EZGİ CEYLAN VE ALİHAN ERDOĞAN SÖYLEŞİSİ / Nilüfer Perihan Kurtoğlu

  • Paylaş:
post-title

Nilüfer Perihan Kurtoğlu

Duvarlar Bile Biliyor

Müzisyen Ezgi Ceylan ve Alihan Erdoğan, üç eski İmroz şarkısına hayat vererek, adanın tarihini, doğasını ve aşklarını yeniden hatırlattıkları bir albüm hazırladı: Duvarlar Bile Biliyor

Duvarlar Bile Biliyor... Nasıl doğdu diye sormadan önce, seni ve seni Gökçeada'ya getiren süreci anlatmak ister misin?

Evvela bir arkadaşım adaya yerleşti, 2016 senesiydi yanılmıyorsam. Çok sevmişti İmroz’u. Biz de o süreçte Boğaziçi Üniversitesi eşrafından arkadaşlarla dünya müziği yapan bir grup kurmuştuk. Müziğe tutkun biri olarak o dönem epey koşturuyordum müzik işlerine. Çeşitli gruplarda vokal yapıyor, her gün provalara gidiyor, kısacası müzikle yatıp kalkıyordum. Gökhan, adadaki arkadaşım, “Adada hiç sosyal etkinlik olmuyor, hadi siz gelin ekip olarak!” diyerek bize reddedemeyeceğimiz bir teklifte bulundu. Grubumuzn ismi Dengaheng idi. Güzel ve potansiyelli bir ekipti, fakat hem 11 kişi idik hem de herkesin başka işi gücü vardı. Uzun ve verimli olamadı Denaheng projesi. Ancak ada maceramız bir dönüm noktası olmuştu gruptan birçoğumuz için. Hatta ve hatta ilerleyen dönem Ali (Alihan Erdoğan) ile ben sevgili olup adaya yerleşecektik. Gider gitmez pek sevdik adayı, Yıldızkoy ilk akşamdan büyüledi hepimizi. Pek tabii şehrin kalabalığından ve kaosundan sonra adadaki sükuneti sevdik. Sonra sonra işittiğimiz ve aslında Rum köylerini gördükçe yüzümüze çarpan adanın hikayesi de bizi adaya çeken başka bir gerçeklik oldu.

Böyle doğa harikası, bir zamanlar kutlamaların, aşkların, yaşandığı bir adada, hayalet evleri, talan edilmiş eşyaları, göç etmek zorunda bırakılmış insanların izlerini görmek benim canımı çok acıtmıştı. Gökçeada'yı sen nasıl görüyorsun ve bu proje nasıl doğdu?

Şimdilerde Gökçeada diye anılan İmroz, senin de gayet iyi ifade ettiğin gibi eskiden Rumlar’ın huzurla yaşadığı, kendi kendine yetebilen, ritüelleri ve eğlenceleriyle meşhur, aşkları şarkıları zeytini, şarabı, keçileri, kuzuları, bereketli ovaları, dağları olan epey kadim bir yerleşim yeri imiş. O zamandan bu zamana değişen dönüşen çok fazla şey var, yine de ruhu, hissi ve acısı duruyor sanki olduğu gibi. İmroz 1960lı yıllardan itibaren politik iklimden etkilenmeye başlamış ve yavaş yavaş adanın Rum adası olma hüviyetine göz dikilmiş. Rumları adadan göndermek için çok çeşitli ekonomik ve politik baskılar uygulanmış. En son Dereköy, eski adıyla Skinoudi yakınına açılan Gökçeada Tarım Açık Cezaevi sebebiyle Rumlar’ın neredeyse tamamı adayı terk etmek zorunda kalmış. Zira mahkumlar serbest dolaşarak köylerde hırsızlık ve tecavüz gibi kriminal hadiselere karışmış. Şimdi adaya baktığımda Rumlar’dan kalan pek çok gelenek ve yaşam pratiği sürüyor. Her şeyi bizden çalabilirler ama insanların senelerce ördüğü kültürü, dokuyu ve onun bıraktığı geleneği söküp alamıyorsun sanki. Hem bellek, hem coğrafya müsaade etmiyor zaten. Hatta iklimi son derece sakınımlı bu konuda, adanın havası suyu kendini koruyor. Yine de kapitalizm ve sermayenin çirkin yüzü potansiyel olarak bunlara baskın gelebilir süreç içinde.

Ve adanın doğası için mücadele edenler de var…

Evet. Zaman zaman adada maden faaliyetleri, kaçak yapılaşma, doğa talanı, Rum hakları, hayvan meseleleri gündeme geldiğinde adanın duyarlı ve güzel insanları bir araya gelip kenetleniveriyor. Bu dayanışma ağları umut vadedici ada için. Bizim projeye gelince, öncelikle ada ile ilk bağlarımızdan ve ilk karşılaşmalardan söz etmek yerinde olacaktır. Bir gidişimizde, arkadaşımızın satın aldığı metruk bir Rum evine girmiştik, dağılan eşyalar, fotoğraflar, kitaplar, biblolar, ikonalar… Evde tutulmuş bir soluk gibi duran tozlu eşyalar… Sanki o eve giren her birimize bir şeyler oldu o gün, sessizleşiverdik. Sonradan Ali ile konuştuk, ikimiz de çok etkilenmiştik, çok hüzünlenmiştik, kelimelerimiz buharlaşmıştı, müziğe sığındık. Bir parça üzerinde çalışıyorduk o ara, sanki o, adanın parçası oluverdi, hala da kaydedemedik onu, bir gün edeceğiz ama inanıyorum. Yine aynı gidişimizde adanın Rum kemancısı ve İmroz parçalarını derleyen son kaynak kişi Timoleon Tsaknis’in arkadaşı Kemal Yazgan ile tanıştık. Onlar, birlikte ada müziklerini icra ediyorlardı. Sonra yazları müzik yapmak için adaya gelmeye başlayınca Kemal abi bizi Timoleon Tsaknis ile tanıştırdı. Böylelikle ada müzikleri ile de tanışmış olduk. Hem Timoleon ve hikayesi hem de ada parçaları bizi çok etkiledi ve başladık biz de ufak ufak parçaları öğrenmeye. Pandemi zamanı evde kalınca adayı düşünür ve düşlerken “Yedi Çınar ve Gölgeler” albümü projesi doğdu. Hem müzik tutkumuz hem de adaya dair sorumluluk duygumuz ile ada parçalarının ve kültürünün korunup yarınlara aktarılmasında çorbada bizim de tuzumuz olsun istedik. Çeperde kalan kültürlerin müziklerine olan ilgimize de binaen “Duvarlar Bile Biliyor” müzik inisiyatifini kurduk Ali ile. İmroz parçaları albümü bu inisiyatifin ilk projesi oldu. İsmi de Timoleon Tsaknis’in bazı parçaları çalmadan evvel söylediği şu sözden geliyordu: “Bu parçayı eskiden burada duvarlar bile bilirdi” derdi hep. Bu projenin gerçekleşmesinde başta Timoleon olmak üzere adada tanıdığımız birçok insanın katkısı oldu, hem bu kişilerden hem de dinlediğimiz hikayelerden aldığımız ilhamı demiyorum bile… Ali İsmail Korkmaz Vakfı Genç Sanatçı Fonu kapsamında “Tanıklık” temasıyla çağrı yaptı. Biz de temayla doğrudan denk düşen bir projeyle başvurduk. İmroz’da yaşanan birtakım acı olayların tanıklarından dinlediğimiz hikayelerin rehberliğinde öğrendiğimiz parçaları ikinci kez bir albümde toplayarak söz konusu tanıklığı müzikli bir ifade biçimiyle sunmanın iyi olacağını düşündük. Duvarlar Bile Biliyor adıyla üç İmroz parçasını kaydederek bu parçalara video klipler çektik. Proje sürecinin sonunda da ortaya çıkan işler Karşı Sanat Çalışmaları’nda sergilendi.

Bir müzisyen olarak adanın sana ilhamından bahsetmek ister misin?

Bir müzisyen deneyimi dahilinde sesler oldukça etkileyici araçlar haline geliyor. Gündelik sesler, doğa sesleri, kilise çanları, ezan sesleri, sokak satıcıları, trafik gürültüsü, vs vs. Adaya dönecek olursak orada sesler kadar sessizlikler de bana ilham oldu. Doğanın sesleri, diyebilirim ki dalgaların sesi, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, bilhassa meşelerin büyüsü her daim meditatif ve iyileştirici bir etki yarattı üzerimde. Diğer taraftan da yokluğun, gidenlerin boşluğunun sessizliği de hüzün, acı ve hatırlamanın türlü türlü hallerini sundu sanki, bu sessizlik diğer tüm sesleri bastırır cinstendi. Tüm bunlar o dönemde üzerine çalışmaya başladığımız Ali’nin bestelerinin ve birlikte doğaçlamalarımızın olduğu bir albümde buluştu belki de. Bir gün tamamlanırsa şayet tüm bu ilhamlarıyla adanın güzel ve hüzünlü hallerinden enstantenelerin olacağı bir çalışmayı nihayete erdirmenin mutluluğunu yaşıyor olacağım.

Son yıllarda yanılmıyorsam geri dönüşler başladı, Rumlar yeniden adaya gelmeye başladılar. Neler konuşuluyor, bu insanlar neler hissediyorlar kendilerin ya da atalarının yaşadıkları hakkında?

Son yıllarda bilhassa 2000’lerin başında Rum okullarının tekrar açılmasıyla geri dönüşler başladı. Çocukluklarını adada geçirmiş yaşlılar, köylerine döndüler, torunları da okullara gelmeye başladı. Yahut adada doğanların çocukları kendi çocuklarını adadaki okullarda eğitim alsınlar diye İmroz’a getirdi. Aslında çok da olağan bir azınlık refleksi olarak bu konuları kolay kolay konuşmaya yanaşmıyor Rumlar. İmroz’u çok sevdikleri aşikar. Eski günleri yad ediyorlar sık sık ancak geçmişte yaşanan tatsızlıkları konuşmaya pek de teşne değiller. Bu da yaşanan olayların o kuşağın üzerinde bıraktığı travma deneyiminin bir sonucu ve oldukça anlaşılır. Onların konuşmak, paylaşmak istediği ölçüde, sorup zorlamadan, incitmeden, dışarlıklı olduğumuzu bilerek empati ile yaklaşmaya çalışıyoruz her daim. Şunu söyleyebilirim ki hikayelerden dinlediğim ve okuduğum kadarıyla eskiden İmroz’da kendi kendine yeten, mutlu insanlarmış ataları. Tarımsal üretimin ve hayvancılığın yaygın olduğu, her şeyini kendi yetiştiren, ritüelleri gereği kır kiliselerinde 360 gün boyunca eğlenen, yiyen, içen kendi halinde insancıklarmış işte.

Senin kendi köklerinle bağlantılı olarak kendini bulduğun, empati kurduğun yanlar var mı?

İmroz’a ilk gittiğimiz sefer olmuştu ne olduysa. Adada son günümdü ve o gün ilk derin bağım kuruluverdi. Bir Rum köyüne gitmiştik, hatta gittiğimiz ilk Rum köyü idi Agridia, yeni ismiyle Tepeköy. Benim büyüdüğüm köyün ismi de Tepeköy’dü. Çocukluğumdu o köy. Hala rüyalarımdaydı. Şimdiki Tepeköy’ün meydanı ise bir İtalyan kasabası gibi idi. Ortasında ağaçlar ve tahta sandalyeler vardı. Biz de meydana bakan kahveye oturup müzik yapmaya başladık. Yan masadaki Rumlar’la Türkçe ve Rumca şarkılar söyledik. Kahveci Vasilis’in oğlu Yorgos, meydanda koştu bizimkiler kovaladı. Danslar ettik. Gökyüzü sanki her zamankinden daha maviydi. İşte o gün bir Angelopoulos filminde gibi hissediverdim. Çocukluktan çalınmış bir gün gibiydi. Bir arkadaşımla köyde yürümeye başladık bir ara. Orada hayıt bitkisini gördüm. Aydın’dan, hatta kendi köyümden sonra ilk kez bir yerde hayıt görüyordum. İşte o zaman anladım, çocukluğumun yaralarını bu kendi seçtiğim alternatif çocukluk adasında iyileştirecektim. Oysa bir travma adasıydı burası, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan insanların ah'ı vardı belki kim bilir. Her yaz adaya gelip ağlayan insanları duyunca ürpermiştim. O yüzden o kadar da mutlu olunamazdı belki de bilemiyorum. Yani hasılı o çocukluğu bulma düşleri kuran yeni yetişkin kadın da büyüdü, yetişkin oldu ve çok şey değişip dönüştü. Gün be gün de değişiyor malum, şimdi bir süreliğine ayrıyız ada ile. Çok sevdi, sevdirdi, nice güzellikler yaşattı, sardı sarmaladı ve çok da yaraladı İmroz beni. Yine de hiç gönül koymadım. Bilakis çok seviyorum ve özlüyorum yalnız ve güzel ada'mı.

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın