ŞİİR VE AŞIRILIK DENEYİMİ / Enver Topaloğlu

Enver Topaloğlu

HEP ŞİİR

envertopaloglu@gmail.com

 

ŞİİR VE AŞIRILIK DENEYİMİ

Bazı sözcükler ürkütücüdür. Hem sözlü, hem yazılı dilde ıssızlıklarının başka türlü bir ışığı, ışıltısı vardır. Issızlığın ışıltısı denebilir belki … Bu tür sözcükler, deyimler; iktidarını zorbalıkla elde etmiş güçlerin ideoloji bavullarında bilhassa bulundurulur.

Sözlükte “alışılandan, olağandan pek fazla” ve “bir davranışta, düşüncede çok ileri giden kişi” anlamlarına gelen “aşırı” sözcüğü de öyledir. Ürkütücüdür.

“Aşırı” nitelemesinin olağanın, normalin sınırını aşmakla ilişkili olduğu açık. Bir anlaşmadan cayılması ya da andın koşullarına uyulmaması, kaskatı bir suskunluk anlaşmasının, nasıl denir, omertanın bozulması; kuralın, yasanın çiğnenmesi de örneğin, aşırılık anlamına gelebilir.

Sıfat olarak aşırının sözlükteki anlamı da, müşterek dildeki kullanımıyla ilgili algısı da negatiftir, olumsuzdur. Sözcüklerin anlamı kadar oluşmuş algılarını düşünürken sözlüklerin de iktidarlar tarafından yazıldığını hatırlamak gerekir. Aşırı sözcüğü ya da kavramının müşterek dildeki algısında ürküntü, kaygı, korku gibi duyguların da ön plana çıktığını ekleyelim.

Şöyle toparlayabiliriz: Yenilik genellikle aşırılığın açtığı yoldan gelir. Öyleyse diyebiliriz ki aşırılıktan duyulan ürküntünün, korkunun, kaygının temelinde yenilik karşısında duyulan şüpheler ve güvensizlik, bilhassa özgüven eksikliği önemli bir yer tutar. Özgüven eksikliği şüpheciliği de kışkırtır.

Şiire, modern Türkçe şiire dönecek olursak… Şöyle devam edelim: Modern Türkçe şiirin tarihine bakıldığında bütün sıçramaların, kopuşların, değişimlerin, dönüşümlerin gerçekleşmesinde aşırılık deneyimlerinin rolü büyüktür. Öyle ki modern Türkçe şiirde aşırılık deneyimlerinin oluşturduğu hatırı sayılır bir birikim söz konusudur.

Garip şiirine kadarki modern şiirin inşa sürecinde değişik girişimler söz konusudur. Birçok şair geleneğin güncellenmesi doğrultusunda arayış içine girmiştir. Yahya Kemal örneğin.

O süreçte devrimci müdahaleyi yapan Nâzım Hikmet şiirin “aşırısı” olmuştur. Yeni, gerçekten yeni olur. Yeniliğin güncellemekten daha köklü bir girişim olduğu da onunla somutluk kazanmıştır.

Garip’te Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’la birlikte hareket etmelerine karşın girişimin aşırısı Orhan Veli’dir.

“Aşırı” yenilik hareketlerinin içinde yeninin de yenisi olmuştur. Şöyle de söylenebilir: Aşırı, yeniye öncülük edenler arasında da aykırılığıyla, ayrıksılığıyla dikkati çeker.

İkinciyeni şairleri olarak bilinen isimlerin tümü, uzun süre “aşırı” bulunmuşlar, bu nedenle eleştirilmişlerdir. Modern Türkçe şiirin bu büyük dönüşüm dalgasını, devrimci sıçrayışını gerçekleştirenlere aşırı olduğu için yöneltilen eleştirenlerin sağlı sollu olması da ayrıca üzerinde durulmayı gerektiren bir konudur. İkinciyeniciler aşırıdırlar. Her şeyden önce şiirde yeniliği; güncelleme, geleneği ihya etme, revize etme olarak anlamamışlardır. Dahası, geleneği umursamamışlardır. Parantez açarak şunu da kaydedelim. Yazıda konu edildiği anlamıyla örneğin muhafazakârlığın aşırılığından söz konusu değildir. Dinciliğin, kökten dinciliğin ya da sağcılığın politik olarak aşırılığından söz edilebilir belki. Ama sanatta zor. Sanatta, aşırılık doğası gereği, her şeyden önce yıkıcıdır, yıkıcılıktır. Geçmişe eklemlenmek doğasıyla çelişir çatışır. Eşyanın tabiatına aykırıdır.

İkinciyeni şiirinin aşırılık tipik özelliği olmuştur. Dalganın yükseldiği ve sonradan geri çekildiği süreçte aşırılığı kesin ve keskin bir tavra dönüştüren ikinci yeni şairiyse Ece Ayhan’dır. İlhan Berk de modern Türkçe şiirde aşırılığı süreklileştirmiş ve şair tavrı olarak benimsemiş bir başka isimdir. Ama eşitler arasında birinciden söz edeceksek Ece Ayhan’ın önde olduğu söylenebilir. İki şairin gelişim evreleri yönünden bakıldığında da bu fark ortaya çıkar. İlhan Berk araya araya değişmiş dönüşmüş bir şairdir. Farklı dönemleri vardır. Ece Ayhan’ınsa bu anlamda, değişik dönemlerinden söz etmek pek olası değildir.

Aşırılık adına ne aranırsa yer alır Ece Ayhan’ın şiirinde. Verili düzenin dilinden sapmada sınır tanımaz örneğin. Onun şiirinde dilin verili tüm kalıplarının parçalandığına tanık olunur. Dil müştereklikten kopar, kendi üzerine kapanacak biçimde şahsileşir. Konular, olaylar da kişiselliğin imbiğinden süzülerek dile getirilir. Dilde kuraldı, yasaydı, söz dizimiydi, sözcüklerin yeriydi, yurduydu tarumar olur. Deyim yerindeyse dili zıvanasından çıkararak yazmıştır. Ses bozulur, müzik altüst edilir. Poetikası bir görselle ifade edilecek olsa herhalde, bu Picasso’nun ünlü tablosu “Guarnica” olur. Ece Ayhan şiirinin aşırılık yönünden bir başka özelliği de köksüz, yersiz, yurtsuz oluşudur. Ece Ayhan’ın aşırılığına ve şiir anlayışına ışık düşürdüğü yapıtlarından örnekler arasında “Yort Savul”un yeri bir başkadır. Özellikle şiirin ilk iki dizesi. Şiirde talepler, amaçlar, sorular birbiri ardına sıralanır. Bir yandan şiirin, dilin, biçimi, biçemi, yapısı yıkıma uğratılır. Bir yandan da o ana kadar kanıksanmış, kabullenilmiş yargıların gerçekliği, geçerliliği, doğruluğu sorgulanır. Şair için kurmaktan, yapmaktan daha önemlisi sökmek, yıkmak, dağıtmaktır; kuralların, yasaların dayattığı sınırları aşmak, aşkınlaşmak, aşırılaşmaktır. Şiirsel özgürleşme de diyebiliriz. Esrikleşme, özgürleşme ya da şairin kendi kavramıyla söylersek; sivilleşme deneyimi, şiirin tüm unsurlarıyla birlikte uygulamaya konulur. Aşırılık dediğimiz tam da böyle bir şeydir. Tamamının okunmasını önererek “Yort Savul” şiirinden bir bölüm aktaralım:

 

  1. Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!

     En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

  1. Harbi karşılık verecek ama herkes

     Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

  1. Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır

     Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

  1. İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha

     Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?

 

Şiir dil işidir. Dille bir form, bir biçim, aynı zamanda bir biçem oluşturma deneyimidir. İçeriğiyle birlikte yapılanan, kurulan bir dil biçimidir şiir. Biçemle biçimin sarmaştığı bir sanatsal tür.

Şiir dildir elbette, ama müşterek, ortak ya da kamusal dil değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Şiirde başat olan müşterek dil değildir. Şairin şahsi dilinin payının, müşterek dilden daha fazla olmasına dayanır. O nedenle şiirde, şairlerin şahsi dilleri ön plana çıkar. Öyle olması gerekir. Söz, şairin varlığının ve varoluşunun imbiğinden süzülerek, damıtılarak oluşturulduğunda şiirleşebilir. Freud’a göre sanat bilinçdışını dile getirir. Bilinçdışı aynı zamanda engellenmiş, bastırılmış istek ve arzuların tutulduğu alandır ve dolayısıyla pek de tekin değildir. Aşırılık aynı zamanda bilinçdışında tutulan istek ve arzuların baskılanmasına, engellenmesine de itirazdır, isyandır. Aşırının dilindeki bozgunculuğu bu açıdan da düşünebiliriz.

İkinciyeni şairlerinin girişimlerinden sonra modern Türkçe şiirde, Nilgün Marmara’ya kadar sınırlara yaklaşılsa bile bir aşırılık deneyiminden söz etmek pek mümkün değildir.

Onikieylülün ilk on yılını ifade eden seksen sonrasında, ilk şiirlerinden itibaren şiirin sınırından konuşan Küçük İskender’in yıldızı hızla parlar. Ancak aynı dönemde aşırılığın doruklarında beliren başka bir isim vardır. Nilgün Marmara. Marmara’nın adı, başlangıçta “marjinal” ya da dar bir çevrenin dikkatini çeker. Nilgün Marmara mevzuunda ayrıntıya girmeden önce, şairi dizeleriyle selamlayalım. Ağustos 1987 tarihli “Gökkuşağından Darağacı” başlıklı şirinin ilk betiğini okuyalım:

 

Şimdi’nin bedeni yok,

Yontuyor geçmiş bilgisiyle

gelecek belki olur diye taşı,

                      taşını kokluyor

                      yontu dağılıyor...

 

Onikieylül sonrasının ilk on yılında ortaya çıkan şiire ilişkin çok şey söylendi. Hâlâ daha söylenecek çok şey var. Bir parantez açıp konudan uzaklaşmadan, şunu da kaydedelim. Onikieylülün ilk on yılında, bir şair kuşağından daha çok bir şiir okuru kuşağının oluştuğundan söz etmek gerekir. Şöyle açıklamak mümkün: Modern Türkçe şiirin tarihsel gelişimine bakıldığında, seksen sonrasının ilk on yılındaki kadar başka hiçbir dönemde, kuşak ölçeğinde bir şiir okuru söz konusu olmamıştır denilebilir. Şiir kitaplarının çok satıldığı, şiir dergilerinin ya da yayınlarının ilgiyle izlendiği önceki dönemlerde de seksen sonrasının ilk on yılında olduğu kadar şiir okunduğu söylenemez. Bu dönem şiirin yatay okunmasına bir de dikey okumanın eşlik ettiği dönemdir. Cumhuriyet döneminin ilk şiir okuru kuşağının, Ece Ayhan gibi söylersek “sıkı şiir okurunun” ortaya çıktığı bir zaman aralığıdır seksenli yıllar. Bu dönemde şiir yazan herkes, aynı zamanda şiir okurudur. Bundan başka, şiir yazmayan, yalnızca şiir okuyan bir kesimin de oluştuğundan söz edilebilir. Onikieylülün ilk on yılı şiirle bağlantılı olarak değerlendirilirken bu, dikkatlerden kaçmaması gereken bir olgudur. Gençliğin çift gölgeyle yaşandığı Onikieylülün ilk on yıllık döneminde, şiirin hem yazılan, hem okunan bir dil olarak önemli bir sığınak oluşturduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu dönemde şiir okuma listeleri tanınan bilinen birkaç şair, popüler isimlerle sınırlı kalmamıştır. Değişik anlayıştan çok sayıda şairin, yapıtları da okurun ilgisini çekmiştir. Velhasıl şiirin sıkı okunduğu istisnai bir dönemdir seksenler. Parantezi kapatıp konuya dönelim.

Şiir de, şair de, aşırılık da, umurunda olmadan şiir yazmış, şair olmuş, aşırılığın doruklarına çıkmış bir isimdir Nilgün Marmara. Kısacası aşırılık kurgusal, planlı, tasarlanmış ve öylece uygulanmış bir tercih değil, doğaçlama bir tavırdır Nilgün Marmara’nın dilinde ve şiirinde.

Buraya bir de Ece Ayhan’a rağmen ibaresini eklemek gerekiyor. Ece Ayhan, poetik açıdan Nilgün Marmara’nın önünde hayli yüksek bir bariyerdir. Ölümünden sonra “Daktiloya Çekilmiş Şiirler adıyla yayımlanan kitabında 1977 -1987 yılları arasında yazdığı şiirler bir araya getirilmiştir. Marmara’nın 1986 tarihli ve “Durum” başlıklı şiirinden kısa bir bölüm aktaralım:

 

Dişlerinde iki öğün ant taşıyarak

oynaşırdı piranhalar çimento suda.

Yeşilsiz bahçede bir yuma kemirirdi toprağı taşı,

kemirirdi aşkın iskeletini ve denerdi

gaydalar tizinde her gaytayı,

dalıvermek dürtüsüyle yeraltına..

De ki ... Kanatlanmaya ...

 

Yükleyip çarkın tüm zamanlarını ve cam kırıklarını

bir karavelaya ay rengi,

yelkenlemeyi körpe bir kıtaya ve

ulaşmak yıldız topacına babafingodan savurduğumuz

sonsuz altın örgü bir kaytanla,

is

te

mez

miy

dik?

 

Ece Ayhan kalabalığa Nilgün Marmara yalnızlığa konuşur. Marmara’nın önemi dilinin, şiirinin aşırılığı, özgünlüğü kadar önündeki Ece Ayhan duvarını aşacak sıçramayı yapmış olmasından da gelir.

Devamını gelecek yazıya bırakalım.