunaklı bir biçimde "how can I carry on", diyor.
 
Buna mukabil bir ayağımız yerde, kök salmış, bir ayağımız havada, köksüz, bir bekleme cezası mı bu, yürümek yerine zıplaması mı gerek, bilincin zıplaması mı gerek, tavşan gibi bir seri zıplayamayız, üçtür-beştir-ondur, bir ihtimal daha var, o da olduğun yerde zıplamak. Zıplayarak varabileceğimiz yerlerden biri de bir ekranın karşısı (içi). İnsanın bir kaç adım ötesinde bir şey varsa ileri zıplaması daha makul. Olduğun yerde zıplıyorsan, belki buna da bilincin zıpladığı için -bir görüşe göre- makbul denebilir, bir de geri zıplamak var ki ya bulunduğumuz nokta ya da ilerideki bir şey bizi tehdit ediyor olmalı ki, geriye de zıplayabiliyor bazı insanlar, bazen.
 
Ekranlara değinecek olursak, ne kadar zor ya değinmesi; büyük sayılar içeren bir ortamın parçası ekranlar, gösteren ve gören insanlar olarak iletişim ağlarına bağlanıyoruz, takılıyoruz, temas ediyoruz, çırpınıyoruz; network bir "içerik" paylaşmaya da imkan tanıyan geçmodernlik protezi insanın, insanlığın, ve bir süredir insanlar artık ekransız yaşamıyorlar.
 
Yazının bir yerinde aşkla başladık, zıplamayla bitirdik, umarım ilahi aşk için bir kuyunun dibine zıplamamız gerekmiyordur, kuytu ya, kıymetli; dipte ve karanlık olduğu için de hakiki. Kişi, bir sürü çeşidi de olabilen sevgi (love) kadar güçlü değil, onun için, herkes için, amuda kalkmış olsa bile sevgi, aşk mühim... Karanlığa aydınlığa mı bakarmış sevgi, benim bildiğim -kadim bir anlatıdır, Nietzsche de değinmiştir- aydınlık güçleri de karanlık güçleri de aşkın, sevginin önünde boyun eğer. Orada aşkın bir değerle temas ederler: Respect! Daha yazamam, etik söylenmeğe gelmez diyor Wittgenstein.
 
Yaşadığım hayattan memnun olmak isterdim ama hayatın verdiği yegane şey müşteri memnuniyeti. Hata sende deniyor, hatasız değilim elbette ama buna emin değilim. Beceriksiz değilim oysa, her geçen gün körelen becerilerimi izliyorum. Belirgin bir arzum yok. Bazı gerekçeler arasında bir kaç dost, bir kaç yakın, anneme hala dokunabilmek, iyimser olmayan bir umut taşımak, sevdiklerime acı vermemek ve hala anımsayabildiğim anılar var. Ruhun yetingen olduğuna inanıyorum, bunlar yetiyor, sorun yetenlerde değil, insanlığa yetmeyenlerde, fazlalıklarda.
 
Bir de müzik ve edebiyat tutkum. 25-30 yıldır eskimeyen şarkılar da tuhaf, her şey geçici ilizyonuna kapılmak zorunda değiliz demek ki. Nadiren yeni iyi bir şey çıkar. Artistik mevcuttur ama art mevcut değildir. Onlar müzik yapıyor gibi yapar, sinema yapıyor gibi yapar, edebiyat yapıyor gibi yapar, diğerleri de katılıyor gibi yapar, kimbilir belki de katılıyorlardır, güvenli bir yol mudur taklit etmek, bunun bir bedeli değil de bir sonucu var sanırım, taklit olmayan -ama kaçınılmaz olarak bir tutam yanılsama olan- o başka dünyaya geçemezler: Olması gereken dünyaya doğru yola çıkmak. Bir bilinç eşiğini aşmış insanlara, onları düşünerek, yol yakınken dönmeleri çağrısı yapılabilir, nereye dönüleceği açık seçik olmadığı için dönmek yerine dönüşme üzerine düşünceler ortaya çıkmaya başladı, özetle: Yol çelişkileriyle ilerler ve yol bidünya!
 
Diyorlar ki bu yol yeni bir yol, yürüyüşleri değil duruşları daha bir şey, malum, kişinin kendi düşüncesi genelde yürürken devinir, durunca da, dank eder: DANK! Bazı insanları tenzih ediyorum. Oruç Hoca çoğunun yeryüzüne yük olduklarını söylerdi. Bir ihtimal de bir çoğumuzun tek ayak üzerinde oturarak müzik dinlemesi. Diğer ayağını havada tutmak için bacak bacak üstüne atmalısın. Kötü niyetli olmayan bu keyfe bence gözyummak gerek. Müzik de hafifletmezse, insantekine yüklenen onca yük, çağdaş bir varoluş onu vurgun yiyebileceği bir dibe çekebilir. Teknoloji gayet karmaşık yönleri olabilen bir fenomene dönüştü. Labirentin bu çıkmaz sokaklarında gezinirken hakkımızda hayırlısı, Amin.
 
Kilometrelerce otomobil gördüğümüzde, sadece bir havayolu firması on beş milyon bilet kestiğinde, yani gözlerimizin gökyüzü karalandığında, teknoloji devleri, nükleer santraller, ilaç kartelleri, mezbahalar, hayvan deneyleri, yeniden üretilebilen tahakküm biçimleri, sınırlı kaynakların tüketilmesi, toprakların istilası, biyoçeşitliliğin korkunç derecede azalması, tür çeşitliliğinin azalmasının, tür yıkımının dinozorları yok eden yıkımdan daha hızlı olması (uzaydan gelen bir felaketten daha büyük bir felaket o halde insanlık durumumuz), iklim krizi, yüzyılın sonuna kadar dört bin dil yokolacakmış, dört bin kültür, yerine ipod kültürü gelir, kaydır, sektir hayatını, üç milyon bekar anne varmış, yalnızlık dizboyu desenize...
 
Nesnelerle ilişkimiz öznelerle ilişkimize sirayet ederse işimiz var demektir, malum, tamir kültüründen kullan-at'a geçtik ve ürkütücü silahlar, bombalar, savunma sanayii diye kaktırılan militarizm, gökdelenler (adı bile düşmanca algılanabiliyor. Bu yapılara, büyüklenen bir türün simgeleri olarak Yeni Babil Kuleleri desek anlatıyı ıskalamış olmayız, eski mitte insan büyüklendiği için Tanrı onları yetmiş dile bölüyor ki anlaşamayıp birbirlerine düşsünler, düşmedik mi, düştük, bari bu lanetten kurtulalım çünkü Yeni Babil Kulelerinin laneti herkesi aynılaştırmak).
 
Biz bu muyuz diyorum, böyle felce uğramış bir şekilde yaşamak yerine bazen dünyadan eksilmek istiyorum. Ölüm ise, onun da kendi numarası var, korkutucu ve yaşamında anlam yaratmaya zorluyor seni. Bu yazıda acı duygusuna pek değinmeyeceğim, tam donanımlı evrensel uyarıcı denebilir mi acaba acı için? Kısa bir değini yapayım Adorno'dan: Mutluluk acıların aşılmasıyla serpilip gelişir. 20.yüzyılın son demlerinde arada da olsa kutladığımız bir şölendi modernlik, bu odalar kuşluk vaktinde biraz mabede döner, -kuş seslerinin belayı defetmesi kuşların insafına kalmış-, sonra bazısı için tabuta, morga döner, henüz ölmedik, lakin ruhumuzun üşümesi de doğru, üşütmesi de. Hadi tabuta da değinmiş olalım: Tabutta Rövaşata.
 
Şu hatayı yapıyoruz, sanki birileri kötüymüş de onlar suçluymuş gibi, hayır, sıradan, iyi niyetle (post)modern yaşayan insanların yarattığı bir yıkım bu. Adına refah deniyor. İlerleme deniyor. İnsan, gerçek, hayat (Hayat verilidir, yaşamsa bizim onunla ne yaptığımızdır.), dünya ve yaşam, bu kocaman kocaman olan şeylerle ilişkimizde iyilik ve kötülük birbirine girmiş deniyor, tasvirlerin ve analitik araçların yardımıyla diyalektik düşünmek her yiğit insanın harcı değil. Ama bana öyle geliyor ki yeteri kadar moment oluşursa yiğit ya da kararlı, sorumlu, duyarlı ve yaratıcı hisseden insanların nefesi birleşirse dünya onu çöpe atmaz. İnsanlar birlikte yarattıkları rüzgarın etkisiyle insanlarla, hayatla, gerçekle, dünya ve yaşamla daha uyumlu bir rezonansa girebilir. Bunun üzerine düşünebilir. Şimdi tamamen hayali yazıyorum, acaba etkisel güçlere dönmeyi becerebilirsek etkin bir değişiklik olabilir mi? Bilinçlerimizde kaybettiğimiz değerli şeyler için bir yas ritüeli olarak bir mumu üfleyen bireylerin nefesleri biraraya geldiğinde, biraraya gelme niyetimiz de varsa bir rüzgar oluşturabilir miyiz, kanımca esinti bile bize iyi gelebilir. Moral!? Bu armağanın hediyesi bize yönümüzü fısıldayabilmesidir, belki de.
 
Tükenmeye doğru yuvarlanalım bakalım. Dürüst olalım, böyle gidersek öyle görünüyor ki tükene tükene kaybedeceğiz! Tüketerek! Aptallarla kurnazlar, meydan sizin, buyurun. Bir tatil paketi seçin kendinize, hobi bahçenizi eşeleyin, otomobilinizin modelini değiştirin, karadeliklere dönüşmüş megapollerde pet hayvanlarınızla hayat standartınızı yükseltin, gözlerinizi birbirinizden saklamak için artistik güneş gözlükleri takın, güvenli sitelerde oturun, gençleşin, güzelleşin, merak etmeyin, bunun da endüstrisi var, internet fenomeni olun, temassız ödeme yapın, her şey normalmiş gibi davranın, üreyin, daha çok üretin, yetmez, daha büyük bir ülke, daha güçlü bir ülke, mümkün olan en büyük miktar, daha çok para, reklam diyor ya: Hep daha fazlasını isteyenlere! Utanma var mıdır, yok mudur? Ben de birileriyle konuşuyorum bazen, gözgöze geldiğimizde yere bakmam gerekirken, yapamıyorum bunu ben de, karşılık bulamıyorum çünkü. Bir keresinde parlak pembe giysisiyle bir türbanlı elinde alışveriş paketleriyle karşıdan karşıya geçiyordu, yanımdan da başı örtülü bir kadın geçti, çocuğunun elinden tutarak, başını eğmişti. O sahne bana yetti. Şimdi bir reklam girmese bari araya, I love me, I love me diyerek her şeyi berbat etmese.
 
Hissizleşiyorum, buza gömülmek isterdim. Ama şuna inanıyorum ki bazı duygu ve düşüncelerimiz buzu eritebilir, o derece canlı, o derece ılık, sıcak, gizemli, tuzla buz edebilir buzu gizemli duygular ve düşünceler, ve o derece asi ve ateşli, gibi... Sükunette buzu eritir, sadece sabır gerekir. Eksi dereceler sözkonusu olursa, sihirli hedeflerinden birine varmışsındır, yanmak yerine donmuşsundur... Bunu öylesine yazmıyorum, Stoa felsefesinde duygularla düşünce nesnesi arasına bir duyumsamama mesafesi konur, bu durum yargılarımızla harekete geçen duygularla temas halinde düşünmek yerine, bir boşluk bırakır, bir mesafe, o boşluk daha iyi, rehin alınmadan düşünmemize yol açabilir, ne demiş İbn Arabi, kalbe ilk giren düşüncedir. İyi düşünmeyi becerebilirsek yargılarımızdan türeyen keskin duygular yerine, yorumlarımızdan türeyen yumuşak, esnek, hayat dolu duygulara da sahip olabiliriz, yargılarla yorumlar arasındaki denge için ne denebilir, sesle sessizlik arasındaki denge için ne denebilir, yani makûl oldukları sürece normallik budur, iyileşme budur.
 
 
Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın