
Enver Topaloğlu
HEP ŞİİR
ŞİİRDE İKİBİNLİ YILLAR: GEZİ'DEN ÖNCE, GEZİ'DEN SONRA - 1
Onikieylül düzenini kuran ve uygulamaya koyan faşist cuntanın, devletin şiddet ve ideolojik aygıtlarını yoğun biçimde seferber ettiği süreçte şiir yazan seksen sonrasının “yeni kuşak şairleri”, İkinciyeniyi keşfetmiş, benimsemiş ve bu dalganın şairlerinin “sıkı okuru” olmuştu. Ancak “sıkı okuru” oldukları İkinciyeni şiirinden etkilenseler bile uygulamada, İkinciyeni şiirinin gerisinde kaldılar. Onu dönüştürecek, geliştirecek, değiştirecek bir atılım gerçekleştiremediler.
Başka alanlarda olduğu üzere şiirde de her şair, her kuşak, her girişim, her deney kendisinden önceki şiiri, şiir anlayışını aşmayı arzular. Nâzım Hikmet’in “babamdan ileri çocuğumdan geri” sözünde dile getirdiği gibi. Ancak seksen sonrası şiirinin genç şair kuşağı tarafından, modern Türkçe şiirde çıtayı en son yerinden oynatan ve daha da yukarı çıkaran İkinciyeni şiirinin üstüne çıkmanın amaçlanmamış olduğunu söyleyebiliriz. Dönemin poetikasını belirlemede etkili olmuş seksen kuşağının bazı isimleri, İkinciyeni şiiri de dahil modern Türkçe şiirin var olan birikimine (isterseniz denizine deyin) katılan bir damla olmayı yeterli saymışlardır. Elbette bireysel farklılıkların ortaya çıktığı birtakım arayışlar da söz konusudur. Ama nihayetinde, büyük ölçüde gelenek zincirini koparmama, zincirde bir halka olarak yer alma anlayışı baskın görünür. Bu yaklaşımın kabul görmesinde, yani geleneğe bağlanma, ondan kopmama ısrarında İslamcı ve muhafazakâr kesimden şairlerle temasın, işbirliğinin ve etkileşimin payı var mıdır sorusunu da sormak ve üzerinde düşünmek gerekir.
Bu dönemde, iki kanadın öne çıktığı söylenebilir. Bir yanda şiirin yazılı kaynaklarından etkilenen “imgeci şiir”, “saf şiir” gibi adlar alan romantizmin, sembolizmin izlerini de taşıyan anlayış, bir yanda Yeni Türkü örneğinde olduğu gibi folklordan, halk şiirinden, geleneğinden ve kültüründen, yerel imkânlardan yararlanmayı ön plana çıkaran yaklaşım dikkati çeker.
Öte yandan seksenlere girilirken İkinciyeni dalgasını bastıramasa bile, kurduğu popülist bariyerlerle yönünü değiştirmesinde etkili olan altmışlı ve yetmişli yılların “ikinci toplumcu yeni şiir” anlayışı olarak tanımlanabilecek eğilimi, şiirsel gücünü yitirmiş olsa bile hâlâ sahnededir ve “inkıtaları” oynamaktadır.
Nihayetinde seksenlerden ve devamında doksanlı yıllardan ikibinli yıllara, yakın tarihin şiirsel birikiminde ön plana çıkan ve ancak sonuçlanmamış ya da yarı yolda akışını yitirmiş iki ana eğilimin uzandığı söylenebilir.
Modern Türkçe şiirde ikibinli yıllar başlarken “tarihin sonu tezi” gibi “şiirin sonu” iddiası kabul görmektedir. Üstelik bu, daha çok, seksenli yılların şairlerince benimsenen bir tavır olmuştur. Kendilerinden sonra şiirin bittiğini, doğrudan değilse bile ima yoluyla kabul ettirme eğilimi dikkat çeker.
Utku Özmakas, ikibinli yılların şairlerini ele aldığı “Şiirimizin Milenyum Kuşağı” adlı kitabında, bu dönemde şiir yazan yeni kuşak şairleri, “milenyum kuşağı” olarak adlandırır. Şiirleriyle de tanınan üç “y”li yazar eleştirmen Süreyyya Evren, dönemin egemen şiir eğilimini, “Milenyum on yılını, özellikle kimi dönemlerini sarmalayan temel dinamik görsel şiir, kimilerince deneysel veya somut şiir akımı olmuştu” diyerek betimliyor. Evren’in “Milenyum-sonrası Türk şiiri” yazısına şuradan “https://www.birgun.net/haber/milenyum-sonrasi-turk-siiri-18632#.YerMrch9okQ.twitter” ulaşılabilir.
İkibinli yılların şiirsel arayışını, çıkışını, deneysel girişimlerini, yeni yönelimlerini anlamak ve yorumlamak için dönemin zeminini ve koşullarını da dikkate almak perspektifi genişletmek açısından önemli olabilir.
İkibinli yılların ilk on yılında, modern Türkçe şiirde adeta bir Babil Kulesi’nin kurulduğu görülmektedir. Eskiyenin eskidiği ama yeninin de henüz zuhur etmediği tarzda bir görünüm. Durum şöyle de betimlenebilir: Farklı eğilimlerin, değişik anlayışların, başka başka yönlerden gelip birbirinden ayrı taraflara yöneldiği, birbirine teğet geçen anlayışların bir anlık karşılaştığı bir yol ayrımı... Kısaca söylersek; daha çok, bir çözülüş halidir söz konusu olan…
İkibin sonrasının şiirinde ilk uç verenin, daha önce hiç olmadığı kadar açık ve keskin biçimde bir lirik şiir karşıtlığı olduğu söylenebilir.
Deneysel olsun olmasın, başta, dönemin genç kuşak şairlerinde ve şiir yazıp yayımlamaya devam eden önceki kuşaklardan şairlerde lirik şiir anlayışından sapma, uzaklaşma eğilimi belirmiştir. Giderek antilirik şiir eğilimi, dönemin egemen şiir eğilimi olarak belirginlik kazanır. Kendinden bu adla söz ettirecek boyuta ulaşır. Aynı ölçü ve ölçekte antişiir ya da postşiir denilebilecek bir türümsü (yeni bir yazın türü olma ihtimali, vaadi dolayısıyla türümsü diyoruz) eğilimin de nüveleri görülmeye başlar. Bunun daha çok, şiirde deneysel çıkışların ve arayışın gelenekten kopmaya dönük oluşuyla ilgili olduğunu da belirtmek gerekir.
İkibinli yıllarda oluşan şiir ortamının bir başka özelliği de eski kuşaktan kimi şairlerin yeni kuşak şairlerle etkileşim içine girerek güncellenme yönelimidir. Aralarından bazı isimlerin, yeni kuşaklarla bağlantı kurmak için kurumsal kimliklerine bağlı olarak elde ettikleri nüfuzlarını kullandıkları dahi gözlemlenir.
İkibinli yılların ilk on yılının ortasından itibaren ve 2013’ün Gezi sürecine gelinmeden önceki aralıkta, yeni kuşakta beliren şiirsel eğilimin ya da deneysel görsel şiir girişiminin, kendisinden önceki kuşak başta olmak üzere, daha önceki kuşakları da geriye doğru giderek sarstığı, silkelediği söylenebilir.
Şu sorunun üstünde düşünmek gerekir. Acaba, ikibinli yıllarda ortaya çıkan ve bir kuşak eğilimine dönüşen deneysel ya da görsel şiire ivme kazandıran ne olmuştu?
İkibinli yıllara ilişkin şiirdeki eğilimlerle ilgili konuşurken üzerinde durulmadan geçilmemesi gereken şu can alıcı hususu da atlamamak gerekir. İkibinli yılların şiirlerini tema, izlek, konu, içerik yönünden etkileyen iki önemli olgudan söz edilebilir. Birincisi, şiirde kadın kimliğinin, cinsel kimliğin, toplumsal kimliğin, Kürt kimliğinin, dilinin, kültürünün, inkârına dayanan baskının kırılması, yok sayma anlayışının geriletilmesinin yansımalarıdır. İkibinli yıllar aslında modern Türkçe şiirde şair kadınlarla Kürt şairlerin yıllarıdır denilebilir. Şiire ivme kazandıran, ateşini harlandıran, tıkanmışlığın önünü açan bu farklı iki toplumsal muhalif kesimin kültürel çıkışı, şiirsel dinamizmleri önemli rol oynamıştır.
Doksanlı yılların koşulları içerisinde kendi dinamiğine bağlı olarak oluşan ve bütünlükten uzak, hatta bir hayli dağınık bir başka şiir kanalından da söz edilebilir. Kendine odaklanmış, bu “beni didikleyen”, başına buyruk ve kendi halinde hareket eden eğilimin, şiir için en önemli özelliği dinamizmi ve arayışa, deneye açık oluşudur.
Modern Türkçe şiirin, Özmakas’ın deyişiyle “milenyum çağı” başlarken kadınlığın, cinsel kimliğin, bireysel varoluşun üzerindeki toplumsal, siyasal, kültürel baskıya isyanın sesi olan Didem Madak, örnek bir isim olarak anılabilir. Madem sözü geçti, şairi bir şiiriyle selamlayalım. Alıntılanan bölüm, şairin “Pulbiber Mahallesi” kitabının ilk şiirinden:
İmgelerle yer değiştiriyorum Füsun
Şiirin bir odasına üç yüz milyon vereceğim
Durmadan mazmunlara sürgün gidiyorum olmuyor böyle.
Cümle kapıların önünde kelimelerle beş-taş oynuyorum.
Karanlık sokaklardan biraz korkuyorum
Ama korkmuyorum da esasında.
Pardon diyorum ayağıma bastığında dünya
Saçlarımın ucundan başlıyor artık kırılma
Kelimelerin tadına bakıyorum
Zehrinden korktuğum acı kelimeler yutuyorum yanlışlıkla.
Kahverengi bir delik açıyor sayfanın ortasında
Elimde tuttuğum sigara
Ucu olmayan dize yakışıyor şiire
Didem Madak’ta, 2007’de yayımlanan “Pulbiber Mahallesi”nde yer alan şiirlerinde, lirik söyleyişten uzaklaşma eğilimi ağırlıktadır. Dili ve sözcük seçimi de bunu kanıtlar niteliktedir.
Doksanlı yıllarda ön plana çıkan başka isimler de var elbette. Örneğin Bejan Matur. Ancak Matur, doksanlı yılların ikinci yarısında öne çıkmasına karşın
Didem Madak’taki atılganlığı gösterebilmiş değildir. Matur’un, ikibinli yıllar ve sonrasında, doksanlı yılların duyarlılığı içinde kaldığı, o dönem geliştirdiği anlayışı aşmaya yönelik hamle yapmadığı ya da böyle bir arayışa yönelmediği söylenebilir. Matur gibi şiire başladığı dönemin duyarlılığı içerisinde kalan başka isimler de söz konusudur.
Öte yandan, örneğin Enis Akın, seksenli yılların sonuna doğru adını duyurmasına karşın şiirini, şiir anlayışını geleceğe doğru hızlı ve derinlikli biçimde büyüten, genişleten adımlar atmış şairlerden oldu. Aynı dinamizmin örneğin küçük İskender’de de olduğunu söyleyemeyiz. Ama örneğin, yine seksenli yılların şairi olarak anılmasına karşın Seyhan Erözçelik, ikibinli yılların en ucunda yer alacak nitelikte şiirleriyle dikkati çeker. Erözçelik’i de bir şiiriyle anmak ve selamlamak isteriz. “Demir Ne Zaman Eğilir” başlıklı şiirden bir bölüm okuyalım:
“Önümde şu duruyor: Kır Ağı”
Daha önce böyle demişim, ama şimdi öyle değil
Taşları, bir araya getirmeye çalışıyorum.
Sırçadan demir dökmeye çalışıyorum.
Demir, bükülür, eğilir, şekil verilebilir. Kızdırıldığında,
Korlaşır, döğülür, suya sokulur, çelik olur…
Erözçelik’in şiiri genel olarak döneminin önündedir. Rasgele seçilerek alıntılanan yukarıdaki dizelerde de bu özelliğinin emarelerini buluruz. Henüz ikibinli yılların başında, gelecek yıllarda gelişecek şiirin habercisi gibidir. Kurduğu atmosferden yayılan yeni, taze, diriltici hava dikkat çeker.

Şairin şiire başladığı dönemin özelliklerine bağlı kalması, çıkış yıllarının değer ve eğilimine uygun biçimde bir koza oluşturup yıllar içinde kozasını tahkim etmesi de mümkün. Zaman dışı kalmadığı müddetçe şairin şiiriyle birlikte yaşlanmasına itirazın bir anlama yok. Yoksa şair, “hikmet burcuna” nasıl girecek. Öte yandan, şairin yol alması, zaman içinde yeni arayışlara girmesi, yön değiştirmesi, hatta acemiliğini sürdürmesi, hatta hikmet burcuna girmeye itiraz etmesi de şiir için geliştirici bir tavır olabilir. Elbette bunu da dikkate almak gerekir.
Şiirde yirmi yılı geride kalan “ikibinli yılları”, yazının başlığında belirtildiği gibi “Gezi’den önce, Gezi’den sonra” olmak üzere iki döneme ayırarak irdelemek amaçlanıyor. İlk bölüm, giriş niyetine hızlı bir göz gezdirme oldu. Gelecek yazıda devam edeceğiz.