LOLA NEREYE İŞEYECEK? / Janset Karavin

  • Paylaş:
post-title

Janset Karavin

LOLA NEREYE İŞEYECEK? 

“Bir Köpeğin Tuvalet Eğitimine Tarihsel Perspektifte Ulus Devlet Fikrine Türk Tipi Bir Katkı Olarak Devlet Ulus Yaklaşımıyla Çözüm Arayışları”

Lola aramıza yeni katıldı. Onu bir barınaktan evlat edindim, Facebook’ta adını hep beraber koyduk kahramanlık yapmasını beklemeden. Beklesek iyi olurmuş galiba ve çok da beklememize lüzum yokmuş; çok güzel işiyor Lola çünkü, şırıl şırıl. Sobanın yanına işiyor, bulaşık makinesinin önüne işiyor, halı gördüğü yere yapıştırıyor çocuğum, sonra koltuğu asla affetmiyor. Sidikli olsa adı yeridir yani.

Tabii araba devrilince yol gösteren çok olur demişler, herkesin bir çözüm fikri var tuvalet eğitimi konusunda fakat bu akılları yaklaşım bakımından şöyle özetlemek mümkün: Korkuyla eğitim. Ben çıkıntı olduğum için reddediyorum bunu; sevgiyle eğitmekten yanayım. Lola doğasını yaşayacak ancak tuvalet ihtiyacı için hemen çıkabileceği bir bahçemiz var ve çişi geldiğinde bahçeye çıkmak istediğini anlatmayı öğreniyor bugünlerde. Her kapıya gidip tırmaladığında gidip tasmasını takıyorum ve bahçeye çıkıp işiyoruz. Sorun çözüldü mü peki? Hayır. Neden? Çünkü Lola’nın çişi sabaha karşı 3’te gelebiliyor. Şimdi bunun üzerine çalışıyoruz beraber ama korku yok, şiddet yok, sevgi ve anlayış var.

Korkuyla eğitime neden karşıyım? Çünkü biz korkuyla eğitildik ve öyle kırık döküğüz ki, şu yaşıma geldim hâlâ kendi yaralarımı bunca farkında olmama rağmen sarıp iyileştirmekte güçlük çekiyorum. Kim bizi korkuyla eğitti? Devlet. Devletler zaten, yani normalde de pasif duyguları gıdıklayarak pasif duygular talep ederler bendelerinden. Pasif yani “passion’dan” geliyor; akıl, mantıktan ziyade duygusal tepkimeyle ortaya çıkan duygular: Kin, nefret, hınç, acı, keder, hüzün, korku gibi. Neden pasif duyguları tepki olarak almak ister devletler? Basit cevabı, çünkü pasif duygular bulaşıcıdır ve arzulanan pasif duygu zahmetsizce çoğaltılabilir, her türlü amaç için kolaylıkla kullanılabilir. Korku da pasif bir duygudur ancak bir devlet salt korkuyla yönetilemez, ayakta kalamaz; mesela güven ya da umut duygusuna da hitap etmek zorundadır aynı zamanda. Machiavelli, Prens’te yazdı bunları, Spinoza okumak da faydalı olabilir, şimdi ben uzun uzun anlatmayayım, bir zahmet…

Ben Lola’nın benden korkmasını değil, beni sevmesini istiyorum. Ben onu seviyorum çünkü ve bu his karşılıklı olsun dileğim. Mücü’yle de böyle uzlaştık. Mücü mesela, Lola’yı seviyor, Lola da Mücü’yü. Beraber oyunlar oynuyor, koşturup tepişiyor, evi birbirine katıyorlar. Arkalarından ben toplayıp temizliyorum dağınıklıklarını; görüyorlar ama çok mutlular ve kendilerine engel olamıyorlar. Kızıyor muyum yaptıklarına? Bazen, ama cezalandırmıyorum çünkü onlar da beni cezalandıramazlar hoşlarına gitmeyen bir şey yaptığımda. Eşitlik istiyorum evde ben. Eşitler arası bir sevgi ilkişkisi. Mücü ara sıra yanıma gelip burnumu, çenemi yalayarak beni öpüyor. Lola da öğrendi ondan görüp; o da gelip yalıyor, başını göğsüme yaslayıp öylece karşılık bekliyor. Sevgiden güzel ve güçlü bir motivasyon kaynağı yok, inanın. İnanın ama elbette bir arada yaşamanın da bazı kuralları olmak zorunda. Hepimizin sınırları, kırmızı çizgileri var. Hepimizin iyiliği için.

Devletlerin de sınırları ve kırmızı çizgileri var. Sınırlar çok ilgimi çekiyor çünkü hepimiz, aslında kırda, dağda bayırda, haritalara göre orada olması gereken sınır çizgilerinin yerlerinde yeller estiğini, mültecilerin “insan sürüleri” halinde elini kolunu sallaya sallaya bunları geçtiğini canlı canlı izledik geçtiğimiz günlerde. Kimi yerlerde tel çekilmiş, duvarlar örülmüş olabilir tabii ama bütün sınırları kontrol etmek pek de mümkün değil anlaşılan o ki. Ne umuyor devletler bu sınırlardan? Bugünün “modern ulus devleti” sınırlarının bir halkın “vatanını” ifade etmesini istiyor.

İnsanlığın büyük kısmı bugün bir ulus devletin vatandaşı ama 18. yüzyılın sonlarında “ulus” fikri, milliyetçilik temelli, oldukça radikal, “devrimci” bir fikrdi ve milliyetçilik kültürel ve politik bir projedir. Milliyetçilik ve ulus devlet fikrinin nüvelerinin atıldığı Vestfalya sürecini daha evvelki yazılarımda anlatmaya çalışmıştım dilim döndüğünce; dileyenler ışınlanabilir…

Ulus devletler yurttaşları aynı milletten olan bir “egemen devlet” hayali kuruyorlar. Bu hayali kurmak serbest elbette ancak bu hayale inanmak, bu fikri haklı ya da gerçek kılmıyor.

Modern milliyetçilik 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başındaki Atlantik Devrimleriyle başlar diyebiliriz. Evvelce de tek tük örnekleri görülse de tarihte, Amerika koloni uluslarının o güne dek öznesi oldukları efendi uluslardan ayrı birer ulus olarak tanımlamalarıdır fitili ateşleyen. Hemen ardından Fransız Devrimi bu fikir kırıntısını sahiplenip besledi, büyüttü ve kapsayıcı bir ideoloji kurguladı: Milliyetçilik.

Çok özetle Fransızlar dil ve kültürü belirleyici unsur kabul ettiler ve kimliği böylece tespite giriştiler. Fransızca konuşmak ve Fransız gibi yaşamak Fransız olamak için kâfiydi. Bizdeki “Vatandaş Türkçe konuş” demlerini anıştırmıştır hep bu süreç bana…

Neyse Fransızlar diyorduk… Kralı öldürdüler, zorunlu askerlik uygulamasını başlattılar ve Napolyon bundan da faydalanarak kurduğu ordularla Avrupa’yı işgale başladı. Fransızların işgal ettikleri toprakların insanları Fransızca bilmediklerini; Fransız olmadıklarını fark etiler böylece. Kendi milliyetçiliklerini başlatıp direnişe geçtiler. Hal böyle olunca, dünyanın pekçok yerindeki çokuluslu devletlerin küçük parçacıkları halindeki ulusçukların kendi egemenlikleri için ayaklanmalarını tetikledi ki bizler bunu pek iyi biliyoruz tarih derslerinden.

Gelgelelim nerenin hangi milletin toprağı olduğu konusu bira parça muğlaktı o zamanlar. Ayrıca birçok ulusun öyle apaçık bir tarihi, geçmiş ve gelecek bilinci yoktu; 19. yüzyıl daha ziyade liderlerin ulus yaratma projeleriyle bir toplum mühendisliği olimpiyatı gibi geçti.

Derken 20. Yüzyılda aşırılıkta sınırları yıkan milliyetçilik ikinci dünya savaşının da müsebbibi oldu. Kendisinden olmayanı aşağı görmeyi olağanlaştıran aşırıcılar aynı zamanda bazı “ötekilerin” yok edilmelerinin kendileri için beka meselesinden öte, Tanrının onlara, insanlığa hizmet için verdiği kutsal bir vazife olduğunu iddia edecek kadar zıvanadan çıktılar. Sonuçlarını biliyorsunuz; toplama kampları, insan fırınları, toplu mezarlar, soykırım, acı, utanç.

Lola kapıyı tırmalıyor, kusura bakmayın, biz bir gidip işeyelim bahçede…

300 yıldan az bir süredir var milliyetçilik. Üselik kimi olumlu yönleri de yok değil, milyonlarca birbirini tanımayan insanı birleştirebilmek ve kendilerini keyfekeder hükümdarlardan, tek adam yönetimlerinden kurtarmak gibi. Ne dedim ben? Tek adam yönetimlerinden kurtulmak çok iddialı ya da pek iyimser oldu, kabul. Birileri şurada bir Polyanna bırakmış olsa gerek; bana kaçtı.

İyisi olmaz mı hiç bu milliyetçiliğin peki? Hani Batı gibi, iyi yönlerini alsak, kötü yönlerini “şeyyapsak.” Olmuyor mu öyle? Oluyor, var iyisi zaten diyenler var; Atatürk milliyetçiliğiymiş adı. Türkiye Cumhuriyetinin benimsediği milliyetçilik anlayışıymış ve Türküm diyen herkes Türkmüş bu anlayışa göre. Eşitlik ilkesiyle milli birlik ve beraberlik esas alınırmış ki eşitliğin anaysal düzlemde kabulüyle faşizmden ve dahi nazizmden kalın çizgilerle ayrışırmış. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz hop oradayım gibi bir şey özetle.

Lola’nın evin içinde sağa sola işemesi de egemenliğin kayıtsız şartsız millettin olduğunu iddia etmek de egemenliğin sınırları tartışmasıdır özünde. Misal ben de, Mücü de evin içinde işiyoruz ama bir yere işiyoruz. Lola henüz bunu kavrayamadı. Bir yere; mümkünse tuvalette seçeceği bir yere işese, hepimiz mutlu olacağız oysa. Bu kural bir egemenlik sınırı tartışması değil misalse, sadece toplumsal hayatın basit asgari müştereği ama bir ırktan olmayı, o ırktan olmasan da kendini öyle tanımlayarak kolaylaştırmak bir egemenlik sınırı tartışmasıdır. Bu “kolaylaştırma” kisvesindeki dayatma, makbul ve istenmeyen iki vatandaş yaratacaktır sonuçta ve dönem dönem makbul tanımının kapsamını değiştirse de muhakkak Türk olmak ya da olduğuna inanmak ve bunu söylemek koşulunu dayatan bir devlet, “ulus devlet” değil, “devlet ulustur.” Yanisi, vatandaşlarına göre şekillenen değil vatandaşlarını şekillendirmeye kendini adamış, değişime ayak direyen, kendini gerçek kılmalerk için her yola, yönteme başvuran, tüm gücünü maddi manevi bu amaç uğrunda harcayan devlettir.

Ulus devletlerin egemen devlet olarak egemenliklerinin sınırlarının tartışılmaya başlanması sürecini tarihsel olarak anlatabilirim. Anlatmayayım ama. Lütfen bu başöğretmen hissini alın benden, çuvala ekleyip binbir türlü mavra söyletin. Ben Lola’nın nereye işeyeceği, dahası ne zaman işeyeceği ve bu “devlet ulusla” ne yapacağımızı tartışmak istiyorum. Nasıl olacak da bu “devlet ulus” bizim sözümüzü dinlemeye, bize kulak vermeye, bizi sevmeye başlayacak bizim onu sevdiğimiz gibi?

Geçenlerde komşuyla aramızda geçen diyalog bu minval üzre aklıma takılanlar arasında...

Hoşbeş, sohbet derken Gülşen Hanım teyzenin ilkokul mezunu olduğunu ama uzun süre memuriyet yaptığını (ben onun yalancısıyım) ve eşiyle de dairede tanıştıklarını öğrendim. “Ankara'da kazanıp, yazları gelip burada iki, üç ayda yiyip bitiriyorduk, gençtik,” dedi. Şimdi yerleşmişler buraya. Kendilerinin yerleştiği yetmemiş hısım akrabayı da taşımışlar; üst katlarında eşinin ablası, onun da üstünde Gülşen Hanım teyzenin kardeşi oturuyor. “Ankaralı çok buralarda,” deyince kendisinin aslen Çorumlu olduğunu ama artık Ankaralı sayılacağını garip bir övünçle söyleyerek, “Siz nerelisiniz?” diye soruyor. “İstanbul,” diyorum, boş boş bakıyor; bu bir cevap değil onun gözünde. “Göçmen,” diyorum “annemlerin tarafı, Balkan…” “Babanlar da mı?” diye sorunca, “Onlar Çerkes,” diyorum. “Olsun,” diyor. Olsun? Bu kez ben boş boş bakıyorum. Bakış boşluğu uzayınca gülümsüyor Gülşen Hanım teyze, “Olur öyle,” diyor, “mühim değil.” Nasıl? Mühim değil mi?!

Hakikaten mühim değil mi? Hoşgörülebilir düzeyde “ötekiyim” hamdolsun. Gel gör ki şüphem yok, yarın öbürgün kolluk güçlerinin müdahil olacağı bir mevzu olsa, gelseler kapıya, bizimle karakola kadar geleceksiniz deseler, hemen arkamdan, daha beyaz Toros’un egzosu dağılmamışken, “Bunlar Çerkes,” diyecek Gülşen Hanım teyze. Olsun. Olur öyle, mühim değil. Güleç, canayakın insan Gülşen Hanım teyze adı gibi. Adı gibi şen geçsin ömrü. Alışkınız biz…

Nasıl değiştireceğiz bu algıyı; devletle sürtüşerek mi? Doğrusunu söylemek gerekirse bir miktar sürtüşme çıkabilir, doğaldır yani devlete bizim için var olduğunu, bizsiz bir hiç olduğunu, bize kulak vermesi, bizim hayatımıza, hayata bakışımıza göre şekillenmesi, düşünmesi, davranması gerektiğini öğretme çabamıza yer yer sert tepki vermesi. Hele Türkiye gibi ergenliğinin doruklarındaysa…

Pasif duygular talep etmemeliyiz onun yaptığı gibi ondan; bizden korkmamalı mesela ya da bize kinlenmemeli, sevmeli bizi. Bizim onu sevdiğimiz gibi sevmeli, karşılıksız değil, karşılıklı sevmeliyiz; sevişmeliyiz. Bizden ölmemizi değil yaşamamızı istemesinin insanca olduğunu bir gün görecek o da. Devlet di bir “şeyin” insan diye bir “şey” olmadan anlamını yitireceğini, bir hikâyesi kalmayacağını, tükeneceğini. Önce biz değişmeliyiz. Biz koltuğa işeyebiliriz, sevilmediğimiz sürece biraz ortalığı kirleteceğiz. Lola’yla Mücü’nün tepişirlerken yaptıkları gibi birbirimizle didişirken ortalığı bir parça dağıtabiliriz. Toplamak da gene bizim işimiz. Birbirimizden bir biz yaratacağız. Lola bir köpek ve Mücü bir kedi ve ben bir insanım. Biz neysek oyuz ve olduğumuzla biziz. Bunu söylemeye, bizi biz yapanın neysek o olmamız olduğuna inanarak yaşayacak ve korkmayacağız, ama boyun da eğmeyeceğiz, kabulenmeyeceğiz bize olmamız gerekenin dayatılmasını ve daha çok seveceğiz. Suretini değil, aslını seveceğiz; birbirimizi seveceğiz. Devleti değil, devlet sevilmez, devlet biziz zaten. O henüz bilmiyor sadece, öğreteceğiz.

Sevgi çözecek bütün sorunlarımızı. Sevgiden büyük ve iyi bir motivasyon kaynağı yo, henüz bulunmadı. Jelibon da iş görür gerçi ama sevmek başka şey, sevmek bizi insan, bizi güçlü, umutlu, çok kılacak. “Devlet ulusu” da “ulus devleti” de sevgiyle dönüştürüp yerine, insana, doğaya, canlıya, hayata saygılı, kusurlu ama hatalarından ders alan, silahlarıyla değil özür dilemek erdemiyle yürekleri titreten bir “insan devlet” kuracağız. Onun bunun değil, insanlığın anakucağı olacağız; Anadolu olacağız.

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın