USTA RESMEN AKTI / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

onr.sakarya@hotmail.com

USTA RESMEN AKTI 

                                                                              Taner’e…

Yeni mahalle. Yeni ev. Yeni dünya. Yeni umutlar. Sonunda kendimize ait bir evimiz olmuştu. Nergis’le, pek de uzun olmayan uğraşlar sonunda, yedi gün gibi kısa bir sürede ev bulduk, aldık ve taşındık. Aptalca gibi görünen büyük bir sorunum var, hep oldu. Çocukluktan kalma bir fobi. Koli fobisi. Taşınmak ve benzeri yük temelli eylemlerde hortlayan bir çeşit dönüşüm hali. Koli! Hastalığım ayyuka çıktığı zamanlarda, taşıdığımız bir salça kolisi yüzünden saatlerce ağlamıştım. Salça kavanozlarının arabanın bagajında birbirlerine kafa atmaları, o langır lungur çıkan ses ve her tümsek geçişinden sonra hep bir ağızdan şahsıma sövmeli marşlar yapmaları… Tuhaf ama oluyor işte. Gerçi sonradan tüm yaptığım gün boyunca koli taşımak olan bir işe girecektim. Ağır iş. Ne hayat be! Kaygılarını yenmek için sana fırsat veriyor. Ya kullanırsın bu fırsatı ya da korkak bir koli karşıtına dönüşürsün. Hayat fırsat verir. Sonra iş sana kalmıştır. Fakat bunun daha ileri boyutu da vardı; altı ay dolmuşa refakatçi eşliğinde binip indim. Çünkü korktum, bozuk paraların yere yuvarlanması sonucu domalacak olmaktan. Maalesef, uzun bir süre bunu da atlatamadım. Refakatçim benim yerime para alışverişini yapıyordu. Korkunç bir dönemdi. Örselenmiştim. Bitmiştim. Tek taşa dönüyordum ve bir türlü taş gelmiyordu. Acılı bir bekleme haliydi. Sabırla test edilen her yaşayan ölünün iki seçeneği vardı. Yaşamak ya da ölmek. Yaşayan ölü olma durumu kabul edilemezdi. Yeniden doğ ya da çek git. Bir başarı hikâyesi yarat ya da öl. Ucundan da olsa yaşam belirtisi göster. Çünkü sen bir çamaşır makinesi değilsin, sonuçta çamaşır makineleri bile ara sıra çıldırabiliyor.   

En nihayetinde bu ev bizimdi ve uzun bir süre taşınmayacaktık. Bu beni rahatlatmıştı. Yedi gün içerisinde tüm işlemler tamamlanmış oldu. Evi düzenlemeye başlarken eksiklikler kendini göstermeye başlıyordu. Hayat boyu bitmeyecek eksiklikler. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz mutfak lavabosu tesisatıydı. Daha önce apartmanın karşı köşesindeki bakkala giderken gözüme çarpan bir dükkân olmuştu. Küçücük bir dükkân. Mahmut Usta Tesisat. Aradım. Açtı. Akşam geleceğim, dedi. Yeri öğrendi. Akşam oldu ve oğluyla birlikte geldi. Yorgundu. Bir inşaatın tesisatını yaptıklarını söyledi. Vanlıydı. Dört çocuğu vardı ve bir bu yani yanındaki evladı okumamıştı; haklı olarak baba mesleğine göz dikmişti. Herkes okuyacak diye bir kaide yoktu. Fakat kızı, doktor olmuştu ve onunla gurur duyuyordu. Diğerleri evlenip gitmişlerdi zaten. Tesisata baktı. Malzemeleri ivedilikle bir kâğıda yazdı, oğluna uzattı ve o gelene kadar bana bunları anlattı. Gömleğini dirseğine kadar katladı. Gömlek cebi şişkindi. İçinde sigara paketi, çakmak, çeşitli faturalar, kâğıtlar, kartvizitler, notlar ve dolmakalem olan gömlek cebi. Bu arada oğlu jet hızıyla gidip, gelmişti. Nalbura son anda yetiştiğini söylüyordu ve bu başarılı yolculuğundan gurur duyuyordu. Gözleri parlıyordu. Gözleri gururdan parlıyordu. Malzemeleri, krala hediye sunan bir elçi gibi babasına uzattı. İşi ehline bıraktı. Usta, bir beş dakika kadar tesisata baktı. Sonra mı? Usta akmaya başladı. Akıyordu. Önünde hiçbir engel olmayan hür bir ırmak gibi. Elleri birer sanata dönüşmüştü. Sanki borular, musluklar, contalar, bağlantı yerleri, dirsekler, demirler ve plastiklerle güçlendirilmiş bir orduya karşı savaş veriyordu. Fakat o akıyordu. Usta resmen akıyordu. Onu ona, orayı oraya, dokuz parçalık bir bebek yapbozunu çözer gibiydi. Her şey yerli yerine oturuyordu. Her şey oluyordu. Çünkü usta olduruyordu. Mikelanjelo değil Mahmutanjelo’ydu. Usta, sanatının her türlü numarasını icra ediyordu. Sürekli tıkanan mutfak lavabosunu açmıştı. Bütün sistemi oturtmuştu. Sanırım bu akış bir saat kadar sürdü. İnşaat işinden gelmesine ve yorgun olmasına rağmen yapay zekânın algoritması ve gücü kollarına dövme edilmiş gibiydi. İşini bitirdi. Evye dolabının içini temizledi. Ben hiçbir iş alanımı kirli bırakmam, diyordu. Ellerini sıvı sabunla yıkadı. Sonra bir daha musluğu açtı. Akıp giden suyun sesini dinlemeye başladı. Kapattı; tekrar açtı. Tazyiki sona getirdi. Size yemin ederim, böyle temiz ve berrak bir su akışı görmedim. Suyun kanalizasyona inerkenki sesi duyuluyordu. Musluğu kapattıktan sonra Mahmut Usta, mutfak balkonuna çıktı, gömlek cebinden sigara paketini çıkardı, bir dal yaktı. Ben de yaktım bir dal. Bana baktı. Sana bir şey diyeyim mi kardeşim, hayat tesisata benzer, dedi. Ekledi: “Hayat aktıkça hayat olur. Hayat akacak. Her ne olursa olsun hayatı akıtacaksın.” Ya akıtamıyorsam, dedim. Hiddetlendi. Akacak, başka çaresi yok bunun, akacak, dedi. Önceden konuştuğumuz parayı hazırlamıştım. Çıkarıp verdim. Onu da balina ciğeri gibi şişmiş gömlek cebine koydu. Bu arada oğlu, takımları ve ortalığı topluyordu. Sigarasını bitirdi. Kül tabağında öldürdü onu. Hadi bize eyvallah, dedi. Ben böyle sanat görmedim, dedim onlar asansörü çağırırken. Akacak, dedi tekrar. Sanat da akacak, hayat da. Asansör geldi. Gittiler. Pencereden çıkıp alkışlayasım geldi. Az önce tekrarı az bulunan bir gösteriye şahit olmuştuk. Usta, hem diliyle söylemiş, hem de elleriyle tatbik etmişti. Somutlaşan her şey gibi tesisatın zirvesi Vanlı Mahmut Usta da kişisel tarihlerin sayfalarına izler bırakacaktı. İşte o izleri bırakmaya yardımcı olmak da bana düşmüştü. Bu hikâyeyi somutlaştırmak bana düşmüştü. Biliyor musunuz, ben zaten akıyordum. Bir hayat büyücüsü gibi insanların akmasına vesile de oluyordum. 15 yaşımdan bu yaşıma kadar, neredeyse 25 yıldır hiç durmadan akıyordum. Beyaz ya da saman kâğıtlara akıyordum. Beynimdeki muhteşem festivali göstermeye çalışıyordum. Çünkü siz de bundan faydalanmalıydınız. Çünkü tüm bunlar etrafı kemikle örülmüş tuhaf beynimde kalamazdı. Belki de sırf bu yüzden size doğru aktım. Siz de beklediniz elbet, bir deltada bekler gibi ırmağı. Siz de benle birlikte okyanuslara aktınız. Mahmut Usta’nın inanılması güç akışı gibi aktınız. İşte bu anıttı. Anıtı dikilmesi gereken akıştı. Hayatın ve sanatın akışı.  

Nergis mutluydu, ben mutluydum, ev bizimdi, zaman ne çabuk geçmişti, kırlar baharı haykırıyordu, kuzular meleşiyor, gök dans ediyordu, bir kadın bir adamı öptü, teşekkür etti, adam gözleriyle sevdi kadını, hep sevdi. Birlikte aktılar sonsuza kadar. Akışlarda aşkı yaşadılar. Tüm akanlar gibi, yani kâinattaki tıkır tıkır işleyen tüm sanatlar gibi, tasarımlar gibi, uzay gibi hep aktılar.

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın