RUH İKİZİ / Vedit Engin

Vedit Engin

 

RUH İKİZİ


Ay tutuldu o gece,
Bulutlar çekildiler saygıyla,
Görülsün diye ayın üstündeki gölge.
Kurt ulumalarının yokluğunda,
Şâmanlık var ya genlerinde,
Eğilip selam verdi Dünyanın gölgesine.
Uzaklardaki Güneşler
Yetmiyorlar geceleri aydınlatmaya,
Gündüzleri görünmeyen yıldızlar,
Hasretle bekletiyorlar,
Büyüsünü gecelerin...


İşte öyle büyülü bir gecede olağandışı bir deneyim peşindeydi Timur, astral bir yolculuğa çıkmak istiyordu.

Daha çocukken ateşli bir hastalık sırasında yataktayken tavana doğru yükselip aşağıda yatakta yatan bedenini seyrettiğini net olarak hatırlıyordu. Demek ki ruh vücuttan ölüm olmadan da ayrılabiliyordu. Bu tecrübesinin kısa astral bir yolculuk olduğunu tabii ki o zaman idrak edememişti. Sonra yıllar geçti ve eski deneyiminin izi hiçbir zaman silinmedi, okudukları da onun bu astral yolculuğa çıkma isteğini kuvvetlendirdi. Bir yandan da, çıkan ruhu bir daha geri dönmezse diye ürküyordu. Sonra bir formül buldu; eğer bu astral yolculuğa “Lucid Dream” denilen rüyada çıkarsa, kendi kurguladığı bir farkındalıkla gerçekten bu deneyimi yaşasa bile sonunda evrende kaybolma riskini ortadan kaldırmış olacaktı!

Önce yirmi dakika meditasyon yaptı, sonra da niyetini teorik fizikçilerinin çoğunun ısrarla varlığını doğruladığı Paralel Evren’deki ruh ikizini bulmaya odakladı. 

Saatler geçti, zihninin bütün gelgitleriyle iyice yorulmuş olarak uyuya kaldı...


Sabah uyandığında cep telefonuna baktı, bir cevapsız arama vardı. Arayanın kim olduğunu okuyunca yerinden sıçradı: “Babam” diye yazıyordu ekranda “Ulan nasıl olur babam ben daha yirmi yaşındayken öldü, hem o devirde cep telefonu ne arasın?” diye düşünürken tam bir kafa karışıklığındayken telefonu çaldı, açtı “Hi honey did I wake you up?” Bu sefer de arayan Constance’dı. Yıllar önce ayrıldığı, iletişiminin olmadığı, birkaç ay önce de Facebook’ta gezinirken öldüğünü öğrendiği eski eşiydi Constance… Telefonu elinden düşürdü hat kesildi… Aynaya baktı bu gördüğü kendisi miydi gerçekten anlamak için… Evet kendisi idi karşısındaki… Sadece hatırlamadığı kırmızı bir kazak vardı üzerinde ona tuhaf gelen, ama tuhaf olmayan bir şey yoktu ki zaten bu sabah… “Hadi bakalım ölüler diriliyorlar bu sabah” “ben hangi alemdeyim ki acaba?” diye soruyordu kendi kendine… Babasını ve Constance’ı arasın istiyordu, ama merak ve korku karışımı bir ürpermeyle onlardan önce canlı olduğunu bildiği birisini aramak istedi, çekine çekine telefonda en son buluşmaları sanki ilişkilerinin sonuymuş gibi biten kız arkadaşını aradı.. Uzun uzun çaldı adımı gördü ondan açmıyor galiba diye içinden geçirirken nefes nefese gelen bir ses üstelik sevgi dolu bir tonla “Ah canım yoga yapıyordum da az daha yetişemiyordum” deyiverdi neredeyse ahizenin taa diğer ucundan bile hissedilen bir sıcaklıkla.. Ancak biraz sesinin tonu farklıydı sanki, diye hissetti… ama bu sabah ne farklı değildi ki… Öğlenden önce bir buluşup kahve içmelerini teklif ettiğinde gelen cevapla içindeki garip his bir kez daha hopladı, “Bilmiyor musun şekerim ben kahve hiç içmem kafein bana dokunur.”; “Tabii canım lafın gelişi kahve dedim” diye geveledi... “Önemli olan seni bir göreyim istiyorum, aynı yerde işte biliyorsun saat 11:00’de..” deyiverdi. “Tamamm” cevabını aldı, ama konuştuğu gerçekten o muydu, içinde tuhaf bir his vardı.


Tam o sırada telefon çaldı arayan babasıydı! Ellerinin titremesinden telefonu zor açtı.. Evet oydu. Öldü bildiği yıllardır duymadığı babasının sevecen sesi “Daha önce fazla erken mi aradım? Tabii dün gece geç saatlere kadar kutlama mı yapıyordun?” diye soruyordu. “Ne kutlaması” diyemedi.. “Annen de ben de pek gurur duyduk, vereyim de o da sesini duysun..” “Benim aslan oğlum, artık geldiğinde birlikte bir kutlarız; ben çok severek okudum kitabını, imza günün güzel geçmiştir eminim…” 


“Evet anneciğim teşekkür ederim.” falan diye cevapladı, onlar yorgunluğuna verirler fazla lafı uzatmamasını diye geçirdi içinden. 

Yani bütün bunlar ne demek oluyordu? Hep olsun istediği şeylerin gerçekleştiği bir Paralel Evren’de mi bulmuştu kendini? Yarı dargın olduğu eski eşinin araması, sahi onu da tekrar geri aramamıştı hâlâ… 
Babasının ölmemiş oluşu, kız arkadaşının sevecenliği ve bir de bir türlü bitiremediği kitabının tamamlanıp basılması, sonra imza gününü anne-babasının kutlaması vs. Peki kendisi niye hatırlamıyordu ki
böylesine önemli şeyleri? “Yahu rüya falan olmasın sakın bütün bunlar?” diye irkildi birden, saatine baktı, 11:00’e geliyordu, buluşma sözünü hatırladı. Yatağını yapmadan evden çıkmazdı, yine öyle yaptı.
“Bak” dedi, “Bazı şeyler değişmemiş, adetlerimden biri yerli yerinde duruyor işte!”. Kırmızı kazağı da katlayıp koydu bir yana, hâlâ hiç hatırlamamıştı onun nereden çıktığını? Sonra Paralel Evren’le ilgili
okuduğu bir kitaptaki açıklama aklına geldi, “Tamam” anladık. “Sonsuz büyüklükteki evrende sonsuz sayıda benzer oluşum ihtimali var, tuhaf muhaf ama aralarında benzerliklerin olduğu bu farklı
kişilerden biri de işte bu kırmızı kazaklı da kendimim!” diye söylene söylene çıktı evden.


Köşeyi dönene kadar hiçbir acayiplik hissetmedi, sonra buluşacakları cafe’nin yanında eskiden oturduğu bina yoktu, orada boş bir arsa vardı! Hangisi gerçekti bilemeyeceğine karar verdi.. İçeri girip oturdu
bir yere, bir bira söyledi, garson alkollü içki olmadığını söylediğinde daha önce orada defalarca içtiğini hatırladı, ama bir şey söylemedi, kahveyle yetindi.. Biraz sonra garsonun “Oo Rengin Hanım hoşgeldiniz” diye karşıladığı, oldukça cazip, tanıdık yüzlü, sanki yıllardır görmediği, lisedeki sevdiği kıza tıpatıp benzeyen biri girdi, gülerek ona yaklaştı “Geciktim mi tatlım?” diyerek bir öpücük verip
karşısına oturdu! Nasıl bozuntuya vermeden davrandığına kendi de şaşırdı.


“Bir elimi yıkayım, metroda orayı burayı tuttuğumdan rahat edemiyorum” dedi Rengin ve tuvalete gitti. Timur bir “Oh!” dedi kafasını toplaması için azıcık zaman kazandığı için. 

İşte tam o an içinden bir ses geldi: “Timur ben senin ruh ikizinim, söylemedimdi daha önce anlamayacaksın diye, adım aynı, vücutlarımız da öyle, ama benim annem babam sağ, ayrıldığım eşim Constance sağ, yazarım, ilk kitabım da yayınlandı, sevgilim Rengin’le ilişkim son derece sevecen bir şekilde gelişiyor… Yani senle iç içeyim ama dünyalarımızda farklılıklar var, sen ben olmaya alış artık yavaş yavaş ya da karar ver eski haline ve dünyana geri dön!.. Bunu belki yalnızken söylemeliydim sana benim de ruh ikizim sensin, bu bana da yabancı bir durum ve ilk defa başıma geliyor. Yalnız baktım işin için Rengin de girdi onu şaşırtıp üzmek istemedim!.” Bütün bu açıklamalarla bizim Timur’un aklı uçup gitmedi şaşılası bir şekilde Pink Floyd’un bir şarkısında “Kafamın içinde biri var o ben değilim!” dediğini hatırladı ve gülümsedi, istediği olmuştu sonunda, işte ruh ikiziyle bütünleşmişti, hedefi bu değil miydi zaten...