
Nisa Leyla
TAÇ YAPRAKLARIM RILKE ve FURUĞ
Rilke…
Ben bu satırları 21. yüzyılın ilk yarısından, kimsesizlik sokağımdan yazıyorum. Benliğimi Furuğ yaptım. Belki de sadece yapmaya çalıştım. Çünkü her şiir gibi biriciktir her şair ve belki de artık samimiyet, aradığım tek değerli taş, sokak adını verdiğim bu gezegende. Gecenin koynundayım. Hep koynunda oluruz gecenin ve severiz geçici ölüm olan uykuyu bu yüzden belki de.
Böyle gecelerden bir gece yarısında bana ’’Yazman diyelim yasaklandı, ölür müydün o zaman ya da yaşar mıydın eskisi gibi?’’ diye sordun. O zaman yakınlaştım sana. Böyle bir şeyi soran, böyle bir şey yaşamıştır nasılsa. Sonunda kimseye açılamayan Pandora kutum açılmaya başladı yavaş yavaş. Yokluğun, yok olmanın, hiçliğin buzlu ovalarında çölün susuz dudaklarında, ölümle karşı karşıya kalmayı öğrettin bana. Kim anlayabilir kim görebilir bu ölümü? Sen gördün. İçimdeki o Furuğ ürperdi çünkü biliyor ölümün komşusu olduğunu. Ben de biliyor ve hissediyorum. Ölüm büyüdü, sanatçıların içinden geniş zamanlara yayıldı bu yüzyılda. Kronik ölümler yaşıyoruz sürekli değişik silahlarla. Soykırımlar, emperyalizm, adaletsizlik, barışın korkutucu ve örtülmek istenen ruhuna, virüsler, tek dünya devleti hayalleri eklendi. İnsan nasıl bir mahlukat ki, bir türlü doyamıyor. Ölümsüzlük deyip duruyor. Halbuki gerçek sanatın işlevidir ölümsüzlük, yoksa dünyayı kasıp kavuran birtakım iktidarların, dünyayı sonsuza kadar yiyip kullanması değil. Sanat rahman misyonunda güzellik savaşı verirken, kötülük şeytan kılıfında dünyayı ele geçirmeye ve yazdıklarımızı çizdiklerimizi, anlamımızı yok etmeye çalışmaya devam ediyor. Corona virüsü bizi aylardır içerde tutuyor. İnsana atılan her neşter şiire de atılmıştır. Buna rağmen, varlığını diri bir şekilde sürdürüyor.
Sen şiirin dervişi…Sabrın her şey olduğunu söyledin bana, erkeğin ve kadının insan olarak sevmesi ve dostluk kurması gerektiğini de. Benim özüm sevgidendir. Seven kişiyi çoğalmış ve derinleşmiş bir yalnızlıktır bekler, kişi için olgunlaşmanın, kendi içinde bir şey olmanın, dünya olmanın, bir başkası uğruna kendisi için bir dünya olmanın yolunda bir fırsattır dedin. Fakat bu zamanda, tıpkı senin söylediğin zamanlarda olduğu gibi ilişkiler; darmadağın, kalabalık ve metropol dünyada artık sağa sola savrulan, hemen yaşanan, tüketilen ve iç karmaşayla çöpe atılan güvensizlikler silsilesiyle dolu. Ben de kendimi nesnelere verdim. Onlar bana aşkın ve şiirin en yalın halini tanımlıyorlar. Evet nesneler hiç sırtını dönmüyor bana.
İçimdeki Furuğ kımıldadı ve belki de hayatın ta küçükken dövmeye başladığı kadınlık hallerinde evlendim, evlendim diye fısıldadı. Kadınlar, erkeklerin sözlüğünde tanımladığı gibi kaldı, değişmiyor. Sevginin zor olduğunu, iki yalnızlığın birbirine arka çıkacağı, birbirini sınırlayıp oluşturacağı, birbirine merhaba diyeceği sevgilerden söz ettin bana. Çok üzgünüm ama artık yok bunlardan.
Şiire odaklanmak için evlenen bir Furuğ’um. Bir odam, çalışma odam olacaktı ve ben sadece okuyup yazacaktım. Ama adım, erkek isminden bağımsız bir varlık olmadı. Bu yüzden ilk başta beni hiç selamlamadılar. Kendimi korumak için, hileli hayatlar sürdüm kendime. Şiire sığınan benliğim Furuğlaşırken, Furuğ’un kendini yaşamın taa ortasına atmasıyla, benim çıktığım hayattan başka bir dünyanın ortasına atmam aynı mucizevi derecedeydi! Furuğ kendini aşkta ve şiirde yaşarken, ben şiirde yaşayabilmek için mücadele verdim. Zira herkes şiiri bir sevgili gibi görüyor ve benim iki elim olmasına rağmen, onlar yüz elle beni şiirden çekiyorlardı. Şiiri sevgili olarak görmekte haksız değildiler çünkü bahsettiğim tek şey şiirdi çoğu zaman. Çetin sevme işinin, gelişim sürecine yönelttiği istekler akıl almayacak kadar büyüktür, diyorsun. Benim ne kadar güçlü olduğumu, dünyayı şiirin kucağına yığdığım sevgiyle sardığımı biliyorsun. Sen kendi şiirsel mitolojini kurdun. Kendini şiirde var etmek, tümüyle şiirde var olmak istedin ve başardın. Ben de bunun için yazıyorum. Okuyor, yazıyor ve seviyorum. Furuğ yine inledi…Şiir kullanılıyor…Şiir cinsel obje oldu…Şiir çiçek böcekten toplanıyor…
Sen bana görmeyi öğren dediğinde, ben çektiğim acıların nedenini anladım. Görüyor ve nesneleşiyordum. Nesne çünkü hakikati tamlayandır. Bu yer, zaman, mekân değişikliğinin buluştuğu yerde yoğunlaştım. Ruhumun, bedenimin beynimin katmanlarındaki bu dansın, varoluşumun en büyük acısı olduğunu gördüm. Bu metamorfoz, bu sürekli metamorfozdu yaşadığım acıların en büyüğü. Her defasında kanat çıkarmak, her defasında uçmak, uçmayı başarmak, sonra hiçbir şey olmamış gibi böcekçil yani insan halime dönüşmek. İnsan halimdeyken de, yaşamamanın erdeminde boğulmak. Çünkü kanatlandıkça, daha çok kanatlanmaya çalışmak yani bu dönüşümden hiç çıkmamak istiyorum. O kanat çıkarma, tekrar tekrar çıkarmalar, bu hayatın yaşandığı dünyayı geçersiz kılıyor. Senin eğitilmiş boşluklar ürettiğini ve sonsuzluğun dilini kavradığını biliyorum. Bu boşluğun bana bu şansı vereceğini de biliyorum. Fakat çok yorulacağımı ve bu zahmetlerin daha uzun süreceğini kanayan içsesimden duyuyorum.
"Genç Bir şaire Mektuplar" baş ucu kitaplarımdandı. Şiirlerinin tümünü okumamıştım. Beni Rilke’yle yani asıl şiirinle Niyazi Abi tanıştırdı: Niyazi Karabey. Niyazi Abi’yle de Ferit Sürmeli tanıştırdı. Tanıştırdığı gün, karşımda oturuyordu Ferit, yanımda Niyazi Abi. O zaman yanımda oturan Niyazi Abi, o yanımdaki ses ‘’şiir varlığın dilidir’’ dediğinde, bir donma yaşadığımı ve başımı değil, gövdemi olduğu gibi sağıma çevirip Karacaoğlan’ın kim var imiş’indeki gibi küstah, çok bilmiş bir ruhla sağıma dönüp, yeni tanıştığım bu insana baktım. Soru sormaya cesaret edemedim. Sınav sürmeliydi hâlbuki değil mi? Niyazi Abi, şiir hakkında ne kadar konuştu bilmem. Ama sonraları, bilinmezlik, kopuk kopuk yaşanmışlık, eksik okumuş yazmışlıklarımın olduğunu Niyazi Abi’den gelen konuşmaları, dinleyerek anlayacaktım şaşkınlıkla. Burası dediğim, doğrudan veya dolaylı olarak şiire gönül vermiş kaliteli insanların bir arada bulunduğu ortamdı.
Niyazi Abi, şiir yolunu ve bu şiir yolunun zorluğunu şiirinden yararlanarak kuramsal açıdan Heidegger’i anlatarak açıklıyordu. Böylece Heidegger de hayatımızın önemli dostlarından biri oldu seninle birlikte. Ferit bana senin şiir kitaplarını matbu olarak hediye ettiğinde, tüm şiirlerin elime geçmiş oldu. Bu yüzyılda PDF ler de var artık. PDF lere tamamen geçiş yapılacak zamanlar gelecek. Niyazi Abi, geleceğe hazırlıyor dostlarını. Ben PDF’lerden yararlanmakla birlikte, kağıt kokusuyla matbudan zevk almaya devam ediyorum çünkü ben koklayarak okuyorum ve duyarak. PDF’lerden yana olan Niyazi Abi’nin iyi bir kuramcı olduğunu biliyorum. Niyazi Abi de Ferit de şairdir aslında. Ama tüm insanların, sokağa dökülmüş, çaresiz vebalı hastalar gibi şairim şairim diye haykırarak yaşadığı bu dünyada, şiir dostu olarak kalmayı tercih ettiler; şiiri ve büyük şiirin anlamını bildiklerinden. Beni tanıştırmakla kalmıyor herkesi de tanıştırıyor seninle Niyazi Abim. O yalnız benim değil şiirin de abisi. Bu çağın Rilkesi dostum Niyazi Abi’nin sana bir şiir gibi tutkuyla bağlanmış bu insanın, sen olduğundan şüphe ediyorum.
Şeylerin, nesnelerin kendi varoluşlarını, bizim de varoluş kaygısı taşıdığımızı anlattın şiirinde. Heidegger’in varlıkların anlamını, onların kök durumlarında arayışını ilk Niyazi Abi’den dinledim çünkü benden önce sen ona anlatmıştın bunları. Yanında Heidegger vardı, beraberdiniz. Dediniz ki:
"Varoluş ve aynı zamanda yokoluş boşluğa düşme durumudur, varoluş daima bir katıksızlık içerse de, varlık daima öteki varlıklarla ilişki halindedir. Her şair en hakiki düşünürdür ve varlığın hakikatını bize dolaysız olarak anlatır. Varoluşsal kaygı en temel kaygıdır."
Şiirimi yazarken, kaygıyla korkunun gelgitinde yaşadığımı biliyordum. Biriktirdiğim acılardan içime dönüşte, yaşadıklarımı başkasının ağzından dinlemek beni rahatsız etti önce. Dünya ve/veya doğa insanın belleğini yeniden deneyimler ve o korku yolunda kaygılar benliği yeniler. İşte metamorfozum buydu.
Katıksız ben’im toplumsal ben’imle karışabiliyordu günlük hayatta. İşte bu karışımın belleğimde oluşmasını hissediyor ve biliyordum. Varoluşsal ölümün temel var olma halinin son bulduğunu, varoluşsal ölümün içsel ilişkimle dışa vurduğunu biliyor ama bu sözcüklerle ifade edemediğim durumu, Niyazi Abi’nin ağzından duyunca sarsılıyordum. Şiir kuramını felsefi dille anlatmayı kabul ediyor ama bu ıssız yolumun görülmesi, benim çıplak görünmem hissine kapılmama neden oluyordu. Bunu uzun süre yaşadım. Şiir yazarken Heidegger’le kavgalar ediyordum, nedeni; beni takip ediyordu ve bu hiç hoşuma gitmiyordu. Bu durum zamanla geçti ama bu süreçlerden geçmem ve bunları hissetmem gerekiyordu.
Bana dilin önemini anlattın Rilke. Şeyleri söze ve görünüşe getirmenin yoludur dedin ve şiiri dile yasladın. İmgelem, dille ontolojik olarak ilişki kurar. Böylece şiirin dille yapıldığı, dile önem verilmesi gerektiğini söyledin. Okumaya hiç ara vermiyorum. Araya hayat ve hayatın getirdiği sorumluklar beni bölmüyor değil. Ama sevgide bahane olmaz değil mi?
Büyüyü artık şiirde yaşıyorum Gerçek dostluk bir sanattır diyor Aristo. Bu yüzden artık bir elimin beş parmağından fazla insanla dost olunamayacağını anladım. Tabii ki de şimdiye kadar edindiğim tüm dostluklar, meğer günümüzde sürüyle yazılan ve çöpe giden şiirler gibiymiş. Kim ki size hakikatten ve şiirin gerçeğinden bahseder, odur dostunuz! Uzun zaman dostluklar üzerine düşündüm. Daha önce hiç bu kadar düşündüğümü hatırlamıyorum insan ilişkilerini. Bu yalnızlığın verdiği bir duygu mu? Yalnızlığı küçüklüğümden beri duyumsamıyor muyum? İnsana, kutsal olana, büyülü insana yaklaşamama, yaklaştıklarımdaysa aralarına girememe sendromları. Sen bütün bu duyguları kuramla kılıflayıp sunuyor ve anlamak yalnızlıktır diyorsun. Çünkü yalnız kişi diyorsun, tıpkı bir nesne gibi derin yasaların egemenliği altına verilmiş ve yasalar o derinlerde oluşur diyorsun.
Çocukluğumu yitirmemek için verdiğim savaş değil mi ki şiir? Belki bu yüzden ben yalnızım Rilke. Arkadaşlarım büyüdü ben küçük kaldım ve yıllardır coşkuyla yaşadığımı sandığım arkadaşlıklarım gitti elimden. Onlar artık toplumun onayladığı kravatlı, ceketli, döpiyesli hesap kitap insanı, bense hâlâ sokaklarda bile kaybolmaya devam eden ve hâlâ değerli taşla değersizini ayırt edemeyen biriyim. Bir de Rilke…Ben affederek ünlemlerimi kaybediyorum, soru işaretlerimse çoğalıyor git gide, hayır azalmıyor.
Tek bir yalnızlık var dedin bana. Ben o yalnızlığın kutsal büyük ve herkeste yeşeremeyen yalnızlığın, sanatın genetik damarlarından biri olduğuna inanıyorum. İçimdeki Furuğ anlamlar sunuyor bana. Yalnız sayılmam değil mi? Senden ve büyük dâhilerden gelen yalnızlığı taşıdığıma inanıyorum. Bitmez büyük boşluğum, bitmez büyük yalnızlığım giderek büyüyor. Şimdi rüyalar, düşler öne geçti. Bir de sen gibi dostlarım. İçimde mücadele veren ve dışarıya kanamalarını göstermeyen Furuğ! Bu yalnızlık bir veya iki kez bölünecek gibi oldu sonra tekrar yuvasına döndü. Evet içime, durmadan içime yürüyorum. Derinliğimden gelen içsesim, derinliğimden çıkmamı istemiyor. Böyle zamanlarda Furüğ’un sesi çıkıyor ama benim çıkmıyor. İçimdeki sevgiyi korumak için, bu yüzyılın getirisi sanaldan uzaklaşmam gerekiyor. Daha büyük bir yalnızlıktan korktuğum için zorlanıyor olabilir miyim? Halbuki hiçleşen ben, çoğalan benlerle dışardan daha iyi tahliller yapıyor ve şiiri şiirimi uzaklaştıkça daha iyi görüyorum.
Çünkü Rilke ün de karıştı bu yüzyılda, sanal alemde, facete oluşan edebiyat var. Ve burada yaşayan şairlerin burada öldüğünü görüyorum, yazdıkları şiirle beraber. Bu o kadar korkunç geliyor ki bana…Normal insan ölümünün yanında, yani ölümün yanında, sanaldaki ölüm de olunca, bana çoğalan çift ölüm gibi geliyor. Bu durumda gerçeğe daha çok sığınmak zorundayım. Biliyorum ki ne yaparsam yapayım, yayılmacılığın ve görselliğin yırtık öne fırlayışı biz şairleri şaşırtacak, isimlerin bolluğu, olayların karışıklığı, şiirlerin şiir dünyasının iğne atsan yere düşmez kalabalığı bizleri sersemletiyor, sersemletecek! Bu herkesin tanıtımını sağlayan sanal sistem, senin deyişinle ‘’yeni bir ad altında toplanan bütün yanlış anlaşılmaların toplamı’’ insanı daha da yalnızlaştırıyor. Bu sistemde alıp verdiğim merhabalar bile zamanımı tüketiyor. İyiliğim, iyi niyetim, zamanım, verimliliğim kayıp gidebiliyor ellerimden. Giderek artan mekanik ve sanal dünyada ben hala yaprağı televizyona tercih edenlerdenim. İnsanlar karşısındaki yerini açıklığa kavuşturacaksın diye fazla zaman yitirme dedin bana. Bunu uygulayacağım.
Furuğ inliyor, benliğim benim acı çekiyor. Ama ben diyorum içime, ama ben doğunun katı kurallarından geldim. Zikzaklarımla geldim. Aşkın kutsal, dokunulmaz, idealizasyon tanımlı ruhundan beslendim. Ben oradan geliyorum, o kutsal topraklardan. Şöyle fısıldıyor Furuğ; ‘’Lirik yanları açısından, günümüz şiirinde sığ ve gelişmemiş duygular şiir diye sunulmuştur. Günümüz şiiri gerçek anlamıyla sevmemiştir. Günümüz şiirinde aşk, ya yaşamın sınırlı ve aceleci çizgileriyle uyuşmayacak ölçüde abartılı, ahlı vahlıdır. Ya da o kadar ilkel ve dertle azapla doludur ki insana çiftleşmeye çıkan kedinin güneşli damdaki miyavlamasını anımsatır. Günümüz şiirinde aşktan insanoğlunun en güzel en temiz duygusu olarak asla söz edilmemiştir.!’’ Ve bunun yanında isyana devam ediyor Furuğ… Leyla ile Mecnun aşkı yaşamadılar. Katılmıyor bedensiz yaşanan aşka… inliyor…
Furuğ gibi sevdim şiiri. Benim doğduğum topraklarda doğdu. Bir kısmını aldım taşıyorum işte! İran’ın rüzgârı, içimdeki rüzgâr gülünü hareket ettiriyor. Kadın hallerimden insan hallerime geçişlerimde yanımda duruyor. İsyan eden küçük Furuğ’la dünyaya bakıyoruz. Bana, 30 yaşımdayım ama henüz şiirimi olgunlaştırıyorum diyor. Varoluş kaygısıyla kadınlık kaygısını taşıyan penceresini pencerem yapıyorum. Rilke karşımızda sen, anlamdan anlama, yerden yere, imgeden imgeye konuşlanıp duruyorsun.
Sürekli oynaştığım, dans ettiğim, ağladığım, kokladığım, gecemle gündüzün çizgisinde, günlerimin sürmesini sağlayan o anlamın esrikliğinde kaybolurken, hiçliğin ayaklarına tutunuyorum. Böyle zamanlarda Rilke, zamanın taçlandırdığı, cennetin en yüksek katında ağırlanan sanatın en güzel kokuları geliyor burnuma. Bu yüksek yerdeyim şimdi ve ben de bir taç yaprağıyım diyorum zaman lorduna. Yapamıyorum artık hiçbir şey ve hiç kimseyle bu kokuyu taşıyan insanlar dışında. Çünkü şiirden başka ne yapsam ağırlık, işkence, baskı ve ölüm. Kimse bilmemeli bu köpükten dünyada bunu. Yoksa kim bilir ne derler bana sonra…
Yıllarca şiirde kayboldum, yıllarca şiirde aradım kendimi. O sırada dünya dönüyor, ben normal yaşadığımı zannediyor, rüyayla gerçeğim birbirine karışıyordu. Hâlâ rüyalarda yazıyor, okuyorum. Hala sorumluluklardan ve hayattan kaçıyorum, okumak ve yazmak için. Dışardan normal dünyanın normalindeyim. Normal dediğim, hep birlikte ölen ve ölüme yaraşır hayat sürmeyenler. Sadece şiirde bulabileceğimi bilerek yaşadım kendimi.
Kaybolmanın en güzel ve en tehlikeli yerinde kayboldum Rilke. Büyük şiirleri dişil ve eril beyinler birleşerek yazarlar. Tıpkı bir çiçekte bulunan dişi ve erkek tohumların birleştiği gibi bu içeri dönüşten yazıyorum. Biliyorum ki, İçime yerleştirdiğim ve ektiğim bu şiir büyüyecek! Furuğ ellerini ekmişti dünyanın bahçesine, boy verdiler o eller, ellerimde işte! Dünyayı bu boşlukta şiirin ve aşkın ayakta tuttuğunu biliyorum! Aşka inanıyorum, şiire inandığım gibi. Kopmuyor Koparmıyorum hiç! Dünya ve ben, soğuk mevsimlerde rastlaşsak da Rilke ve Furuğ sizleri görüyor hissediyorum.
Dünya sanalla küçüldü ve daha da karıştı. Derinlikte çalışma isteyen şiir sadece sevgiyle baş edebilir bu gezegende. İçimde sıkı sıkı tutmuşum şiiri. Aşkı koymuşum yanına böylece nefes alabiliyor.
Bu yalnızlığı, bu hayatta bana verilen ömür payesinde değerlendirmek için Furuğ’umu büyüteceğim. O benliğimde isyan ededursun, belki tamamlanacak şiirim onunla. Ve öleceğim tamlanınca.
Hoşça kal Rilke, görüşmek üzere…