BEYAZ YAZARIN SİYAH İNTİHARI / Onur Sakarya

  • Paylaş:
post-title

Onur Sakarya

BEYAZ YAZARIN SİYAH İNTİHARI

Ağustos’un ortasıydı. Ajans haberleri son yüzyılın en korkunç sıcağından bahsediyor ve vatandaşların, özellikle de hastalar, yaşlılar ve çocukların sokağa çıkmaması gerektiği hususunda uyarılar yapıyordu. Sıcak, sahil kentinin sokaklarında sinsi bir ölüm meleği gibi dolaşıp yeni kurbanlarını arıyordu. Terden mutfak bezine dönen atletimi çıkardıktan sonra kentin en geniş bulvarına bakan bir odalı küçücük evimde, ahşap sandalyeye bağdaş kurup tanrıya dünyanın yerle bir olması için dua ettim. Radyo dinlemek ya da tozlanmış kitap sayfalarını bıkkınlıkla karıştırmaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bay nikotinden bile nefret etmeye başlamıştım çünkü aldığım her nefes ciğerlerimde bir lav balonuna dönüşüyor ve sonra şiddetle patlıyordu. Buzdolabımın derin dondurucusu çalışmıyordu. Buraya taşınırken, sırf taşımaktan üşendiğim için, sağlam olan buzdolabımı satıp yerine birkaç lira uğruna bu bozuk, pigme buzdolabını almıştım. Arta kalan parayı da alkole gömmüştüm. Zavallı bir alkoliktim. Kabul ediyorum.

Sıkıntılı bir gündü. Resmi rakamlara göre tam elli dört kişi ya beyin kanamasından ya da kalp krizinden tahtalıköyü boylamıştı. Bir an önce akşam olmasını istiyordum. Oturduğum apartmanın önünde uzanan geniş bulvarın bir başı deniz, diğer başı dağ tarafında olduğundan, özellikle akşam vakitleri rüzgâr, biz klimasız ve zavallı insanları biraz olsun serinletiyordu. O da belli bir saate kadar. O kadar sıcak bir gündü ki bir tavada kızartıldığınıza, hatta bir patates olduğunuza inanabilirdiniz. Ter vücudumun engebeli coğrafyasında çok kollu bir nehir gibi akarken hemen yanımdaki masanın üstüne gelişigüzel serpiştirilmiş kâğıtlara, kitaplara, dergilere bakmaya başlamıştım. Kâğıtların bir kısmı, dökülen envai çeşit içecek ve yemek artıklarıyla lekelenmiş, diğer bir kısmının da ya köşeleri yırtılmış ya da buruşturulup etrafa fırlatılmıştı. Kitap ve dergilerin durumuysa daha vahimdi. Çoğunun sayfaları ya eprimiş ya da yırtılmıştı. Eskiydiler. Uzun zamandan beri dergi ya da kitap almıyordum. Kütüphanemdeki kitapları birer ikişer üçer elimden çıkartıyordum. Dergi, kitap vesaire almadığım gibi var olanları da okumuyordum. Var olanlar da bir boka benzemiyordu zaten. En sağlam romanları, kütük gibi ansiklopedileri, acıklı öyküleri, beni yerçekiminden alıkoyan şiirleri, yemek kitaplarını, otomobil, futbol, edebiyat dergilerini, hatta posterlerimi, afişlerimi, biriktirmesi on yılımı alan koleksiyon filmlerimi, DVD oynatıcıyı, müzik setini, tıraş makinesini, elden düşme bir uydu alıcısını, yer döşeğini ve birkaç minderi, çok uzun yıllar önce babamın bana hediye ettiği ve onun da büyük dedesinden kalan köstekli antika saati, ruhumu, derimi, beynimi, her şeyimi satmıştım. Satacaklar listesinde sadece, buzdolabı, set üstü ocak, biraz daha kitap, daktilo, bazalı tek kişilik yatak, radyo, halı ve tüp kalmıştı. Bütün varlığım buydu. Bereket eve kira vermiyordum. Yanlış anlamayın. Ev benim filan değildi. Öyle olsa hiç tereddüt etmez, bu duvarlı tabutu da elden çıkarırdım. Ev babamın teyzesinin eviydi. Teyzesi, ölmeden hemen önce evin üçte bir hissesini babama bırakmıştı. Geçici bir süreliğine, ev satılıp hisseler dağıtılana kadar kalmama izin vermişlerdi. Aile arasındaki birkaç anlaşmazlık ve tapuyla ilgili birkaç pürüz kovulma süremi biraz uzatmıştı.

Eski kitaplara, bok kokan dergilere, içine sümük yapıştırılıp küçük toplar halinde odanın köşesine fırlatılmış peçetelere, şimdi adını unuttuğum çok eski sevgiliyle bir deniz manzarası önünde çekilmiş birkaç fotoğrafa, yazdığım aşk şiirlerine, içine bir sürü izmarit atılmış kahverengi bira şişelerine, ressam bir arkadaşımın üniversite yıllarında bana hediye ettiği duvardaki yan yatmış tabloya, halıdaki envai çeşit pisliğe, çekirdek kabuklarına, kıl yumaklarına, toz bulutlarına, bir götlük yer olan mini ötesi banyonun şişmiş ahşap kapısına, boyası yer yer dökülmüş cami yeşili duvarlara, pislikten dışarıyı göremediğim pencerelere, bordo renkli kadife perdelere, bok renkli el radyosuna ve elbette ki bu iğrenç dünyaya bakarken bütün bunların ne önemi vardı? Yani, ne önemi vardı ki şeylerin?

Karar vermiştim. Uzun zamandır yalnızdım. Sürekli sarhoş olmaktan ne dilim ne de şansım dönüyordu. Yalnızdım, derken her anlamda yalnızdım. Sıcak yuvasından yere düşen bir serçe yavrusu gibi yalnızdım. Az sonra beni midesine indirecek kedinin rengi önemli değildi. Kedi usulca yaklaşıyor ve ölümü oyuna dönüştürüyordu. Bense bu oyunun bir an önce sona ermesini istiyordum. Öyleyse çırpınmanın ne gereği vardı? Önce tüpe baktım. Ardından mutfak tezgâhında duran kör bıçağa. Sonra pencereden aşağıya. Pencereden atlamak fikri bana korkutucu geldi. Kemikleri iç içe geçmiş, eğri büğrü bir ceset olmak istemiyordum. Bıçak ise hassas olduğum başka bir konuydu. Bıçak; hem de kör bıçak. Tetanos, kangren olmak, kolunu ya da elini kaybetmek düşüncesi… Sonra kan. Bileklerimden fışkıracak kan. Temiz bir ölüm olmalıydı. Tüp. Tüpü açıp uzanmak. Kafama bir düşünce daha takıldı. Ya ben öldükten sonra biri gelir ve çakmak çakarsa... 

Nesneler beni köşeye sıkıştırmış gibiydi. Konuşan nesneler. Plastik piknik masasının üzerindeki ekose eflatun örtü, “Kefeninin ben olacağımı garanti edebilirim.” diyordu. Tarihini tam anımsayamadığım eski bir fotoğraf “Sen bir zamanlar da zavallıydın.” diyordu. Hele, aşırı yazmaktan harfleri silinmiş daktilo: “O kadar yazdın ama bir boka yaramadı.” diyordu. Ya içine kışlık-yazlık giyecekleri özensizce tıkıştırdığım bazalı yatak: “Yatak mı? Al sana yatak işte! Ama sende iş yok! Sevişmeyi bile hakkıyla beceremeyen ucube.” diyordu. 

Yarısı ıslanmış sigara paketi, bankada çalıştığım dönemden kalan kartvizitler, köşesinden kırılmış mezuniyet kartı, icraya verilmiş düşük limitli kredi kartları, vesikalık birkaç zombi fotoğraf, uzun zamandan beri kullanmadığın bir adet prezervatif, beş lira, fi tarihinden kalma mini takvim ve bir dostumun bana adadığı imzalı bir şiir, çekçekli oyuncak araba, suyu buharlaştıran sıcak, ağzı yakan nefes, hepsi ama hepsi hep bir ağızdan bağırıyordu: “Sen nefret edilmeye bile değmeyecek kadar zavallısın.” Yerimden doğruldum. Etrafa bir daha göz gezdirdim. Her şey bir girdabın içinde hunharca dönüyor gibiydi. Durdum, durdum, sağlam bir nefes aldım ve tüm gücümle bağırmaya başladım. Tüm gücümle bağırmaya devam ediyordum. Devam ettim. Ev sallanmaya başlamıştı. Etrafımdaki nesneler bulundukları düzlemlerden havaya doğru yükseliyordu. Bağırmaya devam ediyordum. Nefesime nefes eklenmişti sanki. Artık bağırma eylemini durduramıyordum. Ağzımdan siyah bir daire çıktı, gitti odanın köşesinde durdu. Ben bağırmaya devam ederken o daire boyum kadar bir kara deliğe dönüşmüştü. Sonunda gürültüm kesildi. Nesneler yerlerine döndü. Bir kara deliğe baktım, bir de zavallı hayatıma. Koştum, koştum ve kara deliğin içine atladım. Her yer karanlıktı. Bir parça ışık demeti bile yoktu. Karanlığın içinde karanlığa dönüştüm. Huzurlu ve büyülü bir karanlığa. Hissedebiliyordum; ruhum, kanım, gözlerim kararmıştı. Artık bir karanlıktım. Milyarlarca yıl o karanlığın içinde yolculuk ettim. Huzurla, sevgiyle, sevdayla… Milyarlarca yıl siyahın sabrıyla, kanıyla, huzuruyla, sonsuzda, uçuk gözler arasında, sessizce, karanlığın kalbinde, karanlık bir kapsülde gibi, karanlık olarak yolculuk ettim. Milyarlarca yıl sonra, gözlerim görüntünün rüyasına açıldığında meleklerin ışığından imal edilmiş beyaz bir ormandaydım. Uzay değildi bu, beyaz bir hacimdi. Ebedi ve ezeli, beyaz bir hacim. Sesim yoktu ama kelimelerim vardı. Artık beyaz bir yazardım. Kâğıdı ve kalemi olmayan, beyaz bir yazar. Beyaza beyazı üfleyen bir yazar. O ormanda sonsuzca kaldım. O ormanda sonsuzca yazdım. Sonsuz oldum.

 

 

 

           

                  

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın