
Nilüfer Perihan Kurtoğlu
YEŞİM KANTEKİN İLE
Bir ağaca sırtını yaslamak için yaşamaya değer
Yeşim Kantekin, bekleyiş, yokoluş ve yeniden varolma döngüsünü anlattığı üç şarkılık “Kavuştuk Birbirimize” adlı albümü için, “ Bu döngüde yaşama davet var” diyor.
Nilüfer Perihan Kurtoğlu
Biraz kendinizden, ailenizden bahseder misiniz?
Anadolu'dan İstanbul'a çalışmak için göç etmiş büyük ailenin sekizinci bireyi olarak, 1985’de İstanbul'da bir kenar mahalleye doğmuşum. Sanırım bu yüzden Ahmet Erhan'ın şiirinden bestelenen Çağdaş Türkü'nün “Kenar Mahallede Bir Pazar Günü” şarkısını çok sevmiştim. 10 yaşıma kadar bu geniş aile içinde yaşadım. O günleri çok güzel anımsıyorum. Sırtımızı yaslayabileceğimiz ağaçlar vardı ve biz bu sayede köşe kapmaca oynayabiliyorduk. Sonrasında kardeşim de dahil olunca, çekirdek aile olarak apartman dairesine geçtik. Sonrası büyük çoğunluğun hayatı ile benzer aslında. Kocaeli Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler ve Radyoloji bölümlerini okudum. Çok çeşitli sektörlerde çalıştım.
Alevi kültüründe doğmak, müziğe ilgimi besledi.
Müzik nasıl girdi hayatınıza? Ben bu yoldan giderim kararını verdiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz?
Müzik sanki her insanın hayatında varmış gibi bir hissiyatım var ya da bana öyle geliyor. Bu sebeple kendim içinde aynısını hissediyorum, sanki müzik hep hayatımdaydı. Ailem de müzisyen olan kimse yok ama Alevi ailenin içine doğan müzisyenlerin de söylediği gibi şarkılar, türküler çok olağan biçimde hayatıma eşlik etti. Çocukluğumda benden yaşça büyük kuzenlerim düzenli buluşmalar yaparlardı ve muhakkak bağlama eşliğinde türküler, deyişler söylenirdi. İçine doğduğum kültürün müziğe olan ilgimi beslediğini düşünüyorum. Esasen müziğe dair bir yol alma denemelerim daha evvel de olmuştu. Başkaca nedenlerden sürekliliği olamamıştı. Daha yoğunluklu olarak bu yola son üç yıldır girdim diyebilirim. Temennim tökezlemeden devam edebilmek.
Yazmanın ve şarkı söylemenin sağaltıcı bir yanı da var sanırım hem kişi hem dünya için. Ne dersiniz?
Kesinlikle öyle... Hatta şöyle de diyebilirim, severek yapılan her üretimin sağaltıcı bir etkisi var. Kıyafet tasarlayan bir modelistten tutun da ağır malzemelerin taşınmasını sağlayan bir forklift operatörüne kadar herkes işini severek ve neşeyle yapsaydı; belki de dünya farklı bir yer olabilirdi. Elbette yazmanın ve şarkı söylemenin, bahsettiğim üretimlerden çok farklı yanları var. Herkesin aklına gelen bir soru var ya, dünya böyle acılar görmemiş olsaydı hafızalarımızdan silinmeyen sanatsal üretimler nasıl olurdu? Dünya üzerindeki çelişkiler, türler arasındaki eşitsizlikler, sınıfsal farklılıklar düşüncelerimi olduğu gibi duygularımı da etkiliyor. Böyle bir dünyada yazmak ve şarkı söylemek iyileştirici oluyor. Yazmayı, bilinç dışını su yüzüne çıkarma çabası gibi düşünüyorum zaman zaman. Hem sancılı hem iyileştirici. Yoğun hassasiyet, yoğun düşüncenin ardından dönüştürücü bir yazma eylemi özgürleştirici gerçekten. Şarkı söylemek de artık içine sığmayacak duyguların dışa vurumu gibi geliyor bana. Bu bazen hüzün, bazen neşe... Bedenimize ve ruhumuza aşırı gelen duygulardan arınmamıza vesile olan bir özgürlük alanı sağlıyor.
Yeni albümünüz, bir hikayeyi tamamlayan üç şarkıdan oluşuyor. Bir varoluş çemberi sanki. Aslında hepimizin hikayesi bu değil mi?
“Kavuştuk Birbirimize” üç şarkılık mini bir albüm. Bu üç şarkıdan ilki bekleyiş, ikincisi yok oluş, üçüncüsü yeniden varoluşu betimlemeye çalıştığım şarkılar. Kadim inançlarda yeniden doğuş mitleri, ölümden sonra yaşam inançları ve bunlara dair çok arkaik anlatılar mevcut. Bu arkaik bilgilerin üzerine düşündüğümüzde bize nasıl etki ettiğini hissedebiliyoruz. Bir canlının beden bütünlüğünün sona erdiğinde ne olduğunu bilmiyoruz. Bilimsel bir yerden de bakmak mümkün ama ben o kadim inançların gizemli, mistik binlerce yıllık deneyim üzerine kurdukları anlatıları seviyorum. Ve bunu biraz varoluşçu bir yerden düşünüp; yaşarken de kaç kere ölüp, yeniden doğduğumuz üzerine bir kurgulama yapmaya çalıştım. Evet, bu bekleme, yok olma, yeniden doğma hikayesi bence de hepimizin hikayesi. Bu varoluş döngüsünde, yine yaşama davet var. Hayatın kendisi, bizleri hep yaşamaya davet ediyor.
Türkülerin önemli bir yeri var müzik yolculuğunuzda. Size sazıyla sözüyle rehberlik eden ustalar olmuş mudur?
Çook var. Muharrem Ertaş, Aşık Veysel, Sümeyra, Ruhi Su, Aşık Şahturna, Tülay German daha eskilere gidersem; Nesimi, Pir Sultan, Kul Himmet.. Günümüz müzisyenleri içinde de beni motive eden, heyecanlandıran çok değerli müzisyenler var. Varolsunlar.
Dünyada yaşananları anlatabilecek bir dil yok.
Dünyada ve doğada olup bitenler sizi ve üretiminizi etkiliyor. Nelere şahitlik ediyorsunuz içinizde ve dışınızda. Kendine ve dünyaya, her şeye rağmen "yaşa" diyebilmenin sırrı nedir?
Dünyada yaşananları anlatabilecek bir “dil" olduğunu zannetmiyorum. Maalesef giderek derinleşen kötülüğü anlatabilecek kelimeler var mıdır? Bilemiyorum... Hepimizin maruz kaldığı bu yaşanmışlıklar sağlıklı bir yaşamdan koparıyor hepimizi. Buna rağmen insan olma halinin sınırsız derecede var olma iç güdüsü var. Spinoza’nın “ Conatus” dediği, doğanın özünden gelen içkin var kalma çabası. Ben de bu dünyanın bir bireyi olarak yaşama hevesimi neşeyle karşılıyorum. Fakat haklı olarak hüzün, acı, ağlayış peşimi bırakmıyor. Perdenin arka tarafı karanlık ve hüzünlü. Diğer yanı güneşli, neşeli ve yaşam dolu. Bu nedenle her şeye rağmen kendime içkin yaşama çabamı daima diri tutmaya çalışıyorum. Bir de, kötülükler yaşanırken hala güzel şeyler de oluyor. Hâlâ ağaçlar, hayvanlar ve çok güzel insanlar var, harika dayanışma örnekleri var. Bir ağacın dibine oturup, sırtını yaslamak yaşamaya değer.. “Yaşa” diyebilmenin sırrı işte bu güzellikleri unutmamak ve içkin var olma çabasını güzelliklerle beslemek. Kendimizle birlikte bizi var eden her şey ile bağlarımızı güçlendirmek yaşama alanlarımızı çoğaltacaktır. Yeter ki nesneler de dahil dünya üzerindeki her şeyin yaşam içerdiğini unutmadan, iyilikle düşünmeyi ve davranmayı öğrenelim. İhtiyacımız olan sanki bu.
Bir hayvanın, bir ağacın hayatınızdaki, hayatımızdaki yerinden bahsetmek ister misiniz? İnsan bir sussa ve onları dinlese, neler duyardı sizce?
İnsan bir sussa, ah keşke biraz sussa ve doğanın kendi içinde karmaşık düzenliliğinde, her canlının birbirinin yaşamını nasıl desteklediğini görecek. İki binli yıllarda hala savaşların olduğu dünyada bu çok anlamlı, doğada her şey birbirine bağlı ve bir o kadar bağımsız kendi yaşamıyla birlikte ötekilerin yaşamını da destekliyor. Bu organizasyonda ağaçlar en çok aşina olduğumuz, arkadaşlık kurduğumuz canlılar. Bizim için ne çok şey yapıyorlar. Bir zahmet keşke biz de onlar için bir şeyler yapabilsek ve onların yaşamını yok etmesek. Benim için bir ağaç evreni süsleyen en güzel şey. İletişime çok açık, onlarla konuşmak insana nefes aldırıyor. Ağaçlar, kendi varoluş çabasıyla bizlere de yaşam sunuyor.
Albüm kayıtlarını yaptığınız Ev Yapımı İşler'den ve bünyesinde yaptığınız röportajlarınızdan da bahsetmek ister misiniz?
Bu üç şarkım da dediğiniz gibi Jehat Hekimoğlu aranjörlüğünde çıktı. Kendisine teşekkür ederim. Jehat Hekimoğlu ile yine Ev Yapımı İşler kanalında yayınlanan “Bir Kadınım" şarkısında da çalışmıştık. Tanışıklığımız arkadaşlığa doğru evrildi. Program sunuculuğuna dair başka bir kanalda kısa bir deneyimim olmuştu. Böyle olunca Ev Yapımı İşler kanalında bunu devam ettirelim diye düşündük. “ Günü Birlik” adında yoğunlukla müzisyenlerin konuk olduğu ama her alandan herkese açık bir program yapıyoruz. Hikaye biriktirmeyi, okumayı çok seviyorum. Bu program başkalarının hikayelerine daha yakından bakmama vesile oluyor. Benim açımdan çok öğretici ve keyifli. Şu ana kadar 16 program yayınladık. Dilerim daha da sürer.