BİR HEGEMONYA KURMA ARACI OLARAK FUTBOL(2) / Levent Turhan Gümüş

  • Paylaş:
post-title

Levent Turhan Gümüş 

FUTBOL HEP FUTBOLDAN DAHA FAZLASIYDI: 

BİR HEGEMONYA KURMA ARACI OLARAK FUTBOL(2)

Futbolun; dahil eden, eğlendiren, oyalayan, bazen kör bir tutkuyla tüm dünyayı o anki oyunun içine kitleyen, dışarının içeriye “gösterilen kadar” sızmasına izin veren bir yanı var.

Futbol açısından geçerli olan bu yan, onu önceleyen, tarihte benzer bir işlev görmüş başka “oyun”lar için de geçerlidir. Bazı stadların isminin içinde “arena” sözcüğünün geçmesi tesadüf değildir. Kimi yorumculara göre, futbolcular modern gladyatörlerdir zaten. Nihayetinde onların kaderini belirleyen şey de ne kadar yetenekli olduklarından ziyade kurallara uygun bir şekilde davranıp davranmadıklarıdır.

Söz konusu oyun olduğunda, değişmeyen tek şeyin seyircinin konumu olduğu söylenebilir. Zaman içinde seyircinin izlediği oyunlar, oturduğu tribün, mekânlar, adlar değişmiş ama bir “yönetilen” olarak seyircinin pozisyonu hep aynı kalmıştır.

Oyun; yönetilenlerin “oyun”a dahil edilmesi, kurdukları aidiyet bağı üzerinden bir “taraf” olarak konumlanması ama bu konumlanışın iktidarı zinhar “hedef almaması” üzerine kurulmuştur.

Tarafların kendi aralarındaki kıyasıya rekabet, “kamu düzenini” bozmadığı sürece makbuldür ki bu, “oyun kurucu” tarafından özellikle kurgulanıp teşvik edilmiştir. Ancak bazen halkı oyalamanın bir aracı olarak kurgulanan oyun, beklenmedik bir isyanı ateşleyen fitil haline dönüşebilir, kurgulayanın hevesini kursağında bırakabilir.

Bunun tarihte bilinen en çarpıcı örneklerinden biri “Nika İsyanı”dır.

Ayaklanmanın baş aktörleri “Maviler” ve “Yeşiller” olarak bilinen yarış arabası takımı taraftarlarıdır. Ayaklanma 532 yılının Ocak ayında başkent Konstantinopolis’te, Roma ve Bizans İmparatorlukları döneminde gladyatör dövüşlerinin ve günümüz futboluyla benzer bir işlevsellik taşıyan at arabası yarışlarının yapıldığı Hipodrom’da, Sultanahmet Parkı’nın bulunduğu alanda başlar. 1.Justinyen’in imparatorluğun sınırlarını genişletmek için yaptığı askeri harcamaların vergi yükünden ve yöneticilerin zulmünden bunalan halk ayaklanır. Bahis oyunlarıyla uyuşturulan, düşmanca rekabetle birbirine düşürülen “Mavi” ve “Yeşil” takımın taraftarları imparatoru devirmek için “Nika! Nika!” (Zafer! Kazan! Kazanan sen ol!) sloganlarıyla sokaklara dökülür. İmparatorluk sarayı halk tarafından kuşatılır. Günlerce süren ayaklanma şehrin bir bölümünün yakılıp yıkılması, binlerce isyancının öldürülmesiyle sonuçlanır.

Tek bir hedef doğrultusunda birleşen taraftarlar yenilmiş, “müesses nizam” yeniden tesis edilmiştir. (1)

Futbol Sahaları İktidar İdeolojisinin Yeniden Üretildiği Münbit Bir Topraktır

Gladyatör dövüşleri, at arabası yarışları ve futbol...

Tüm bu oyunların baktığı yer, müesses nizamdır. Kurulu düzen ihtiyaç neyse onu öne çıkartarak, kâh milliyetçilik kâh din kâh şans oyunları üzerinden oyunun kendisine yükleme yaparak iktidarını sürdürür.

En olağanüstü dönemlerde bile oyunun varlığı ihmal edilemez, ertelenemez bir “ihtiyaç” olarak kendisini dayatır. Oyun; stadyumlardan, gazetelerin spor sayfalarından, ekranlardan ihtiyacın kendisini sesleyen çok amaçlı bir megafon olarak sahnedeki yerini alır. (2)

12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden günlerde, futbol maçları bir haftalık bir aradan sonra tekrar başlarken öne çıkan sözcükler “istikrar”dı, “huzur”du, “milli birlik ve beraberlik”ti.

Özal, söz konusu milli birlik ve beraberlik kavramını cunta döneminde dünyadan tecrit olmuş, demokrasisine kuşkuyla bakılan bir ülkenin ihtiyacı olan bir milliyetçilikle buluşturarak yeniden dizayn etti. Özgüvenli, iş bilir, sivil cumhurbaşkanının uluslararası başarılara ihtiyacı vardı. Futbol; Özal’da temsil edilen yeni politikaların, topluma özgüven tesisinin ve AB ülkeleriyle entegrasyonun bir parçası olarak yeniden yapılandırıldı. (3)

Nakşibendi tarikatı müridi, 12 Eylül’ün ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Özal’ın futbolla kurduğu rabıta ve milliyetçiliğin iktidar ideolojisinin taşıyıcılarından biri olarak düzenlenmesi, kendisinden sonraki sağcı iktidarlar tarafından da sürdürüldü. Bir farkla ki ayrışan tribünler eskisine kıyasla çatışmalı bir rekabetin öznesi haline gelmiş, rakip takım ve taraftarlarını “düşman” gören bir zihniyet müsabakalara egemen olmuştu. Bu süreçte; Batı’da temsil edilen değerlere yönelik tarihsel düşmanlığın motive ettiği “Avrupa zaferleri” hızla “iç düşman”la yer değiştirdi. Hızar çift taraflı çalıştı. Ezeli rakip ebedi dost falan değildi artık, düşmandı. Şampiyonluğu türlü ayak oyunlarıyla engelleyen, çalan “rakip düşman”a ülkeyi bölüp parçalamak isteyen “hain düşman” eklendi.

Özellikle Kürt sorununa bağlı çatışmaların yoğunlaştığı yıllarda futbol tribünleri milliyetçi hezeyanın tavan yaptığı, Kürt düşmanlığının yeniden üretildiği nefret mekanları haline dönüştü. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganının öncesi veya sonrasında okunan İstiklal Marşı, ‘90’lı yıllarda münferit ve dağınık olmaktan çıkartılarak kalıcılaştırıldı. Bir genelgeyle her maç öncesi okunması karara bağlandı. Böylece bütün bir tribün ve maçı canlı izleyen ekran başındaki taraftarlara “vatanın tehlikede olduğu” hissiyatı her maç öncesi tekrar tekrar aktarıldı. Bunun doğal bir sonucu olarak önce Diyarbakırspor’un, sonrasında da Amedspor’un futbolcu ve taraftarları futbol oynamak için gittikleri şehirlerde tartaklandı, otobüsleri taşlandı. Nasıl ki panzerle çocuk ezenin, taciz edip tecavüz edenin yaptıkları yanına kâr kalıyorsa benzer bir cezasızlık mekanizması Kürt coğrafyasının takımlarına karşı yapılan saldırılar için de işletildi. Uçan tekme atan, soyunma odasına giden koridorlarda rakip takım oyuncusu kovalayan yönetici ve futbolcular iktidar tarafından korunup kollanarak cezasız bırakıldı. 

İktidarın kendisini milliyetçi ve dinci ideoloji üzerinden yeniden tahkim etmesinden sonra Salazar’ın meşum 3F’si bu topraklar üzerinde adeta yeniden doğdu. Bir milli müsabaka öncesi rakip takımın milli marşını ıslıklayan Konya seyircisi başka bir milli maç öncesinde, IŞİD’çilerin gerçekleştirdiği katliamda ölenler için yapılan saygı duruşunu yuhalayarak protesto edebildi.

Ve nihayetinde milliyetçi hezeyanın seslendirdiği “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı iktidarın baskın karakterine ve öncelik sırasına göre, “Ezan susmaz, bayrak inmez, şehitler ölmez, vatan bölünmez” biçiminde yeniden düzenlenerek çoğaltıldı.

(Devam edecek...)

 

Dipnot

(1) Tarihçiler; Nika ayaklanması sırasında İmparator Justinyen’in beş gün boyunca sarayında saklandığını, sonra danışmanlarının telkinine uyarak elinde İncil’le halkın karşısına çıktığını, taleplerin kabul edileceğini söyleyerek kimsenin yargılanmayacağı sözünü verdiğini ancak isyancıların bunu kabul etmediğini, Justinyen’in canını kurtarmak için servetiyle birlikte bir gemiye binerek kaçmaya karar verdiğini ama alt tabakadan gelen ve içinden geldiği isyancı kesimi iyi tanıyan eşi Kraliçe Theodora’nın kendisini kalmaya, ordunun başına geçip isyanı bastırmaya ikna ettiğini yazar

(2) Corona günlerini hatırlayalım. Covid 19 virüsü tüm dünyayı kırıp geçirirken liglerin ertelenmesi tartışması gündeme geldi ama ertelenmedi. Futbol endüstrisi yan dallarıyla birlikte o kadar büyük bir alanı kapsıyordu ki futbol dünyasının patronları “kesinti” yapmayı göze alamadı, maçların seyircisiz oynanması kararı alındı. Futbolcular mı? Onlar modern gladyatörler değil miydi zaten! Kırılıp düşenin yerine nasılsa bir başkası bulunurdu.

(3) Özal döneminde Galatasaray en çok teşvik gören futbol takımlarının başında geliyordu. Alman milli takımının eski antrenörü Jupp Derwall onun başbakanlığı döneminde Galatasaray’ın başına getirildi. Derwall; Avrupa standartlarına göre düzenlenen Florya tesisleri, modern antreman teknikleri ve dinamik kadro yapısıyla birlikte Galatasaray’ı Avrupa kupalarında mücadele edebilecek bir kulüp seviyesine taşıdı.

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın