
HEP ŞİİR
İkibinli yıllarda, modern Türkçe şiirde, daha öncesinde bireysel girişimler olarak süregelen deneysel görsel arayışların, bu dönemde yaygın biçimde başlayan lirik şiirden kaçışa önayak olduğuna değinmiş ve bu dönüşümün belli başlı nedenlerinden birinin teknolojik gelişmeler olduğunu dile getirmiştik. İkibinli yıllarda lirik şiirden kaçışta ve antilirik şiirin yaygınlaşmasında önemli rol oynayan bir başka etmen olarak toplumsal ve siyasal gelişmelerin de üzerinde durmak gerekiyor.
Doksanlı yıllar, yüzyılın sonunda, ikibinli yıllara modern Türkçe şiirin sahanlığı diyebileceğimiz ortamda siyasal ve toplumsal iki önemli miras bırakarak geride kalıyordu. Kürtlerin özgürlük mücadelesinin yanı sıra toplumun geniş kesimlerinde yankı bulan, kabul gören kadınların uyanışı, varoluş ve kimlik mücadelesi de seksenlerde çıktığı tarih sahnesindeki yerini tahkim etmeye başlamıştı.
Modern Türkçe şiir, aynı zamanda sosyal, kültürel, siyasal gelişmelerin barometresi gibi olmuştur. Doksanlarda da, ikibinli yıllarda da durum ve sonuç değişmemiştir. İkibinli yıllarda da hem kadınların varoluş ve kimlik, hem Kürtlerin özgürlük mücadelesinin şiire etkisi ve yansıması sonuçlarıyla birlikte açıkça izlenebilir.
Doksanlarda başlayan, ama ikibinli yıllarda durumun geçici bir dalga değil, kalıcı bir “yerleşme” olduğu anlaşılan, modern Türkçe şiirdeki şair kadınların sayısındaki artış dikkati çeker. Artış, sayısal olarak kalmaz, nitel olarak da modern Türkçe şiiri etkileyecek boyut kazanır.
Birçok şair kadının şiire daha önce başlamış olmasına karşın, asıl sesini, dilini bulup şiirini kurduğu dönemin ikibinli yıllar olduğunu da kaydetmek gerekir.
Bir önceki kuşaktan gelenler, ikibinli yılların yeni kuşaktan isimleriyle adeta güç birliği geliştirir. Bir önceki ve yeni şair kadınlar kuşağının kendi arasındaki güç birliği sonuç verir. Modern Türkçe şiirde öncelikle eril ve egemen dille kıyasıya bir hesaplaşma başlar. Eril ve egemen dilin geriletilmesi, tahakküm alanının daraltılması yönünde bir hayli de yol alınır. Böylece modern Türkçe şiirde, şair kadınlar tarafından açılmış yeni bir kanal oluşur. Eril ve egemen dille hesaplaşmanın, eril baskı ve tahakkümden kurtulmanın benimsendiği yöneliş ve arayışın artık görünürlüğü, bilinirliği artmıştır.
İkibinli yıllarda modern Türkçe şiirde varlığı güçlenen şair kadınların şiir anlayışı olarak antilirik şiir yelpazesinde yer aldıkları görülür. Bunu, şair kadınların, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri imkânı, dilsel ortamı antilirik şiirle bulmuş olmalarıyla açıklayabilir miyiz? Mümkün diye düşünüyoruz.
Antilirik şiir, her şeyden önce lirik şiirin, verili dilin içinde süren deneyim ve arayışının, ifade tarzının dışına çıkmasıyla dikkati çeker. Antilirik şiirin en belirgin özelliği verili dilin çitlerini, sınırını aşması, dolayısıyla dilsel yapıyı bozmasıdır diyebiliriz. O nedenle antilirik şiirle somut ya da deneysel ya da görsel şiir olarak adlandırılan tarzın, iç içe iki kaşık gibi olduğu söylenebilir. Birbirini kışkırtan, geliştirip pekiştiren bir iç içelik söz konusudur.
Antilirik tarzın ve deneysel görsel arayışa katkı sağlayan yapı bozumcu tekniğin sağladığı imkânları kullanan şair kadınların dilin, duygunun ve düşüncenin sakıncalı, yasaklı alanlarına cesurca girdiklerini belirtmek gerekir. Dil, her şeyden önce iktidarın egemenlik alanıdır. O nedenle her muhalif güç ancak o egemenliğin etkisini kırarak, bozarak, imha ederek hedefine ulaşabilir. Yeni bir yola girmek için egemen ve egemenlerin diline karşı çıkmak, o dille hesaplaşmak ve direniş geliştirmek önemlidir.
İkibinli yıllarda şair kadınların sayısının çoğalması, yapıtlarının niteliğinin artması şiire de, şiirin diline de özgürlük havası olarak yansımıştır. Özgürlük havası, şiirin diliyle sınırlı kalmaz. Şiirin konularında, temalarında, izleklerinde de güçlü bir özgürlük rüzgârı esmeye başlar. “Bu da şiir mi”, “Böyle şiir mi olur”, “Bu nasıl kitap adı” gibi tepkilerle karşılanan ve yerleşik algıyı altüst eden örnekler çoğalır. Şair kadınların antilirik şiirleri, onların aslında modern Türkçe şiirin tarihi içerisinde, çok önemli ve büyük bir risk alarak yeni bir cephe açtıklarını somutlaştırmıştır.
Dönemin şiirindeki gelişmelerin postmodernizmin bir sonucu olarak tartışıldığını da belirtelim. Neticede, esas olan şiirdeki söz konusu dönüşümün açımlanması ve anlaşılması çabasıdır. Şairin kimliğinde, varlığında, varoluşunda şiiri tümüyle etkileyen bir değişim söz konusuysa ve şiirin dilinde radikal bir isyan çıkmış ya da çıkarılmışsa dikkatlerin, bu gelişmelerin dinamiklerini anlamaya ve modern Türkçe şiir açısından önemine odaklanması kaçınılmazdır. Öte yandan gelişmelerin sıcağında sürdürülen tartışmalar önemlidir. Ancak gerçekliği kavramak bakımından bu tür tartışmalara çok da umut bağlamamak gerekir. Modern Türkçe şiirin ikibinli yıllardaki yirmi yıllık serüvenini iki döneme ayırarak betimlemeye çalışırken aradan geçen zamanın sağladığı mesafenin önemli bir imkân sunduğunu kaydedelim. Açıkçası biraz da bu mesafenin verdiği rahatlıkla konuşabiliyoruz.
İkibinli yıllarda şiir yazan şair kadın çoktur. Çoğunun şiirinde kadın kimliğini yakın plana getiren dili, önceki dönemlerde olduğundan daha belirgindir. Şiirinde kadının kendi dilini ön plana çıkaran, feminen özelliklerine, toplumsal kimliğine, varlığına, varoluşuna odaklanan ve ikibinlerde yayımladığı şiirlerle dikkat çeken isimlerden biri de Aslı Serin olmuştur. Serin, toplumsal normların reddettiği, baskıladığı cinsel tercihini ve kadın kimliğini sorunlaştırdığı şiirleriyle ateş hattına bir hayli yakın olmasıyla da dikkat çeken şair kadınlardan biridir.
Bu dönemde şiir diliyle, biçimiyle, biçemiyle olduğu kadar odaklandığı temalar, konular, izleklerle de öne plana çıkan bir başka önemli isim de Anita Sezgener’dir. Yalnızlığın kırılganlığını göze alarak uçlara yürüme cesaretini göstermiş şair kadınlardan biri olmuştur. Sezgener’in cinsel kimlik, cinsel beden, ebedi ve edebi sürgün, varlık, varoluş gibi sorunlarla tarihsel, siyasal ve kültürel açıdan hesaplaşmaya yönelik bir şiir kurma girişimi son derece önemlidir.
Bu arada her iki ismin de şiire ikibinli yıllarda başladıklarını hatırlatmak isteriz.
Aslı Serin’in ilk kitabı, ağırlıklı olarak Heves dergisinde yayımlanan şiirlerinden oluşan ve “Bu Benim. Zip” adıyla 2007’de okurla buluşur. Serin şiirin, bilhassa lirik şiirin mesafeli olduğu gündelik hayata ve gündelik hayatın içerisinde kadının kimliğinin ve bireysel varlığının, varoluşunun kuşatılmışlığına adeta meydan okur. Kitabın adı “Bu benim” diye başlıyor ve noktayı koyuyor. Yoruma açık, ama söylenecek çok da söz yok. Çünkü Serin’in söylemediği, ama ima ettiği aslında son derece açıktır: Bu benim, bunda tartışılacak bir şey yok. Bunu tartışmam. Necmiye Alpay da Serin’in kitabını değerlendirdiği yazısında “Çok iyi seçilmiş bir kitap adı bu” diyor. Alpay “Çifte Sıkıştırılmışlık” başlıklı yazısında Serin’in kitabının içeriğini “Sıkıştırılmış bir yaşamın sıkıştırılmış anlatısı” olarak özetliyor.

Aslı Serin’in kitabını konu eden yazarlardan Ramis Dara’nın değerlendirmesiyse şöyle: “Bu Benim. Zip, 2000’ler sonrasında ortaya çıkan kimi şairlerin görsel, deneysel yanlarıyla destekli şiirlerinden oluşuyor. (...) Enis Batur şiirinin gündelik hayat gözlemlerinde genelde hep varlık sorununa, geçicilik-kalıcılık durumuna, dünyada bulunuşun zorunlu tek güzellik oluşuna dolaylı bir gönderme söz konusudur; Aslı Serin’deyse böyle bir şey yok. Enis Batur bir fil yükü kitap yazdıktan sonraki yeni bir kitabına ‘Neyin Nesisin Sen’ adını verirken, Serin daha ilk kitabına ‘Bu Benim. Zip’ adını vermiştir. ‘Zip’ bilgisayar dilinde, verileri sıkıştırarak saklama yöntemi; buradan bakınca şair, kitabının özetle kendisi olduğunu, kendisini bu kitap aracılığıyla sıkıştırıp nesneleştirerek geleceğe aktardığını, kalıcı kıldığını söylüyor bir bakıma.”
Aslı Serin’den söz ettik, kitabından söz ettik. Madem şairin ikibinler şiirindeki yerinden ve öneminden söz ettik. Sözümüzü şairin şiirinden tadımlık bir örnekle bağlayalım:
Ben senin bildiğin kızlardanım Kerem
Alıcı gözle seyrederim kendimi vitrinlerde
Işığı kapatman yeter bozulmam kotla sevişebilirim
Beni hep sev onlar da sevsin göz çıkarmaz
Acıtırsa fermuarım yarın sevmeyebilirim
Modern Türkçe şiirde yeni kuşakların eski kuşakları da etkilemesi yeni bir olay değildir. Yeniliği karşı çıkarak, hatta karşı koyarak tepki gösterenler olduğu gibi eski kuşakların içinden yelkenini yenilik rüzgârıyla doldurup yol almak isteyenler de çıkar. Bunu bilinçli planlı yapanlar da vardır. Akıntıya uyum sağlayarak gerçekleştirenler de söz konusudur. İkibinli yıllarda şiirde önemli bir yenilik arayışı ve onun getirdiği güçlü bir akıntı oluşmuştur. Bu akıntının en çok da şair kadınları etkilediği söylenebilir. Belki bunda şair kadınların şiirdeki geçmişlerinin en fazla bir iki kuşak geriye gidiyor olmasının da payı vardır.
Yeni kuşakların kendisinden önceki kuşakları da etkileyen, onları silkip sarsan, deyim yerindeyse kendine getiren, uyuşukluktan, eskimekten alıkoyan bir yenilenmeye zorlayacak arayışı, atılımı yarattıkları dalga şiir için önemli bir kazanım oluşturur.
Genç kuşaklardan, onların arayışlarından etkilenen eski kuşak şairler için İkinciyeni dalgasının yükseldiği dönemde Oktay Rifat’ın aldığı tavır hatırlanabilir. Yükselen yeni dalganın altında kalmamak açısından Garip şairlerinin bilhassa Oktay Rifat’ın verdiği tepkinin somut kanıtı “Perçemli Sokak” kitabı olur. Yeri gelmişken “Perçemli Sokak”tan bir bölüm okuyalım:
Bulutların çıkınında
Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
Çıldırtırlar insan gözlü kedileri
Ay doğar kuyulara yalınayak
Telgrafın tellerinde gemi leşleri
Garip şairinin, İkinciyeninin bütün özelliklerini taşıyan şiirleri ve kitabıyla yükselen bu yeni dalganın ortasında, deyim yerindeyse bir öncü olarak yer alması hem şaşırtıcı hem de öğretici olmuştur. Bir sonraki yazıda devam edeceğiz.