AMAZON, MİSTER NO VE ORMAN OKYANUSLARI [II] / Funda Önkol

Funda Önkol

AMAZON, MİSTER NO VE ORMAN OKYANUSLARI [II]

Alışkanlıklar da değişir!

Ve maceranın sonunda, yola çıkarken olduğumuz kişiden farklı biri döner eve. Yol; değiştirir, dönüştürür, büyütür. Karşılaştığımız insanlar, onların dünyaya bakışları, yaşam tarzları, gelenekleri, dilleri yepyeni bilgiler olarak taşınır bize, benliğimizi mesken tutarlar.

Amazon maceram da benim zihnimde sonsuz olasılıkların kapısını açmıştı. O yıllarda takıntılı derecede titizdim. Dünyanın en iyi otellerinde kalsam da binlerce mil öteden taşıdığım çarşafımı ve havlumu kullanırdım. Yüzeyleri ellemezdim, önüme gelen yerde yemek yemezdim. Amazon titizlik takıntımı sonlandıran okyanus oldu.

Manaus’u ziyaret ettiğim dönem turistik mevsim değildi. Yağmur mevsiminin başladığı günlerdi. Kaldığım otel neredeyse boştu. Bu nedenle çalışanların bana fazlaca ilgi göstermeleri ve yardımcı olabilmeleri için bolca zamanları vardı. Bir sabah resepsiyonda çalışanlarla sohbet ederken standart turlarda gördüğümden başka şeyler görmek istediğimi söyledim. İçlerinden biri bir yerli ile gezmeyi isteyip istemeyeceğimi sordu çekinerek. Hemen kabul ettim, daha ne isteyebilirdim ki! Bir saat sonra adının “Makawe” olduğunu öğrendiğim kırklı yaşlarında bir adam ve on bir yaşındaki oğlu ile otelin iskelesinde buluştum. Yanomamö’lerin konuşurken isimlerini asla kullanmadıklarını, bunun tabu olduğunu biliyordum. Akrabalık ifade eden anne, baba, kardeş gibi sözcüklerle hitap ediyorlardı birbirlerine. Bana “Hello nohi” dedi Makawe. Bu sözcüğün “arkadaş” demek olduğunu öğrendim ve ben de ona “nohi” dedim. İskeleye bağlı duran yaklaşık üç metre boyundaki ahşap kano ve arkasına takılı küçük motor bana pek güven vermese de ormanın derinlerine yol alma düşüncesinin çekiciliği kafamdaki tüm risk hesaplarını silip süpürdü. Mister No’nun turistleri gezdirdiği küçük uçağı “Pırpır” ile orman okyanusuna tepeden bakmak daha güzel olabilirdi… Ancak o ana kadar hiç gitmediğim bir yöne, kuzey batıya doğru ilerlemeye başladığımızda doğanın büyüsü beni içine çekti, her şeyi unuttum.

Makawe ve oğlu bana gördüğümüz bin bir renk kuşların, bilmediğim çiçeklerin, balıkların adlarını söylüyorlardı. Ben de notlar almaya çalışıyordum. Kucaklaşmış, sarmaş dolaş olmuş yeşil bitkiler, ağaçlar, otlar, sazlar, parlak renkli çiçekler iç içe yaşamanın mümkün olduğunu ve doğada her şey için uygun bir yer olduğunu söylüyorlardı. Nehre fütursuzca yayılmış devasa nilüferler, reginalar kanomuza yol açmak için zarafetle yolumuzdan çekiliyorlardı. Çürümüşlüğün, ölüm kokusunun tam orta yerinden çılgınca fışkıran “yaşam”ın karşı konulmaz, tehlikeli çekiciliği…

Makawe eğer yüzmek istersem piranaların olmadığı yerler bildiğini ve beni oralara götürebileceğini söyledi. Evet, isterdim. Yüzebileceğimiz bölgeye doğru ilerlerken güneş bir anda bulutlarla kaplandı, sert bir rüzgâr esmeye başladı ve o güne kadar hiç görmediğim yoğunlukta bir yağmur yağmaya başladı. Oysaki dünyanın bir başka tropik bölgesinde yaşamımın taze günlerinin bir kısmını geçirmiştim, alışkındım tropik bölge yağmurlarına. Kano üç beş dakika içinde yarı seviyesine kadar su doldu. Makawe kanonun yağmurla daha fazla dolmasını engellemek için önce üzerimize kalın bir naylon örtü serdi ve oğluyla bana birer teneke kutu verdi. Bir elimizle rüzgârdan savrulan naylonu tutmaya çalışırken, diğer elimizdeki teneke kutu ile kanonun içindeki yağmur suyunu boşaltmaya uğraşıyorduk. Makawe ise yağmurdan duran motoru yeniden çalıştırmaya çabalıyordu. Kanonun batmasından korkuyordum elbette, buralarda timsahlara ya da piranalara yem olmak da vardı! Sonunda motor çalıştı ve en yakındaki köyün kırık dökük iskelesine yanaştık. Bu köyde Makawe’nin akrabaları yaşıyordu. İki üç basamak çıkılıp girilen büyük tahta baraka hem yemekhane hem bakkal hem de nalbur dükkânı işlevlerini görüyordu. Çok ıslanmıştım, titriyordum ve çantamda da kuru hiçbir şey kalmamıştı. Yalnızca kuru olduğu için barakadaki tek uyduruk tişörtü inanılmaz bir rakam ödeyerek satın aldım. Yerlilerin de kapitalist dünyanın fırsatçılığından payını almış olduğunu düşündüm. Giysilerimi değiştirecek bir yer aradım. Yerlilerin yapraklardan, sazlardan tahtalardan yaptıkları barınaklarından ve içinde bulunduğumuz barakadan başka hiçbir kapalı alan yoktu çevrede. Barakadan dışarı çıktım. Günlük işlerini yapan yerliler neredeyse tümüyle çıplaktı. Olduğum noktada ıslak giysilerimin tümünü çıkarıp, kuru tişörtü giydim. Kimse benimle ya da çıplaklığımla ilgilenmiyordu. Orada, o anki çıplaklık erotik bir durum değil, doğanın bir parçası olmanın, doğayla geçişmenin bir şekliydi. Çıplaklığın Batı kültüründe “ayıp” ya da “günah” olarak algılanmasının, bedenin namusun ve iyi insan olma durumunun bir değeri olarak sunulmasının dinlerin emrettiklerinin yarattığı çarpık ahlak anlayışından kaynaklandığını idrak ettim.   

 

Dinlerin insanı, kendi bedenini ya da başka bedenleri doğru algılamaktan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Dinlerle birlikte insan hem kendi varlığının doğasından hem de onu çevreleyen doğadan uzaklaştı. Brezilya’da kadınların deniz giysisi olarak kullandıkları “tanga”nın, Batı dünyasının algıladığı gibi seksi görünme açısından bir işlevi yok. Tanga, geleneksel yerli kıyafetinin bir uzantısı. Burada en yaşlısından en gencine, kız çocuklarından hamile kadınlara tüm dişiler tanga giyiyor, minimum oranda örtünüyor ve gündelik hayatın içindeki çıplaklıkla kimse ilgilenmiyor.

Biraz ısındıktan sonra barakaya dönüp Makawe’nin önerdiği yemekleri denemeye karar verdim. Pirana yumurtasından yapılan ve bizim taramaya benzeyen yemek en sevdiğim oldu. Yemekleri tadarken barakanın içinde koca bir boa yılanının dolandığını gördüm. Kimse aldırmıyordu. Ben de aldırmadım.

Amazon Havzası Brezilya, Ekvator, Venezuela, Surinam, Peru, Kolombiya, Bolivya, Guyana ve Fransız Guyanası gibi başları hiçbir zaman dertten kurtulamayan ülkelerle çevrili. Şu anda 1,5 milyon civarında olan yerli nüfus kıta keşfedildiğinden bu yana sürekli beyazların tehdidi altında. Beyazların taşıdığı ve yerlilerin bağışıklığının olmadığı grip gibi hastalıklardan birçok kez kitlesel ölümler olmuş ve bu nedenle ormanın iç kısımlarındaki yerli yerleşimlerine beyazların girişi yasak. 2000’li yıllarda ise yerliler kendi yaşam alanlarını tehdit eden ve telafi edilemeyecek çevre sorunlarına neden olan beyaz girişimcilere karşı mücadele veriyor. Tarım için yok edilen orman alanları, madencilik, baraj inşaatı, ağaç kesimi başlıca davalar. Global Witness’ın verilerine göre 2019 yılında çevreyi savunan 33 yerli mücadeleler sırasında yaşamlarını yitirmiş. Bu durum yerli halk için Amazonları dünyanın en ölümcül yerlerinden biri haline getiriyor. Oysa Amazon yerlileri insanoğlunun varlığını sürdürebilmesi için gerekli kadim bilgilere sahip. Modern tıpta en yaygın kullanılan farmasötik ajanlardan bazılarını sağlayan geleneksel ekolojik bilgi nesilden nesile aktarılarak bugüne ulaşmış. Örneğin; Brezilya Amazonlarında yaşayan yerliler yalnızca sıtma için elli beş farklı bitki türü kullanıyorlar.

Dediğim gibi; Mister No kesinlikle Amazonlara dönmeli! Hatta yardım için Zagor da katılmalı ona. En nihayetinde yaratıcıları Gallieno Ferri de onları Amazon Ormanları’nda buluşturmamış mıydı! Amazonları da dünyayı da kurtarmak için süper kahramanlara ihtiyaç var.

Otele dönerken yorgunluktan uyukluyordum. Kanomuz iskelenin bir yanına yanaşırken diğer yana da çok şık küçük bir yat yanaştı. İçinden bembeyaz safari kıyafetleri içinde iki çift indi. İngilizce aksanlarından Britanya’dan geldiklerini anladım. Sıkıca botlarının içine sokulmuş pantolon paçaları, uzun kollu gömlekleri, beyaz eldivenleri ve şapkalarının önlerindeki tülleri ile tam bir korunma altındaydılar. Makawe ve oğlu ile kucaklaştık. Güzel, maceralı bir gün geçirmiştik. Bir an şaşkınlıkla kendime baktım. Üzerimde yalnızca barakadan aldığım tişört yalınayak otele yürüyordum.

Otel binasına girdiğimde Batı’nın istilasına uğradığımızı gördüm. Otel dolmuştu. İtalyanca konuşan kalabalık, yakışıklı erkekler koridorları doldurmuştu. Resepsiyondaki Rosa’ya ne olup bittiğini sordum. Şehirdeki büyük opera binasında bir konser olacağını ve grubun hazırlıklar için üç gün öncesinden şehre geldiğini söyledi. Pek aldırmadım, odama doğru yürürken nehrin büyüsü hâlâ üzerimdeydi ve sıyrılıp gitmesini istemiyordum.

Ahududu odama girdim. Takıntılı titizliğime böylece veda ettim. Geçmişte bu arızam yüzünden sokakta yiyemediğim, tadamadığım yemekleri, uyuyamadığım yatakları, basamadığım yerleri, kaçırdıklarımı düşündüm. Bundan böyle her şey farklı olacaktı.