ŞİİR VE ‘O DUVAR’… / Enver Topaloğlu

Enver Topaloğlu

HEP ŞİİR

envertopaloglu@gmail.com

 

ŞİİR VE ‘O DUVAR’…

 

Son İnsan’da “Hep Şiir” köşesi “Gençler şiire düşman mı” sorusuyla başladı. İlk yazının son cümlesi, “Bu daha başlangıç”tı. Nedeniyse yazarın, okurları için “Hep Şiir” köşesinde, odağında şiirin olduğu anmalar, değinmeler, selamlamalarla modern Türkçe şiirin toprağındaki yolculuğun ‘kendince’ tutacağı “seyir defteri”nden, her pazar bir sayfa açmayı tasarlıyor olması…

Şiirin dününe ve bugününe, ancak bitmez tükenmez bir merakla yaklaşıldığı takdirde şiir düşüncesinde, bilgisinde, görgüsünde başka bir ufuk açılabilir ya da var olan ufkun genişlemesi sağlanabilir.

Modern Türkçe şiirin son yirmi yılına ilişkin izlenimleri paylaşmak ve geçen yılın birikimini değerlendirmek üzere tasarlanan yazıların ilkiydi geçen haftaki yazı. Başlığa çıkarılan “Gençler şiire düşman mı” sorusu, kilit rol üstleniyordu. Aynı soru bu yazıda da aynı rolü üstlenecek.

Şiirin taze soluğunu sağlayan büyük ölçüde yeniyle eski, alışkanlıkla arayış arasındaki çatışmadır denilebilir. Söz konusu çatışmadan şiirin kazanım sağlamasında şairin rolü kadar okurun tavrının da önemi büyüktür.

Şiirde alışkanlıklardan, yerleşik değerlerden, dilin kalıplaşmış kullanım biçimlerinden kopmayan şair gibi şiirdeki yeniye, “gözünü kulağını, aklını fikrini” açık tutmayan, farklı duyarlılıklara, farkındalıklara karşı ilgisiz kalan okur da şiirin gelişiminin önünde duvar oluşturur. Şiirin gelişimi, şiirin akışı, şiirin değişimi, ancak o duvarlar aşılarak gerçekleşir. Modern Türkçe şiirin gelişiminin “o duvarlara” rağmen, o duvarlara karşı olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Çağrışım aralığı geniş bir sözcük duvar. O nedenle de yoruma açık. Ancak şiir ve tabii duvar denildiğinde; modern Türkçe şiirdeki devrimci etkisi hâlâ süren Nâzım Hikmet’in sesinin duyulmaması, “o duvar, o duvarınız” dizelerinin akla gelmemesi mümkün mü?

Şairin 1930’da yayımlanan “1+1=1” adlı kitabındaki “Cevap” başlıklı şiirde yer alan “duvar”ın aynı zamanda şiirin de önünde yükselen duvarlar olduğunu düşünebiliriz. Madem adı geçti, yeri geldi şiirden bir bölüm aktaralım:

 

O duvar

o duvarınız,

             vız gelir bize vız!.

Bizim kuvvetimizdeki hız,

ne bir din adamının dumanlı vaadinden,

ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.

O yalnız

         tarihin o durdurulamaz akışındandır.

Bize karşı koyanlar,

karşı koymuş demektir :

Maddede hareketin,

yürüyen cemiyetin

                        ezeli kanunlarına.

Sükûn yok, hareket var

bugün yarına çıkar,

yarın bugünü yıkar

             ve bu durmadan akar

                                             akar

                                                   akar.

 

“Gençler şiire düşman mı” sorusu elbette daha çok şiirde yenilik, var olanla yetinmemek, mevcuttan taşmak, başkalaşmak, sınırları aşmak gibi kavramlarla birlikte düşünüldüğünde bir anlam kazanıyor.

Şiirin sürekliliğini sağlayanın arayış olduğu gerçeğinden yola çıkarsak gençlerin şiire düşman olması kaçınılmaz. Öyle ki modern Türkçe şiirin kuruluş sürecine dönelim, Nâzım Hikmet’ten başlayalım. Nâzım Hikmet şiire düşman mıydı? Evet şiire düşmandı. Eğer şiire düşman olmasaydı hocası Yahya Kemal’i taklit etmekten çok da fazla uzaklaşamazdı. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar öyle yapmıştır. Şiirdeki tutuculuğu Yahya Kemal’in şiir cüssesinin altında ezilmesine yol açmıştır

Şiirde arayış da, yenilik de şiire düşman olmadan gerçekleşmiyor. Örneğin Garip şiirinin macerası da, hikâyesi de bunu kanıtlar niteliktedir. Garip adı dahi şiire aykırılığın, düşmanlığın doğrudan ifadesidir.

Yazıda çokça tekrarlanıyor olması hasebiyle açıklama gerekiyor gibi: Konumuz bağlamında muarız, yani arıza çıkaran “karşıt”, “karşı çıkan” anlamlarının da düşman kavramın kapsamı içinde düşünüldüğünü belirtelim.

İkinciyeni dalgasına karşı çıkanların başında bilindiği üzere Attilâ İlhan gelmektedir. Modern Türkçe şiirde yeni arayışların oluşturduğu dip dalganın tüm gücüyle patladığı dönemde Attilâ İlhan, deyim yerindeyse öfke nöbetleri geçirir. İkinciyeniyle yükselen modern Türkçe şiirdeki yeni dalgaya karşı varını yoğunu seferber ederek tepki gösterir. O nedenle olsa gerek, daha sonra kitaplaştıracağı bu dönemin polemik, tartışma yazılarına “İkinci Yeni Savaşı” adını koymuştur. Bu isim ibretliktir aslında. Değil mi ki savaş düşmanla yapılır. Attila İlhan’ın düşmanı İkinciyeni şairleri, yani gençlerdir, onlarla gelen şiir anlayışıdır.

Bu arada şunu da vurgulamak gerekir. Sanatın birçok alanında olduğu gibi şiirde de “gençlik” biyolojik yaşla çok da ilgili değil. Modern çağın gösteri toplumunu biçimlendiren kültür endüstrisi ve postmodernitenin ekran çağı koşulları da buna işaret ediyor.

İkinciyeniyi, “iskelet ve o vücut üstündeki deriden sözgelişi bir at güzelliği” çıkaran cambazlık olarak betimleyen Attilâ İlhan’ın bir savaştan söz etmesi ibretliktir, ama rastlantısal değildir. Savaş, eskiyle yeni ya da genç şairlerle yerleşmiş, “mekânın sahibi olma” iddiasındaki şairlerin arasındaki varlık, var olma dahası gelecek çatışmasıdır aslında.

İkinciyeni sürecinde genç şiir, kendisinden önceki şiiri süpürmektedir. Deyim yerindeyse kıyamet buradan kopmaktadır.

Cemal Süreya, İkinciyeniyi savunan İlhan’ın eleştirilerine karşılık veren yazıları nedeniyle hedefte olan isimlerin başında gelir. Attilâ İlhan, Cemal Süreya başta olmak üzere İkinciyeni şairlerini “özsüz” olmakla suçlayıp “bir an evvel öze ve öz estetiğe” yaslanmaları gerektiğini savunur.

İkinciyeni üzerine yürütülen tartışmalarda en çarpıcı olan ve dikkat çeken öz ve biçim karşıtlığı üzerinden oluşan kutuplaşmadır. Bugünden bakıldığında çoktan anlamını yitirmiş bir tartışmadır bu, bir tür yumurta tavuk meselesi. Orhan Koçak’ın dediği gibi bu tür paradoksları ancak şiddet çözer. Tarihte Gordion düğümünü çözen de bir kılıç darbesi olmuştur. İkinciyeni de onu yapmış, öz biçim tartışmasına yol açan paradoksu şiirin içsel şiddetiyle sonuçlandırmıştır.

Attilâ İlhan, ellili yılların ortasından itibaren İkinciyeni dalgasına karşı savaş açmadan önce ne tuhaftır ki kendisi de şiirdeki yenilikçi adımları nedeniyle “genç bir şair olarak” “mahalle sakinleri”nin, “mekânın sahiplerinin” linci çağrıştıracak biçimde “hücumuna” uğramıştır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şu satırları, 1954’te Hisar dergisinin 54. sayısında yayımlanan “Topyekûn Attila İlhan” başlıklı yazısından: “Attilâ İlhan çok cepheli fakat durulmamış bir şairdir. Durulmasını beklemek de kanaatımca boş olur. O daima böyle bozbulanık akmakta devam edecek ve bir gün cılız bir nehir gi­bi, yatağında kuruyup gidecektir. Bu peşin hüküm ağır ve biraz da insafsızca olmakla beraber, şair hakkında zamanın ve vicdanların vereceği hükümlerinden daha munis ve iddiasızdır. Ben hiç değilse Attilâ İlhan’ın şairliğine inanmış bir insandım, inanamadığım ve sevemediğim, onun garip, sevimsiz ve moda­sı geçmiş fikirleri ve şairliğini bu fikirlere feda edişidir. Esasen bir yazısında ‘Biz Marksistiz, edebiyat işleriz’ diyen, diyebilen bir şairden, şairliğini her türlü politika oyunlarından ve ideoloji çığırtkanlıklarından üstün ve münezzeh tutması beklenemezdi.”

Geçmişten günümüze gençlere şiirde “mahallenin sakinleri” ya da “mekânın sahipleri oldukları iddiasındakiler” tarafından gösterilen tepkiyle Suriyelilere gösterilen tepki arasında düşünsel ve duygusal olduğu kadar siyasal bir süreklilik ve koşutluk bulunduğu da dikkati çekiyor. Bu süreklilik yadırgatıcı, ama şaşırtıcı değil.

Söz konusu olan şiir. Gençlerin yıkıcı tavrına karşı sessiz mi kalınacak ya da “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mi denilecek şeklinde itirazlar gelebilir. Şiir bağlamında kalarak tarihsel birikime kulak verirsek gençlerin, genellikle, teşrifatçıya ihtiyaç duymadıkları anlaşılıyor. Örneğin onikieylülün ilk on yıllık dönemini kapsayan süreçte dahi, gizli ya da açık, kapalı ya da örtük biçimde gerçekleşen gençlere hamilik girişiminin sonuçsuz kaldığı, geriye doğru bakıldığında daha da açık biçimde görülüyor.

Şiir gençlikle ilgilidir ve bir gençlik başkaldırısıdır. Başkaldırı ve gençlik bittiğinde şiir de bitiyor. Altmış sekizden sonra Avrupa’nın şiiri yitirmiş olmasında gençliğinin yaşlanmasının da payı var mıdır acaba? Ya da Türkiye’de gençliğini yaşamasına olanak tanınmayan kuşakların, şiiri bir sığınak haline getirdikleri düşünülebilir mi?

Attilâ İlhan’ın 1948’de yayımlanan ilk kitabının adının “Duvar”dır. İlk baskısı incecik olan kitabın daha sonraki baskılarda eklerle bir hayli hacim kazandığını da kaydedelim.

“Duvar”daki şiirler, Garip’in ve onun ardından gelen, kısa bir süreliğine ağırlık kazanmış folklorik motiflerin yoğunlukta olduğu “halkçı şiir” anlayışının etkisindedir. Kitaba adını veren şiirin ilk betiğini okuyalım:

 

ben bir duvarım hiç güneş görmedim

sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar

yüzümüz benek benek tahta kurusundan

ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar

- kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim

- sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan

- dilim dilim sırtımdaki yaralar

ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim

biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar

bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk

ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar

 

“Duvar” imgesi üzerinden giderek bir kıyaslama yapılacak olursa şöyle bir çıkarımda bulunmak mümkün gibi. Nâzım Hikmet, şiirinde duvarın karşısından, duvara karşı konuşur, onu yıkmak arzusu yansır sesine, sözüne. Attilâ İlhan’sa, duvarın içinden seslenir. Bunu iki şairin şiirle ilgili arayış ve yenilik konusundaki tavırlarına bağlamak çok da yanlış olmayacaktır. Ayrıca buradan çıkılarak iki şairden birinin şiirde neden ve nasıl daha genç kaldığının izi de sürülüp irdelenebilir.

Attilâ İlhan’ın İkinciyeni dalgasına karşı savaş açması ve hem de daha önce kendisine açılmış savaşın silahlarını kullanması, onun aslında yenilik ve şiirdeki arayışla ilgili tavrının neticesi olarak da değerlendirilebilir.

Yazımızın devamını haftaya bırakıp bu daha başlangıç sözümüzü yineleyelim…