
Enver Topaloğlu
HEP ŞİİR
ALTAY ÖMER ERDOĞAN'DAN 'BİTİK'
İzmir’de şiir yayıncılığında yeni bir adres olan Pikaresk yayınları, kısa sürede bu alanda kalıcı olacağını kanıtlamış görünüyor.
Yayınevi kararlı ve istikrarlı bir şekilde modern Türkçe şiirin kitaplığına yeni yapıtlar ekliyor. Pikaresk’in son yayınları arasında, Altay Ömer Erdoğan’ın “Bitik” adlı şiir kitabı da yerini aldı.
Kitabın girişinde yaşamöyküsü yerine, “Varlığının bilgisini hiçliğe katmaya çalışıyor. Hâlâ” epigramına yer veren şairin, başlangıçta kitabına seçtiği “Bitik” adı dikkat çekiyor ve haliyle merak uyandırıyor. Okurun zihninde belli belirsiz bir anlam yaratsa da bu adlandırmanın tam olarak kavrandığı söylenemez. Çünkü “Bitik” Türkçede olsa bile çok işlek bir sözcük değil. Çağrışımlarla tatmin edici bir anlam oluşmuyor. O zaman, yapılması gerekeni yapıp kaynaklara, sözlüğe başvuralım. Bu arada, Cemal Süreya’nın sağlığında yayımlanan son iki kitabından ikincisinin adının da “Güz Bitiği” olduğunu kaydedelim. “Bitik”in, şiir okurunun karşısına ilk kez çıkan bir sözcük olmadığını da belirtelim.
Kaynaklar “bitik”i bir tarih terimi olarak kaydediyor. “Betik”le ilişkisine dikkat çekiyor. Ayrıca bir yer adı olduğu bilgisine de ulaşılabiliyor. (Ankara’da Kahramankazan’ın bir mahallesi.)
Altay Ömer Erdoğan, kitabına bu adı seçerken hangisinden yola çıkmış olabilir? Bir yer adı olmasından mı, bir tarih terimi olmasından mı? Her ikisi birden olabilir mi?
Türkçede kitap, mektup, yazı; hüküm, emirname anlamlarında kullanılan “Bitik”le ilgili Mehmet İpşirli, İslam Ansiklopedisi’nde şu bilgilere yer veriyor:
“Türkçenin eski metinlerinden, bitimek ‘yazmak’ fiil kökünün bitigü ‘kalem, divit’ gibi bir türevi olduğu anlaşılan bitig/bitik ‘yazılmış (şey)’; çeşitli lehçelerde “yazı, kitabe, mektup, belge, kitap, muska; emir, hüküm, ferman” anlamlarında kullanılmış ve bundan da bitikçi ‘kâtip’, bitikli(g) ‘yazılmış nesne sahibi’, bitiklik ‘yazı yazılmak için hazırlanan şey’ gibi yeni türevler elde edilmiştir (bk. Dîvânü lugāti’t-Türk Tercümesi: Dizin, IV, 95-97; Kutadgu Bilig III: İndeks, s. 93-95).” Kelimenin ve türediği “bitimek” kökünün etimolojisinin kesin olarak bilinmediğini dile getiren İpşirli şöyle devam ediyor: “Yûsuf Has Hâcib, Karahanlılar’da resmî yazışmaları idare eden büronun amiri olarak ‘bitigi ılımga’yı zikretmekte, bu görevlinin aynı zamanda hükümdarın sır kâtibi olduğunu belirtmektedir. Nitekim onun, ‘Eğer kendin bitigci ılımga olursan gönül sırrını iyi muhafaza et, ağzından söz kaçırma’ beyti de bu görüşü doğrulamaktadır (Genç, s. 258-259).”
Yazar, terimin Selçuklu ve beylikler döneminde de biti ve bitik biçimindeki kullanımına dikkat çekerek ‘ferman, berat’ anlamında yaygın olarak kullanıldığını kaydediyor.
Terimin Osmanlılar’ın ilk dönemlerine ait berat, ferman, mülkname gibi belgeler için biti tabiri kullanıldığını da belirterek Orhan Gazi’nin 1358 tarihli beratında, “bu biti hükmü oldur ki”; “bitiyi görenler biti üzre itimad kılsınlar”; “bu bitiyi hakikat bilsinler” ibarelerinin yer aldığına dikkati çekiyor. Mehmet İpşirli yazısında Çelebi Mehmet, II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet devirlerinde de çeşitli belgelerde “bitiyi mütalaa kılalar”; “biti tahkik bilüp”; “eline biti virildi ki” ifadelerine rastlandığı, ancak kelimenin kullanılışına Fatih’ten sonraki dönemde pek rastlanmadığı, XVI. yüzyıldan itibaren de tamamen terk edildiği, onun yerini berat, nişan, alamet kelimelerinin aldığını vurguluyor.
Sevan Nişanyan’ın “Nişanyan Sözlüğü”nde de özetle “eski Türkçe büt-tamamlanmak, bütünlenmek, kemale ermek, olgunlaşmak fiilinden” evrildiğinin belirtildiğini söyleyelim.
“Bitik” teriminin üzerinde uzun uzadıya durmamız kitabın kilidini açacak anahtarın bu sözcükle bağlantılı oluşundan.
Her sözcük, her hece, hatta her harfin şiir için ayrı bir önemi vardır. Öyle olur ki bazen şiiri sözcük sözcük, hece hece, hatta harf harf okumak gerekir. Bazı yapıtların, okurunu bu tarz okumaya da yönlendirdiğini söyleyebiliriz.
Altay Ömer Erdoğan’ın, son kitabı, daha önce okurla buluşmamış şiirlerden oluşuyor. Beş bölümlü “Bitik” “Önsözü Sonsözü Olanın Mektubu” girişiyle başlıyor. Mektupta, okura sayfalar boyunca eşlik edecek, birtakım düğümleri çözmekte yardımcı olacak imler, işaretler, ipuçları bulunuyor. Söz konusu metinden bir bölüm okuyalım:
geçerli nedenler biriktirmekle geçiyor hayat! Bir kasabalı gibi bayat baktıkça hayata, körleşen gözler değil sözler de yanlış gözlerde teslim oluyor yanlış anlamlara!
Oysa bir yeni gelmişlik yürürlüktedir bütün yeri gelmişliklerin yanında.
Kasapların bir havası vardır, cellâtlarda olmayan. Kuşbaşı doğrarlar çevrelerindeki her şeyi. Ne çok her şey bir şeye benzer!
Tut ki biz, her şeye benzediğimiz için benzettik birbirimizi!

Şairin bizi bir sözcüğün arkasına düşürüp etimoloji yolculuğuna çıkardığı gibi kendi de bazı sözcüklerin peşine düşerek yaptığı yolculuğu şiire dönüştürmüş denilebilir. Bazı sözcüklerin arkasından gittiği gibi, anlaşılan o ki bazı sözcüklerle de yol arkadaşlığı yapmış. Şiirini bu arkadaşlık encamından çıkarmış diyebiliriz. Kitabın ilk iki bölümünü oluşturan şiirler için şair anahtar sözcükler veriyor. Bu sözcüklerin hem ayrı ayrı şiirler için hem de kitabın toplamıyla ilgili kılavuz olduğunu belirtelim. İlk bölümün anahtar sözcükleri şunlar: “Asaf Halet Çelebi, aşk, Babil, Cemal Süreya, Edip Cansever, Enver Ercan, han duvarı, hayat, Karac’oğlan, kasaba, Nizar Kabbani, pusula, uzak, sabır, siyah, susuzluk, şiir, Turgut Uyar, yakın, Yakup, yalnızlık, yol, yolculuk, zaman…” Anahtar sözcüklerin, kilidi açmak için kullanıldığı “Ğ Sürgünü” başlıklı şiirden iki betik aktaralım:
şimdi bir garda gözlerimizdi, sevişiyor
bir ilişkiyi yürütmekten ikmale kalmış,
kurt gibi soluyoruz havayı, üşüyor
peronda kesişen gölgeler, aşk masalmış.
her şey bir şeye benzer
yitirdiklerinin atlası gönül müfredatında
İlk bölümle ilgili şunu da ekleyelim: Şiirlerin sonundaki “her şey bir şeye benzer” dizesi yinelenerek bir akış sağlanıyor. Akıyor dememiz tesadüf değil. Bu bölümdeki son iki dize, okurun şiirden şiire ilgisini yitirmeden geçmesini sağlıyor. Şair okurun okuma akışını ortalamanın üstünde bir haz ve hızla ilerletmek için bahse konu betikle bir kanal açmış gibi… Amacına ulaştığını belirtelim.
“Bitik”in beş bölümden oluştuğunu söylemiştik. Bu bilgiye bölüm başlıklarını da ekleyelim: “20 Betik”, “Şiir Atı Koşturur”, “Şehirde Bir Hurufi”, “11 beyit”, “Dizeler”. Kitabın ikinci bölümünde yer alan şiirler için anahtar sözcükler şunlar: “Ali Özgentürk, at, At, İlhami Bekir Tez, İlhan Berk, kukla, Melih Cevdet Anday, yılkı…” “Yılkı” şiirinden bir parça aktaralım:
Ben, ben diyorum iki lafın arasında, merdiven dayamışım
büyük okyanuslardan daha büyük bir susuzluğa,
kimlerle göz göze gelmişim, sözler toplamışım o gözlerden
define haritalarındaki okunaksız el yazıları kadar
okunaksızmışım, göbekten bağlanmışım mutsuzluğa.
Ama onlar, solmaya eğilimli parlaklıklarıyla
telaşlar yetiştirmişler sabırlarının arka bahçelerinde,
bakmayı öğrenmişler ölülerin niçin yaşadığına
görmeyi öğretememişler ölülerin niçin yaşadığını,
hep yetim kalmışlar
ölümün hangi rengine akıtsalar göz yaşlarını.
Altay Ömer Erdoğan, belli ki çokça araştırıyor. Çokça düşünüyor. Bir o kadar da ölçüp biçiyor. Tabii çok çalıştığını (şiire) da eklemek gerek.
Şiirle araştırmak, şiirle denemek de bir tercihtir. Araştırdıklarını, denediklerini sürecin sonunda şiire aktarmak da. Altay Ömer Erdoğan şiire daha çok verilerini topladıktan sonra başlıyor gibi. Şiir dilinin, kurgusunun, üslubunun ulaşılacak mesafede, anlaşılacak yalınlıkta ve yakınlıkta olması bu yorumumuzu destekler nitelikte.
Bir ifade biçimi, bir iletidir şiir. Sesler, imgeler, sözcükler bu anlayışla işlenerek dizeye, betiğe dönüşür ve şiir öylece kurulur.
Kınanmayacak bir hayat sürdürebilmenin şartı sınanmaktır diyebilir miyiz? Şair diyor. Söylemenin cesaretini deneyiminden alıyor. “Şehirde Bir Hurufi” başlıklı bölümde altını çizdiğimiz dizelerden şu üçünü aktaralım:
yol yok beklemekten başka.
Bulmak istiyorsan kendini
yolda değil yolculukta ara!
Erdoğan, şiirde ustalaşmanın da, bunun ne anlama geldiğini de, buna karşılık çıraklığı “efendi” saymanın da önemini zamanında fark etmiş şairlerden.
Birçok şair yıllar içinde oluşan ustalık hastalığına yakalanıyor. Bir nevi uzmanlaşıyor, yazdıkları uzmanlık eseri oluyor. Ama dilin tazeliğinden, diriliğinden, şiirin hayatiliğinden uzaklaşıyor. Uzmanlaşmak şiirin güncelle bağının kopması sonucunu da getiriyor. Tehlikeyi sezen şair önlemini alıyor. Şiir yolculuğunu bu rotada sürdürüyor. Şiirde uzmanlaşmanın önüne geçmenin bir yolunun da şairin sık sık arkada bıraktıklarıyla yüzleşmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Kitabın dördüncü bölümünde yer alan on birinci beyiti paylaşalım:
Tek fişeklik ömür sorulmaz ki
Gölgesini avluda unutmuş kuşa.
Altay Ömer Erdoğan, şairlik sırrını açıyor. Ya da karşısında durduğu aynanın sırrını gösteriyor… “Hep aynanın parlak yüzüne bakıyorsunuz. Oysa bu aynanın bir de arka yüzü var” der gibi… Son bir ek yapalım: Kitap, “Güz Bitiği”ne nazire gibi “Sır Bitiği” olarak da değerlendirilebilir sanki.
Son alıntımız Dizeler” bölümünden bir dize olsun:
Kimin gücü yetebilir bu dağınıklığı toplamaya?
“Bitik”ten bir başka dizeyi okur için biraz değiştirerek yineleyeceğiz: “Bitik” belki biraz ıssız bir kitap, ama boş değil. İlgiyi, dikkati, daha doğrusu okunmayı hak ediyor. Duygularının, düşüncelerinin, duyarlılığının üstüne taze şiirler hakketmekten vazgeçmemiş okurların dikkatine…