BAYKUŞ ADAM / Onur Sakarya

Onur Sakarya

 

BAYKUŞ ADAM

Bir ilkbahar gecesiydi. Hava ılıktı. Ambulansla devlet hastanesine gidiyorduk. Ambulans doktoru, kaç tane içtin, diyordu. 11 ya da 12 sakinleştirici, dedim. İntihar mı etmek istedin, dedi. Hayır, dedim. Sadece takılıyordum… Acilden giriş yaptık. Beni büyükçe bir kovanın önüne götürdüler ve yanıma bir mide yıkama pompasıyla kömür getirdiler. Sokuyorum, dedi görevli. Ben sokarım, dedim. Orada, o gece, midemi kendim yıkadım. Hava ılıktı. Bir yandan da kömür kemiriyordum ya da kömürümsü bir şey, bilmiyorum. Bu arada dâhiliye uzmanı kadın geldi. O gün o nöbetçiydi. Sen intihar etmişsin, dedi. Hayır, etmedim, sadece takılıyordum, dedim. Hayır, intihar etmişsin… Yineledi. Dedim ki; doktor hanım, bakın ben buradayım ve intihar etmediğimi söylüyorum, hayatımda intihar etmedim, düşündüm mü, evet, ama intihar etmedim. Uzun uzun baktı yüzüme. Rapora işliyorum, intihar etmişsin, dedi. Çok sinirlenmiştim. Oradaydım, ölmemiştim, intihar etmediğimi söylüyordum ama kimse inanmıyordu. Üstelik midemi kendim yıkamıştım. Midesini kendi yıkayan adam. Hava gerçekten ılıktı.

Sabaha karşı o bölgedeki bir karakola ifade vermeye gittim. İfademi tekrarladım: “Hayır, ben intihar etmedim, sadece takılıyordum.” Sonra mı? Tabii ki akıl hastanesine sarsıntılı bir ambulans yolculuğu… Hastanede 45 gün kalacaktım. Bu ne ilkti, ne de son olacaktı. Koğuşa yerleştim; sonra her zamanki gibi diğer delilerle tanıştım, kaynaştım. Güzel adamlar vardı. Yalnızca hayat çizgileri dümdüz değildi. Sürekli dalgalanan akılları vardı. Sürekli matkapla delinen hisleri. Sürekli sormak zorunda oldukları cevapsız soruları. Sürekli bir şeyleri vardı, karabasanlara benzeyen. Hava ılıktı. Aslında delilerin, diğer insanlardan farkı şudur; oyun oynuyormuş gibi gözükürler ama oyun oynamazlar. Diğer insanlarsa oyun oynamıyormuş gibi gözüküp oyun oynarlar. Bu yegâne farklardan birisidir. Bir de delilerin rüyaları, hayalleri, vesveseleri, hezeyanları ve sanrıları diye bir durum yoktur. Her şey hayatlarına dâhildir.

Ağır ilaçlar veriyordu servis doktoru. Sabah erken vakitlerde, genellikle tahin ve çayla kahvaltı yapıp ilaçlarımı içtikten sonra, öğlene kadar her nesneyi bulanık görüyor ve bir yengeç gibi yanlamasına yürüyordum. Yatağa uzanayım, desem yatak dönüyordu. Dünya dönüyordu. Ruhum dönüyordu. Tanrı bile dönüyordu ufkumda. Yaklaşık bir on günü böyle geçirdim. Güzel dostluklar kurdum. Günlerimizi, sert ilaçlar eşliğinde bilumum tavla, kâğıt oyunları, resim çizmeler, çeşitli şakalaşmalar, kavgalar, tuhaflıklar arasında geçiriyorduk. Sonra, bir adam geldi. Sonuçta birileri taburcu oluyor ve hemen onun yerini dolduracak başka bir kırık geliyordu. Taburcu olanları arkasından alkışlamak da güzel bir etkinlikti bizim için. Biliyordum, aklım yerinde değildi. Fazlaca uçmuştum. Bir insan beş altı bira eşliğinde neden 11-12 sakinleştirici içer ki? Acildeki nöbetçi doktorun cevabı, tabii ki de, intihar etmiş bu, olacaktı. Çünkü böyle bir şey intihar etmekle eşdeğerdi, her ne kadar hasta, takılıyordum yaaa, dese bile. Orada başka intihar vakaları da vardı. Örneğin, İbrahim. Karısının, onu aldattığını düşündüğü için samanlıkta kendini sallandırmıştı. Ağbisi yetişmese şu anda mevtaydı. İbrahim’le çok kaliteli zamanlar geçiriyorduk. Delileri etrafımızda örgütlemiştik. Hatta bize kötü davranan bir hemşireyi kovdurmak için on gün boyunca yönetime toplu dilekçeler verdik. Her gün verdik. Bıkmadan usanmadan. Dilekçeleri ben yazıyordum.  Her Allahın günü yazıp veriyorduk. Delilerin imzasıyla. Hatta okuma-yazma bilmeyenlerin başparmaklarına mürekkep sürüp dilekçe kâğıdını mühürletiyorduk. Kazandık. Küçük çaplı deli devrimimiz başarıya ulaşmıştı. Zafer sapmışlarındı. Zafer aklın berraklığının değil, aklın bulanık bahçelerinindi.

Demiştim ya, sonra bir adam geldi. İhlâs. Geldi ve salondaki televizyona bakan tek tekli koltuğa kuruldu. İbrahim’in yeriydi orası. Tımarhanede de hiyerarşi vardır. Tuhaftır ama vardır. Deliler arasında da hiyerarşi çalışır. Kalk oradan, dedi İbrahim adama. İhlas kimsenin gözlerine bakmıyordu. Sadece mırıldanıyordu. Sadece mırıldanıyordu. Duysanız, korkunç bir mırıldanmaydı bu. Sanki yok olmuş, kadim halkların diliyle konuşuyordu. İbrahim tekrarladı; kalk lan oradan gundi! Cevap yok. İbrahim adamı kolundan tutup yere fırlattı. İhlas istifini hiç bozmamıştı. Yere düştüğü şekilde mırıldanmaya devam etti. Gözlerinin beyazları görünüyordu. Gözlerinin beyazları kanlanmıştı. Mırıldanmaya devam etti. Elfçe gibi bir dil konuşuyordu. Bir şaman büyücüsünün ayinindeydik sanki. Tuhaf, gizli bilgiler ve gizlemli işaretler veriyor gibiydi. Sonra yavaş hareketlerle doğruldu ve bağırdı: “Ben, baykuş adam, ben, baykuş adam!!!”

Bizim servisin yedi kat camdan yapılmış, kurşungeçirmez ve kırılması neredeyse imkânsız penceresine baktı. Pencereye doğru koşmaya başladı. Hızlandı. Kollarından iki kanat yaptı ve kafasıyla pencereye son sürat daldı. “Dank!!!” diye bir ses, ama nasıl gürültülü bir ses çıktı. İhlâs resmen, kafasıyla camdan sekti, gerisin geri tepti ve salonun fayans tabanına çakıldı. Bir an bir sessizlik oldu. Kıyamet sessizliği gibi bir sessizlik. Daha önce hiç yaşanmamış acayip bir sessizlik. Kendini, karısı için asan yaralı İbrahim gülmeye başladı. Sonra ben. Sonra herkes gülmeye başladı. Kahkahalar tüm servisi kaplamıştı. Herkes öfori halindeydi ve durdurulamaz bir şekilde gülüyordu. Herkes karınlarını tutuyordu. Met-amfetaminden şizofrene bağlamış Cıncık Ali altına kaçırdı. Öyle bir kahkaha ayini düşünün. Kimse İhlas’a ne olduğunu merak etmiyordu. İhlas yerde yatıyordu. İhlas’ın etrafında el ele tutuşuldu ve çevresinde dönülerek kahkahalar atılmaya devam edildi. İbrahim biraz susar gibi oldu. Baykuş Adam ne oldu, diye alaycı bir şekilde sordu İbrahim, Baykuş İhlâs’a. İhlâs ses verdi; uçamadım ama denedim. Denemişti.

Çok güldük çok. Kahkahalarımız, herhangi bir akıl hastanesinin alelade bir servisinden mavi bir ses bulutu olarak yükseldi ve uzayın kayıtlarına karıştı. Baykuş Adam’ın kuşluğu orada bitti. Kuşluğu bitti. Baykuş Adam, tekrar Deli İhlâs oldu. Hava gerçekten ılıktı ve o gün o akıl hastanesinde, bir adamın kuş oluştan insanlığa geçişinin sonsuza uzayan töreni yapıldı.