B PLANI I / Janset Karavin

  • Paylaş:
post-title

Janset Karavin

B PLANI I

Gecenin bu saatinde o faturayı mı, şu faturayı mı yoksa öbür ihtiyacımı mı ertelesem hesabında zihnim. Kilerdeki bakliyatla yaşasam önünüzdeki ay… Ama yok, olmaz; gene de soğan, yoğurt, kahve, içme suyu almak gerek. Kahvaltı zaten etmiyorum yıllardır, onu geç. Öğlen yemek sağlıksız, tek öğün mis gibi. Işıkları kapat, led var bir tane onu yakarız. Haftada bir duş yeter, arada rahmetli anneannem gibi silinirim. Tüp bitmez inşallah. Neyse artık biterse onu mecburen alacağız. Boşa koy, doluya koy, koy koy koy, koy Allah'ım koy!

Evet, biliyorum bugünlerde hepimizin derdi hayat pahalılığı; borçlar, kira, faturalar, mutfak, çocuğun okul masrafı, ihtiyaçlar. Nasıldı o tanımı kapitalistlerin, dur bakayım: Sınırsız ihtiyaçların, sınırlı kaynaklarla “şey yapılması.” Bizim arzular şelale fakat barajlar boşaltılmış. Üstelik ne akıyor, ne de damlıyor. Biliyorum. Biliyorum bilmesine, hatta ben de yaşıyorum daha lafa başlar başlamaz söylediklerimden anlayacağınız üzere fakat karnım bir öğüncük olsun doymayagörsün hemen büyük büyük düşünmek gibi kötü bir huyum var. İşte gene öyle yapacağım ve hatta bu kez vitesi büyütmek şöyle dursun, tıpkı memleket gibi deve bağırtan yokuşunun tepesinden peygamber vitesine alıp artık Allah ne verdiyse…

Hakkımızda hayırlısı.

Yanılmıyorsam sene 2007’ydi Cumhuriyet Gazetesi “Tehlikenin farkında mısınız?” manşetiyle çıkmıştı. 15 yıl geçmiş ama bugün hâlâ laiklik karşıtı bir diktatörlüğün kök salmasından korkuyorsunuz. Oysa asıl sorunumuz bu değil; ulus devletler yıkılıyor ve bir b planımız yok bizim.

Sert oldu gene sanırım. Olsun. Bunca zaman tekme tokat bu ülkede hayatta kalmayı başarmış ama sert sevmeyen var mı aramızda? Varsa şöyle “ılık sağa,” tv önüne başköşeye alalım kendilerini…

Benim bir b planım var. Bir küçük bahçeciğimiz var bu yeni evimizde, orada küçürek bir köşeciğe domates, biber, salatalık bir şeyler ekiyorum. Ekmek alamazsam, iki de yumurta rica eder komşudan…

İyimser bir tahminle yüz yıl sonraya yazıyorum bunları. Eğer orada kendini hâlâ ulus ya da inanç kimliğini esas alarak tanımlayan birileri varsa bile, tıpkı bugünküler gibi hiç hoşlarına gitmeyecek söyleyeceklerim ama belki bugünden yarına bir bakış sağlar umuduyla okuyacaklar. Sağlamaz. Benden “faşiste” fayda gelmez. Hele Köroğlu, Yunus'la, Karacaoğlan, Pir Sultan, Mevlânâ'yla aynı coğrafya ve kültürden faşist bir kafa türetene söyleyecek hiçbir sözüm yok.

Bu aralar sık çarpışıyorum, birileri ulus devletler çökecek diyordu, ee n’oldu şimdi diye gevrek gevrek gülenlerle. Benden bahsediyorlar ya da üstüme alınıyorum, yirmi yıldır söylüyorum çünkü bunu. Hâlâ aynı fikirdeyim, ulus devletlerin çöküş sancılarını yaşıyoruz. Sosyolog değilim ama sosyolojinin alanına girecek dönüşümlerin bugünden yarına olmayacağını ben bile biliyorum. Sanki ulus devlet modeli üç günde hop diye icat olmuş, dördüncü gün herkes ulus devlet kurmuş gibi mi düşünüyor bu arkadaşlar, nedir. Yaşadığımız da tıpkı fikrin inşası gibi çözülüşü süreci. Fikirler, yerlerine bir yenisi filizlenmeden çürümezler çünkü evren boşluk sevmez. Fikir evreni de böyledir. Ulus devlet fikrinin yerini alacak yeni gelecek görüsünü (vizyon) uluslarüstü sermayenin şekillendireceği, vahşiliğin ötesine geçecek kapitalizmin yularını ellerinde tutan şirketler belirleyecek. Şimdiden küresel sosyalizm, “şirketokrasi” gibi isimler verenler var…

Ben de ekim için çevirdiğim köşeciğin dört bir yanını salatalıkla çeviriyorum; tele dolansınlar diye, sonra biberler, en içte domates var, merkeze aldım onları; “domdomokrasi” diyorum buna. Yersen.

Ulus devletler çökecek dendiğinde bizim memlekette verilen klasik iki temel tepki var: “Komünizm gelecek!” “Bunlar Atatürk düşmanı!” Karpuz gibi ortadan ikiye yarılmış yalnız ve güzel memleketimin, yaşadıkları neticesi dehşet içinde kendini savunmaya odaklanmış insanından, insanca tepkiler. Bu savunmaya geçme meselesini biraz ileride daha da fazla kurcalayacağım için şimdilik cebime koyuyorum.

Mikro milliyetçilik yükselecek ve ulus devletler zaten kendiliğinden dağılacaktı hani, olmadı, diyorlar. Olmadı. Zaten olsa, ortaya çıkacak devletçikler gene ulus devlet olacaktı. Nicelikle değil, nitelikle derdimiz.

Evet, ulus devletlerin halkları Taliban, 11 Eylül saldırıları ve IŞİD yüzünden İslamofobi ve/veya özellikle muharebe meydanlarına dönüşen Doğu coğrafyalarından yükselen göç dalgaları yüzünden de zenofobi (yabancı korkusu ya da düşmanlığı) tuzağına düşerek, yaşam biçimlerini ve ekonomik kazanımlarını savunabilmek için git gide daha da sağa kayan popülist muhafazakârları iktidara taşıyorlar.

Peki bu ulus devletlerin “aksine güçlendiği” anlamına mı geliyor? Popülistler seçimle iktidara geliyor ve “otarşik” politikalarla totaliterleşiyorlar. Yani yüksek gümrük vergileriyle, kotalarla, kambiyo denetimi gibi araçlarla sözde kendine yeter bir ekonomi politikası kurguluyorlar. Güçlendiriyor mu bu ulus devletleri? Yaşam biçimi ve ekonomik standartlarını kaybetmek endişesiyle oy vererek her geçen gün yeni yasaklar ve yoksullaşmayla yüzleşen halklar denize düşen yılana sarılır misali ulus devletlerine daha da sıkı mı sarılıyorlar?

“Arap Baharı” uluslaşma sürecini tamamlayamamış, masa üstünde sınırları çizilen Libya, Mısır, Cezayir, Yemen, Lübnan, Suriye, Irak gibi Ortadoğu devletlerinin küçük kıyameti miydi? Bize neden sıçramadı sorusuna, çünkü adı üstünde Arap Baharı mı yani cevabınız. Bize sıçramadı çünkü biz uluslaşma sürecini tamamlamış mıydık mı ya da. Uluslaşma sürecinden anladığınız ne? Dahası emin misiniz sıçramadığına? Siz evden hiç çıkmıyor musunuz kuzum?

Komşu amca dedi ki, ben bunları ilaçlarken seninkilere de sıkıveririm şuracıktan. Sık, dedim. Çünkü böceklenirse, dedi, sıçrar. Sıçrar, dedim. Eh yazık, dedi. Öyle, dedim. Acaba ilaca ortak olmamı mı bekledi? Hiç bilmiyorum ki, pahalı bir şey mi acaba? Ayıp olmamıştır umuyorum. Neticede adamcağıza he sık sık, iyi olur, zaten elin mahkûm sıkacaksın yoksa seninkiler de gider, mi demiş oldum. Neyse yarın görünce bir konuşayım…

Çok soru sordum. Biraz da cevap vereyim…

Ulus devlet bir toplum mühendisliği çalışmasıydı bizde, iyi kötü başarılı da oldu, olmadı değil ancak yaşamakta olduğumuz şu son 20 yıllık dönem bu mühendislik çalışmasında “persona non grata” (istenmeyen adam ya da madam) ilan edilmiş kitlelerin intikam saatiydi fark ettiyseniz. Bu dilimde, sanırım başarıya ulaşmış uluslaşma süreci derken kast ettiğiniz “kurumsallaşmış devletin” (zihinlerde ve yüreklerde pek de öyle olmamış korkarım) hangi kurumu içtihatlarıyla ayakta, yapı bozuma uğratılmamış ya da hâlâ var? Evet, belki de Arap Baharı’nın bize o an sıçramasının önüne geçmişti mihrabı yıkılsa da minberi yerinde duran “proje ulus devlet” ve fakat kabul edelim ki bugün o artık bir “tabela devlet” ve Bahar’ı gelmediyse de Arap’ından bolca mevcut mahallemizde.

Komşu amca çoktan çapaladı, gübreledi, ekti fidelerini, ben geciktim evle uğraşırken fakat neyseki havalar daha pek kuru sıcağa dönmedi. Ağırdan aldığımı görünce laf attı, biraz çevirdik, şunu şöyle ekesin, bunu böyle sulayasın diye. Bir torba dolusu da suni gübre verdi sağ olsun. Benim b planı aksak gedik, şansa mansa da olsa işliyor demem o ki.

Ulus devlet modelinin güçlendiğine dair bir diğer argüman da “Brexit” yani Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliğinden ayrılması. Bu mesele benim ilgi alanıma giriyor çünkü Britanya modelinin bir benzerini Anadolu’da hayata geçirmemizin hâlâ mümkün olduğunu, hatta bunu yapmak, başarmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Aksi takdirde… Felaket tellalığı yapmak istemiyorum, o yüzden işimiz çok zor diyeceğim sadece.

Bu noktada altını çizmek istiyorum; Avrupa Birliğinden ayrılan İngiltere değil; “Engexit” değil konuştuğumuz, “Brexit;” Britanya ayrılıyor yani Birleşik Krallık: Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı. Birleşik Krallık ya da Büyük Britanya, İngiltere, İskoçya, Galler ve diğer ülkelerden İrlanda Denizi ile ayrılan Kuzey İrlanda olmak üzere dört kurucu ülkeden oluşuyor…

İngiltere gerek hukuki, gerekse de gümrük içtihatları bakımından Avrupa Birliği normlarından ayrılmış değil, sadece para basmak konusunda egemenliğini sürdürmeyi tercih ettiği için, mülteci politikaları gibi birçok başka yan meseleyi de bahane edinerek uzaklaştı birlikten. Büyük Britanya’nın kurucu aklına aykırı zaten egemenlik paylaşmak çünkü kendisine özgü paylaşılan(!) egemenlik kavramıyla var.

Komşu amca bahçeye ektiği domateslerle uğraşıyordu. “M...llağ bi'bardak su ver!” diye seslendi eşine, terini sildi. Göz göze geldik. “İnsan dediğin, işte böyle ancak ölümle sonlanacak sürekli ve huzursuz bir sınırsız güç isteğidir,” dedim. Alışkınlar bana; böyle saçmalarım arada... Başını salladı katılıyorum der gibi, suyunu içti. Gitti, pilli radyosunu açtı, cazır cozur karıştırdı az; aradığını bulmuş olacak, durdu. Kafasıyla radyoyu işaret ederek sırıttı, ses verdi, gözlerini yumdu, dinlemeye koyulduk. “Azrail'in gelir kendi, ne ağa der ne efendi, sayılı gün de tükendi, yolun sonu görünüyor!”

Ucundan Hobbes ve siyaset felsefesine teğet geçmişken toparlamak istiyorum bu haftalık. “İnsan dediğin, işte böyle ancak ölümle sonlanacak sürekli ve huzursuz bir sınırsız güç isteğidir,” Hobbes etmiş bu afili lafı. Önümüzdeki yazıda bu Büyük Britanya modelini, Anadolu üzerine hayale durduğum önermeyi biraz da Aristoteles’e sığınarak açmaya çabalayacağım. Neden bunca çırpınışım, çünkü iddiamın arkasındayım: Ulus devletler çöküyor. Aşamalar halinde fikren çözülüyor, kalplerde ve zihinlerde hikâyeleri günbegün soğuyan, uzak bir yankı buluyor ancak. Bizim içinse hâlâ umut var, hâlâ yaklaşan bu korkunç dalgaya göğüs gererek ayakta kalabiliriz. Yeter ki kibrimizin altında ezilerek intiharı yeğ tutmayalım özür dileyip geçmişimizle yüzleşmeye.

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın