MASALARIN EFENDİSİ ve KIRMIZI RUGANLAR / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

onr.sakarya@hotmail.com

MASALARIN EFENDİSİ ve KIRMIZI RUGANLAR  

Ya da şimdi gözlerimden düşen meteorları tutarsın. Meteorlarla aram iyi değil, dersin. Yanlamasına yaşayamam ben, dersin. Tanrının küçük sürprizlerden hoşlanmadığını anlayamamıştım ben, dersin. Üzerine sadece üç saniye düşünülecek özlü sözler söylersin. Aforizmalar yaratırsın. Masaların reisi olursun. Masaların başkanı olursun. Masaların ağbisi olursun. Masaların aşığı olursun. Masa olursun. Masa olduktan sonra kadeh olursun. Beyinlerimize girersin ve tecavüz edersin beyaz hücrelerimize. Sen bunu yapmayı çok seversin. Biliyoruz. Sen gölgeleri abartmayı çok seversin. Sen güneşi çamurla sıvamayı çok seversin. Sen bira şişelerindeki aksını çok seversin. Sen kendini çok seversin. Sen kendini o kadar çok seversin ki bir tane daha senden olsa onu bile düzeltirsin.

Masaların efendisi, bize söyle, biz nerede yanlış yaptık? O tok sesinle cevap verirsin:

Beni dinlemediniz. Bu kadar mı? Bir geminin batması bu kadar kısa mı sürüyor? Bir geminin ağlaması bu kadar uzun mu sürüyor? Ya da bu gemi nerede Allahın aşkına? Bu gemi nerede ve kaptanı kim? Biz miyiz? O kadar çok kişiden kaptan olmaz, bunu biliyoruz. Kaptan olarak gördüğün biri vardır mutlaka aramızda ve o kim? Geceler, gırtlağımızı kesip atan geceler, ah geceler, bu ümitsiz halimizi bize ayna gibi gösterdiğin için sana minnettarız. Sana minnettarız ufku saklamadığın için. Seni dudaklarından öpüyoruz ey gece! Üzerimize bir anne şefkatiyle kapanan gece. Toprağın rengini unutturan gece. Yalnız gece. Sonsuz gece. Uzayın kardeşi, kedilerin annesi gece. Bizse ne sandık?

Masanın başkanı bitecek sandık. Bitmedi. O hep var oldu ve var olacak. O hep soyundu ve hep soyunacak. Hani bir gün bir UFO yaklaşmıştı; denize karşı içiyorduk ve geceydi. Zaten hep geceydi ve hep içiyorduk. Sen, masanın ağbisi, kalktın ve kadehini UFO’ya kaldırdın ve dediklerini not ettik. Şöyle ki:

Zaman, kırışık bir rüzgârı bile ütüler dostum UFO. Zaman bunu yapmaya gücü yetecek tek anti-varlıktır. Sorununu yanına almayan yarınına ulaşamaz. Ey UFO, nereye geldin sen ve neden? Gözyaşlarımızı kurutmak için gönderilmiş bir ajan mısın? Nesin sen? Yoksa iki uzaylıdan oluşan bir tavla gösterisi mi? Biz buradayız, sakiniz ve içiyoruz. Kadehlerimizi senin şerefine kaldırıyoruz. Lazer silahlarını bize doğrultmadan önce bir düşün, sen de bir yumurtadan ibaretsin. Doğdun ve öleceksin. Kesin olan bir şey var. O da ellerinin kestiği şeyi ruhunun kesemeyeceği. Döl israfı şu insanlara gösterebileceğin tek ahlaklı şey bu olmalı. Seni seviyoruz. Seni benimsiyoruz. Biz hiçbir zaman ırkçı ruhlar olmadık. Çünkü ruhlar ırkçı olmaz. 11 evren ve 11 dünyadan selamlar olsun. Güle güle git dostum UFO.

Sonra masada doğruldun. Kara çentiklerle doldurulmuş beyaz bir duvara yaslandın. Kalbin tekliyordu. Kalbin acıyordu. Kalbin patlayacak gibiydi. Sol kolun uyuştu. Sırtına bir bıçak saplanmış gibiydi. Aralıklarla defalarca saplanan bir bıçak. Korktuğun oluyordu. Ölüyordun ve o masadaki hiç kimse ilkyardım nedir bilmiyordu. UFO’dan yardım ister gibiydin ama UFO gitmişti. Belki de son teknoloji aletleri vardı, dedin içinden. Keşke gitmeselerdi, dedin içinden. Bütün o parlaklığın birden söndü. Yüzün kireç rengine döndü. Ellerin uyuştu. Kusmak istiyordun ki kustun. Birkaç kez art arda kustun. Miden mi bozulmuştu? Konu basit olmalıydı ama değildi. Masaların ve ortamların efendisinin sonu gelmişti. Ağzında dolanan sözcükler kesilmişti. Sadece bir inleme vardı. 11 evrenden ve 11 dünyadan herhangi bir yardım gelmiyordu. Bütün o kırdığın insanlar bir bir aklına geldi. Salavat getirmeye bile çalıştın ama olmadı. Yapamıyordun. Ve birden sol yanında bir siluet belirdi. Siyah pelerinli biri. Sadece ayakkabıları, sadece onlar kırmızıydı. Bu sana garip geldi. Onun ölüm meleği olduğunu biliyordun. Onun canını almaya geldiğini seziyordun. Yanındaydı artık ve zamanın gelmişti. Kırmızı rugan ayakkabılar, aman Allahım, aman Rabbim, bu da ne böyle, dedin düşüncenle. Ağzında kelimeler yoktu artık. Ağzın da yoktu. Tüm bedenin uçup gidiyordu bir toz bulutu gibi. Etin, kemiğin, sinirlerin, kasların sıyrılıyordu. Maddenin dünyasında kalıyordu hepsi. Evet, bir bilinçtin artık. Salt bilinçtin. Bir görüntün yoktu. Bir izin yoktu. Yoksa ruh bu muydu? Görüntüsüz bir bilinç. Bedensiz ama ışıksız da. Nur yoktu. Berrak bir bilinç. Her şey, yani tüm madde sıyrıldıktan sonra geriye bu kaldı. Fakat ayakkabılar, kırmızı rugan ayakkabılar…

Sana vereyim mi, dedi ölüm meleği. Bilincinde duydun bunu. Sana vereyim mi ayakkabıları, dedi tekrar. Bilmiyorum, dedi bilincin. İstemiyorum galiba ama sadece neden, neden yalnızca o kırmızı ve parlak, diğer her şey siyah dedin. Ölüm meleği olmayan gözlerini kocaman açtı. Bunu duyumsadın. Ölüm meleği hiddetlendi. Sonra birden duygusala bağladı. Onlar benim en sevdiğim pabuçlarım, dedi. Onları efendimiz benim için yarattı, sadece benim için anlıyor musun, dedi. Masaların efendisi her şeyi anlamıştı. Berrak bilinci onu hakikate götürmüştü. Ölüm meleğinin bile işi haricinde bağlandığı bir şeyler vardı. Kırmızı rugan ayakkabılar. Fakat onun oyun oynamaktan ve kendini sevmekten başka hiçbir işi olmamıştı. Hiçbir şeye değer vermemiş, hiç kimseyi sevmemişti. Ölüm meleği, masaların efendisine kırmızı, parlak, rugan ayakkabılarıyla bir tekme attı ve onu bizim de bilmediğimiz bir frekansa gönderdi. Masaların efendisi hem ölmüş hem de bilinmeyen bir frekansta kaybolmuştu. Asıl cehennem buydu. Kaybolmak. Kendinde kaybolmak. Bu cehennemdi, evet, öyleydi.

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın